25 Haziran 2012 Pazartesi

ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI HER ZAMAN BASKIYLA KARŞILANIR


KCK ADI ALTINDA HERYERDE OPERASYON SÜRÜYOR !..

KESK'e 20 ilde KCK operasyonu


KCK soruşturması kapsamında KESK’e ve konfederasyona bağlı sendiklara 20 ilde operasyon düzenlendi. Aralarında KESK Başkanı Lami Özgen'in de bulunduğu 71 kişi için gözaltı kararı çıkartıldı.

Güncelleme: 11:55 TSİ 25 Haziran. 2012 Pazartesi  ntv-mnsnbc
ANKARA - Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği'nin talimatıyla terör örgütü PKK'nın şehir yapılanması olduğu öne sürülen KCK'ya yönelik soruşturma kapsamında Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve konfederasyona bağlı sendikalara operasyon düzenlendi.
Terörle Mücadele Şubesi ekipleri Ankara, Eskişehir, Aydın, Diyarbakır, Hakkari, Adana ve İzmir'in de arasında bulunduğu 20 ilde birçok adrese baskın yaptı.

Ankara’da da polis ekipleri, sabah 06.00 sıralarında Eğitim Sen Genel Merkezi'ne giderek, arama başlattı.



KESK Genel Başkanı Lami Özgen ve Eğitim-Sen Diyarbakır Şube Başkanı Kasım Birtek'in de aralarında bulunduğu 6 kişi Diyarbakır’da gözaltına alındı.
71 GÖZALTI KARARI
Soruşturmada KESK ve Eğitim Sen'in yanı sıra SES, BES, Tüm Bel-Sen ve Birleşik Taşımacılık Sendikası'nın bir kısmı eski 71 yetkilisi hakkında gözaltı kararı çıkartıldığı öğrenildi.
TOMBUL: MÜCADELEMİZ SÜRECEKSendikanın genel merkezi önünde yaptığı açıklamada, operasyonlara tepki gösteren KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul, hükümetin kendisi gibi düşünmeye herkesi susturmaya çalıştığını söyledi.
Tombul, şöyle konuştu:
''Bu gözaltıların nedeni KESK'in kamuda yeni uygulamalara karşı sürdürdüğü itiraz, 21 Aralık'ta yaptığı grev, 28-29 Mart'ta bütün Türkiye'yi doğrudan etkileyen '4+4+4' diye bilinen yasaya karşı gösterdiği direnç ve 23 Mayıs'ta toplu sözleşmede verilen zamlara itiraz ettiği için yapılan büyük grevdir.
Türkiye'nin Suriye'ye müdahalenin eşiğine geldiği, emperyalist müdahaleye ve ‘savaşa hayır’ diyen güçlerin sokağa çıkacağı bir dönemde, bu mücadeleyi engellemek için KESK'e dönük bir operasyon gerçekleştirildi.''
KESK'in kamuoyunda marjinalize edilmeye çalışıldığını ifade eden Tombul, “AKP hükümeti şunu bilmelidir ki bugüne kadar uyguladığı hiçbir gözaltı, baskı KESK'i mücadelesinden alıkoyamamıştır, bundan sonra da mücadelemizi engelleyemeyecektir” dedi.
Tombul, saat 17.00'de Kızılay'da toplanarak Başbakanlık'a doğru yürüyeceklerini sözlerine ekledi.

YILDIZ: HÜKÜMETİN OPERASYONU
Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız da "Siyasal iktidarın bir operasyonuyla karşı karşıyayız'' dedi.
Sendikalarına yönelik bu tutumun sonuç vermeyeceğini ifade eden Yıldız, ''Bu ve benzeri operasyonlarla sendikamızın yıpratılmasına, baskı altına alınmasına olanak olduğunu zannedenler yanılmaktadır'' diye konuştu.
'DARBE GÖRÜNTÜSÜ'
Bu arada, operasyonların ardından bazı CHP ve BDP’li milletvekilleri KESK Genel Merkezi’ne gitti.
Muhalefetin susturulmak istendiğini söyleyen CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Ankara'nın merkezinde gördüğümüz bu görüntü bir darbe görüntüsüdür. Yargı eliyle yapılan bu operasyonlar AKP iktidarının muhalefeti sindirme operasyonudur. Karşısında durmaya devam edeceğiz'' diye konuştu.
Etnik bir av yapıldığını ifade eden BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan da şöyle konuştu: ''Bu mahkeme kararına bakınca şunu anladık ki hükümete ve özel yetkili mahkemelere göre bu ülkede Kürt olmak suç. Eğitimden sağlığa her alandaki sendika ve konfederasyonların en temel hak ve hürriyetlerine darbe dönemlerinde dahi böyle bir saldırı olmamıştır."
'YASADIŞI ÖRGÜT GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞIYORLAR'
İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı ve konfederasyonun Hukuk Danışmanı Öztürk Türkdoğan, sendikal çalışmaların, yasadışı örgüt çalışmalarıymış gibi lanse edilmek istendiğini ifade etti.
Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ve konfederasyonun Avukatı Selçuk Kozağaçlı, haklı gerekçeye dayanan bir arama veya zapt etme kararı olmaksızın sadece genel başkanın işyeri diye gösterilerek bazı evraklara el konulmasını kabul edemeyeceklerini söyledi.
Mazlum-Der Genel Başkanı Faruk Ünsal da konfederasyonun yanında olduklarını bildirdi.
'SUSTURACAKLARIN ZANNEDENLER YANILGI İÇERSİNDE'
Yazılı bir açıklama yapan DİSK Genel Başkanı Erol Ekici de, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını isteyerek, ''Emek ve demokrasi mücadelesinde önemli yeri olan KESK'i, baskı ve engellemelerle susturacaklarını zannedenler büyük yanılgı içerisindedir'' dedi.

19 Haziran 2012 Salı

Kürt sorunu ve emek -Tufan Sertlek :: www.sendika.org


Kürt sornu ve emek -Tufan Sertleku 
  19 Haziran 2012 -  Tufan Sertlek
Demokratik Toplumcu Sendikacılık (DTS) aslında Kürt siyasi hareketinin ulusal kurtuluş mücadelesi ütopyası üzerine kurulmuş bir sendikal strateji

9-10 Haziran günleri Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Diyarbakır’da "Emek Çalıştayı" düzenledi. Çalıştaya çeşitli sendikalar, siyasi partiler ve derneklerden temsilciler davet edildi. Çalıştayın birinci günü yeni çıkartılan "Teşvik Yasası" ve bu temelde "Bölgenin Çinleştirilmesi" konuları tartışıldı. İkinci gün ise sınıf hareketinde yeni açılımlar ve bölgede emek hareketinin örgütlenmesi için somut olarak yapılması gerekenler üzerine tartışmalar yürütüldü.

İki gün boyunca beni en çok etkileyen DTK adına yapılan "Demokratik Toplumcu Sendikacılık" başlıklı sunum oldu. Herşeyden önce Kürt siyasi hareketinin emek hareketine bu kadar ilgili olması ve düşüncelerini bir stratejik düşünce çerçevesinde ortaya koyması çok önemliydi. Zira 2007’den beri bölgede yürüttüğümüz taşeron sağlık işçilerinin örgütlenmesinde en çok sıkıntı duyduğumuz husus bölgedeki emek hareketinde görülen zayıflık ve hatta Kürt siyasi hareketinin bu konuya ilgisizliğiydi. O kadar ki iki günlük toplantıda da sık sık gündeme geldiği gibi BDP’nin yönetimde olduğu belediyelerde taşeron firma eliyle işçi çalıştırma esas çalıştırma haline gelmişti. DTK temsilcileri bu konuyu en kısa sürede ele alacaklarını ve bu durumdan rahatsız olduklarını açık olarak ifade ettiler.

Demokratik Toplumcu Sendikacılık (DTS) aslında Kürt siyasi hareketinin ulusal kurtuluş mücadelesi ütopyası üzerine kurulmuş bir sendikal strateji. Esas çıkış noktası "20. Yüzyılın toplumsal gerçekliği üzerine kurulmuş sınıflar kombinezonuna göre oluşmuş ‘geleneksel sendikal hareketin’ bugüne ve geleceğe ait bir alternatif olamayacağı…" Bu saptamaya ulaşan ayrıntılı değerlendirmeler ve analizler uzun süredir bizler tarafından da yapılan tartışmalarla aynı paralelde ele alınmış.

Ancak sınıf hareketinin hedefleri ve hareket tarzı üzerine yapılan değerlendirmeler hem bizim tarafımızdan hem de çalıştaya katılan diğer sosyalist parti ve bireyler tarafından eleştirildi. Eleştirilerin esası gerek alternatif sosyalist toplum projesi gerekse de buna bağlı ele alınmış sınıf hareketi projeksiyonunun Marksist bazı temel düsturlardan uzaklaşılarak oluşturulmuş olmasıydı. Orada telaffuz edilmedi ama Kürt siyasi hareketinin sosyalizm projesi Post Marksist yaklaşımlardan hayli etkilenmiş görünüyor.

Sınıf kavramının muğlaklaştırılması, işçi sınıfının diğer sınıf ve kesimlerden biri olarak sınırlandırılması, toplumsal özne olarak “kalabalıklar” belirlemesi, doğal toplum vurgusu, üretim ilişkileri eleştirisinden çok anti-devletçi vurgunun belirginliği dikkat çekiciydi. Hatta dağıtılan sunum özeti metninde kendilerinin yaptığı anti devletçi vurgunun anarşizmle karıştırılmaması gerektiği konusunda özel uyarı yapılıyordu.

Diğer taraftan DTK temsilcilerinin DTS’yi tartışmaya sunduklarını ve katkı beklediklerini ifade etmeleri de yeni bir emek hareketine olan istek ve inançları konusundaki samimiyetin en önemli göstergesiydi.

Dışarıdan bakıldığında silahlı mücadele temelinde yürüyen bir ulusal mücadelenin içeriği konusunda Kürt siyasi hareketinin ne düşündüğünü görmek mümkün olamayabilir. Ancak özellikle bölgede fiilen başlamış olan kooperatif deneyleri, komün pratikleri ve çekinmeksizin dile getirilen “sosyalizm” iddiası en azından benim için çok kıymetliydi. Kürt siyasi hareketinin son yıllarda yaşadığı zorlu süreç, KCK operasyonları kıskacında “Demokratik Özyenetim” tartışmalarının içeriğini sosyalizmle doldurmaya çalışmaları sadece Kürt hareketi için değil ayna zamanda batıdaki emek hareketi ve aktörleri açısından da büyük imkanlar sunuyor. Kürt siyasi hareketinin bu sınıfsal tercihinin güçlendirilmesi batıdaki emek hareketinin Türk şövenizminin ve ırkçılığının geriletilmesi için üzerine bir rol biçmesiyle de yakından ilişkili olsa gerek.

14 Haziran 2012 Perşembe

Kürt Coğrafyası’nda Kapitalizm



Kapitalist sistemin tüm dünya üzerinde hızla vahşileştiği zamanlarda yaşıyoruz. Her gittiği yerde daha ucuz emek gücüne salya akıtan kapitalist sınıfla emekçi sınıf kuşkusuz aynı rüyayı görmüyor. Sermayedarların taşeronluğunu üstlenen devletler bizi aynı rüyayı gördüğümüze ikna etmek için sayısız çaba sarf ediyorlar. Demokratikleşme belki de bunların en yüzsüzcesi. 

Zira ikna olmayan emekçilere zor gücü ile müdahale eden devletin yüzü bellidir, görünür. Gazla, çolpa, bombayla, TOMA’yla… Tıpkı Ankara’daki KESK eyleminde gösterdiği gibi.
Kapitalist sistem emek gücünü sadece işçi olmak üzerinden sömürmez. Kadın olmanız, çocuk olmanız, öğrenci olmanız, göçmen olmanız yahut bir başka etnik kimlikten olmanız daha da kolay ve daha da fazla sömürülmenizin koşullarını yaratır. Bu yüzden Türkiye’de Kürt olmak sistem tarafından sömürülmenin bir diğer ayağıdır. Batı illerinde en ucuz, güvencesiz işlerde çalışmaya mahkûm olmaktır Türkiye’de Kürt olmak. Topraklarından zorla göç ettirilenlerin kaderi olmuştur İstanbul’un merdiven altı atölyelerinde çalışmak, hamallık yapmak, Silikozis’ten hergün damla damla zehirlenip ölüme mahkûm olmak. Diğer taraftan Bölge’de kalmak ise işsizliğe razı olmak demektir.

Şimdi devlet diyor ki, “artık İstanbul’da Bursa’da seni istemiyoruz ey Kürt işçisi, sen geri dön memleketine. İşsiz kalırım diye de korkma yatırımlar artacak”. Göç etmeye niyetli olanlara yahut başka niyeti olanlara ise diyor ki, “dur bekle, açıkladığım bu son teşvik paketiyle yatırımlar artacak, iş sahibi olacaksın.”
Şimdi gelin biraz yakından bakalım o halde bu son teşvik paketine. Devlet gerçekten Kürt emekçi sınıfına ne vaat ediyor bir görelim:
Sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasına göre 6 bölgeye ayrılan 81 il içerindeki 15 Kürt ili 6. Bölge olarak belirlenmiş. Yani Türkiye’nin “en geri” bölgesi olan 6. Bölge yeni teşvik sistemiyle birlikte “en avantajlı” bölge olacak. Kim için? Tabiî ki bu bölgeye yatırım yapacak cengâver girişimciler için. Bu bölgeye yatırım yapan işverenler 10 yıl süreyle [Yatırım Organize Sanayi Bölgesi (OSB)’ye yapılırsa 12 yıl süreyle] SSK işveren payı, SSK işçi payı ve Gelir Vergisi stopajından muaf kılınacak. Başbakan soruyor: “Yani bu ne demektir? Asgari ücretle toplam maliyeti işgücünü satın almaktadır. Emeği satın almaktadır. Her şeyi, burada artıları devlet üstlenmiş oluyor ve işverene sadece asgari ücret kalmış oluyor net olarak”[1] Bu hesaba göre bu bölgede yatırım yapan bir işveren için bir işçinin maliyeti net 634,64 lira olacak. Tabi eğer işveren sigorta yaparsa, nitekim Batman’da gezip-görüştüğümüz Tekstilkent’deki tekstil atölyelerinde sigortasız çalışmanın yaygın olduğunu gördük.* Bununla beraber vergi indirimi ile ekstra bir finansman desteği de sunuluyor. 
Örneğin Kocaeli’nde yatırımı olan bir yatırımcı, gidip Muş’a da yatırım yaparsa yatırıma katkı oranının yüzde 80’ini Kocaeli’nde elde ettiği kazancın vergisinden düşebilecek.

Buradan bakılınca Kürt emekçisi gerçekten iş, aş sahibi olacak diye düşünülebilir ama Çağlayan ekliyor:  “Her sektöre destek vermeyeceğiz yalnız özellikle emek yoğun sektörlere ağırlıklı olarak teşvik vereceğiz.”[2] Tekstil gibi mesela, üstelik tekstil için 1. Bölge’den 6. Bölge’ye taşınacak yatırımcılara taşınma desteği bile sunuluyor.
Tekstil sektörü bilindiği üzere en ucuz işçiliğin, en uzun çalışma saatlerinin, en sağlıksız çalışma koşullarının olduğu en güvencesiz iş kollarından biridir. Yıllardır Batı illerinde bu koşullarda çalışan Kürt emekçilerine şimdi aynı koşullarda çalışmaya devam edin ama bu kez kendi memleketinizde çalışın deniyor.

Katıldığı bir toplantıda teşvik planı üzerine konuşan Çağlayan, “Konfeksiyon sektörü gibi emek yoğun sektörler bayan istihdamının en fazla olduğu sektörlerin başında geliyor. Bu sektörlerde Doğu ve Güneydoğu’da belirlenecek olan illeri biz Çinle, Pakistanla, Bangladeşle ve Vietnamla rekabet edebilecek bir bölge haline getireceğiz. Bilhassa terör anlamında, istihdamın sağlanması, insanların kahve köşelerinden alınarak ekonomiye katılması önemli. 

Böyle bir güzel sistem açıklanacak ki bu sistem açıklandığında insanlarımız Çin’de Vietnam’da Bangladeş’teki gibi onların köle maaşlarıyla değil asgari ücreti eline net alacağı bir sistem olacak.”[3] diyor. Yine sevgili Bakanımız benzer bir ifadeyi yıllar önce de kullanmış ve“ Türkiye’nin en uzak köşesi bile AB pazarlarına, Çin ya da Hindistan’dan daha yakındır. Düşük gelirli illerimizde yerel asgari ücret uygulamasına geçerek, bu bölgelerimizi Türkiye’nin Çin’i yapabilir; özellikle emek yoğun sektör yatırımlarını düşük gelirli bölgelerimize kaydırarak, hem işsizliği azaltıp hem de ihracatta rekabet gücümüzü destekleyebiliriz.”[4] demiş.

Bu ifadelere bakılırsa devletin Bölgeye dair planını bellidir. Üstelik bunu ifade etmekten gram çekinilmiyor bile. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Çin olacak, Türkiye Büyüyecek. Bu iktisadi manevranın en önemli dayanağı ise, gerçekleşecek yatırımların  “terör” ün “panzehiri” olacağı iddiası.

Bölgeyi yıllardır uyguladığı/uygulamadığı politikalarla ucuz emek gücü deposu haline getiren devlet şimdi de bunu bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Sermayeye 6. Bölge diye işaret ettiği Kürt Bölgesi’nde yıllardır sürdürdüğü sömürgeci politikaları derinleştirmek, bundan nemalanmak istiyor. AKP Hükümeti Kürt Hareketinin “BİR HALKIN VAROLUŞ” sorunu olduğunu görmezden gelerek bir taraftan “cici” paketler açıklayarak Kürt halkını nasıl sömür(t)eceğini anlatırken diğer taraftan sahip olduğu kolluk kuvvetleri ile Bölge’de OHAL havası estiriyor.

Azize Aslan / 13 Nisan 2012.
Saved under   Köşe Yazıları, Manşet

11 Haziran 2012 Pazartesi

Çin'de sınıf kavgaları -Korkut Boratav (soL) :: www.sendika.org

Çin'de sınıf kavgaları -Korkut Boratav (soL) 
  10 Haziran 2012 -  
“Çin toplumu nereye gidiyor?” 


Ölümünden kısa bir süre önce bu soru Marksist sosyal bilimin önde gelen temsilcilerinden Giovanni Arrighi’ye sorulmuştu. Arrighi, Adam Smith Pekin’de başlıklı son kitabının Çin odaklı olması nedeniyle bu soruya muhatap oluyordu ve şu yanıtı veriyordu: “Çin belki kapitalisttir; belki de değil…1990’lı yılların yöneticileri sermayenin çıkarı için işçiler-arası rekabeti kamçıladılar. Şimdiki yönetim ise, devrimin ve Mao döneminin geleneğini dikkate almaktadır; ama ana belirleyici, Çin işçi ve köylülerinin dünyanın başka hiçbir yerinde gözlenmeyen bir direnme-ayaklanma geleneğine sahip olmasıdır. Yönetim, esas olarak bundan ürkmektedir... Çin’in bağımlı sınıflarının ayaklanmaları,...önümüzdeki 20-30 yıl içinde [dünyanın] biçimlenmesini de etkileyebilecektir.” (New Left Review, Mart-Nisan 2009)


Soru, önemini, güncelliğini koruyor. İzleyebildiğim kadarıyla son üç yıl içinde de, “Çin işçi ve köylüleri, başka hiçbir yerde gözlenmeyen direnme-ayaklanma geleneğini” sürdürdüler ve toplumlarının geleceği üzerinde söz sahibi olduklarını gösterdiler. Ben de bugün, Arrighi’nin söylediklerinden hareket ederek aynı soruya eğilmeyi düşünüyorum.


Çin’in sınıf kavgalarında geleneksel saflaşma söz konusu: İşçi ve köylü sınıfları ile sermaye arasındaki karşıtlık, sert çatışmalara yol açmaktadır. Peki, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP’nin) yönetimindeki devlet aygıtı? Sınıflar, devleti denetlemeye, etkilemeye ve çıkarlarını siyaset düzlemine taşımaya çalışıyorlar.
Köylülerin ve işçilerin sorunları, mücadele gündemleri farklıdır. Gözden geçirelim.

***

Çin köylülerinin sorunları, tarımın bünyesindeki kapitalist ve feodal ilişkilerden kaynaklanmıyor. Çin devrimi bu sınıfları tasfiye etmişti. Sorunlar, 2004’te, “vatandaşların yasal özel mülkiyeti güvence altındadır” ibaresinin Anayasa’ya eklenmesiyle başladı; 2007’de de kamusal ve kolektif mülkiyetin satışına imkân veren yasayla ağırlaştı. Köy arazisi böylece alınıp-satılabilir oldu; meta’laştı.


Bu adım köylülüğün içsel farklılaşmasına; giderek zengin, kapitalist çiftçilerin oluşmasına yol açmadı. Farklı bir kutuplaşma süreci oluştu: Köy dışından gelen (çoğu kez yabancı) sermaye grupları, köy arazisini satın almaya başladı. Çin Sosyal Bilimler Akademisi’ne göre her yıl, üç milyon köylü bu nedenle toprak yitirmektedir. Kısmen mülksüzleşen köylü ile bu sermaye grupları arasındaki gerilimler, her yıl onbinlerce direnme eylemine yol açmaktadır.


Guangdong eyaletinin deniz kıyısında yer alan 12000 nüfuslu Wukan köyü örneğini verelim. Civardaki tarım arazileri peyderpey büyük yatırımcılara satılmıştır. Yakındaki lüks tatil sitesi Wukan köylülerinde de tedirginlik yaratmaktaydı. Nitekim, geçen Eylül’de yerel yöneticiler, köy arazisinin yüzde sekseninin ve sahilin Country Garden adlı bir şirkete satıldığını ve her köylüye 550 renminbi (85 dolar) düştüğünü bildirirler. Arsa alım-satımında uzmanlaşmış bir şirket olanCountry Garden, (rivayete göre) 45.5 milyar renminbi tutarında varlıkla Çin’in en zengin ailesi olan Yang’lara aittir. Köylüler kısa zamanda, satışın 700 milyon renminbi’ye (110 milyon dolara) yapıldığını; paranın bir bölümünün yerel bütçeye; bir bölümünün de komisyon/rüşvet olarak yöneticilere dağıtıldığını öğrenirler ve ayaklanırlar. Bir ölü ve üç tutuklu verdikten sonra yerel yöneticileri ve polisi kovarlar; köylerine giriş-çıkışı engellerler.


İstekleri çiftçiliği ve balıkçılığı sürdürmelerini imkânsız kılan satışın iptal edilmesi; yöneticilerin görevden cezalandırılmasıdır. Ayaklanmanın siyasi çağrısı da basittir: “ÇKP’yi seviyoruz. Eyalet yönetiminin sorunlarımıza sahip çıkmasını istiyoruz...
Çalkantı, Guangdong eyaleti yönetiminin Aralık sonunda köylü taleplerine olumlu yaklaşmasıyla giderilir. Yerel yöneticiler Parti’den atılır; görevden alınır, tazminata mahkûm edilirler. Ayaklanmanın liderlerinden biri Wukan Parti sekreterliğine getirilir. Yerel seçimler yenilenir. Yeni yöneticiler de direnişçi köylüler arasından seçilirler. Arazi satışı da (galiba) iptal edilmek üzeredir.


***

Sınıf kavgalarının yoğunlaştığı diğer alanda ise, köy kökenli göçmen işçiler ile büyük (çoğunlukla yabancı) sermaye karşı karşıya gelmektedir. Bu karşıtlığın kökeninde, 1980’li yıllarda ekonomiyi ihracat öncelikli bir büyüme modeline geçirme kararı yatar. Bu dönüşüm, üç öğeye dayanmıştı: (1) Çin’de üretim ve ihracat yapacak yabancı sermayeye kapılar açılmış; (2) tahminen 130 milyon köylünün güvencesiz olarak sanayi merkezlerine göçmesi teşvik edilmiş; (3) geçmişte devletçe üstlenilen eğitim, sağlık, emeklilik harcamaları azaltılmış; bu hizmetler fiyatlandırılmış; bireylerce üstlenilmiştir.
Bu dönüşümlerin sonunda işgücü maliyetleri düşmüş; ortalama emek verimi hızla artmış; döviz fiyatları denetlenebilmiş ve Çin rekabet gücünü dört nala artırmış; adım adım dünya ekonomisinin üretim merkezi haline gelmiştir. Mao döneminde var olmayan bir sınıf kavgasının tohumları da böylece atılmıştır.
Bu kez de Apple’ın Çin’deki marifetlerini örnek gösterelim: Bu dev ABD şirketinin Çin’deki taşeronu Taywan kökenli Foxconn’dur. Şenzen/Longhua’daki Apple/Foxconn fabrikasında birkaç yüzbin işçinin çalıştığı söylenmektedir. Çalışma koşulları korkunçtur. Bazıları çocuk yaştaki işçilere 12 saatlik çok düşük ücretli, ağır, sağlıksız bir mesai; toplama kamplarını andıran askerî bir disiplin... Bir işçinin ifadesiyle, “bize insan gözüyle bakmıyorlar; hayatımız yok; esir gibiyiz; sadece çalışma...


Apple, “kabahat bende yok; Foxconn’da...” bahanesine sığınıyor; ama 30 Mart tarihli Financial Times’a göre Taywan şirketine yüzde bir buçukluk bir kâr marjı bırakan sözleşmesi bu çalışma koşullarını adeta kaçınılmaz kılmıştır. Kendi ürünlerinin pazarlanmasında ise Apple’ın kâr marjı yüzde otuzdur.


Çin’i “dünyanın fabrikası”na dönüştüren çokuluslu şirketlerde işçilerin çalışma koşulları ortaktır. Sonuç, on binlerce işçinin katıldığı grev dalgaları; zaman zaman sert kalkışmalar ve artan intiharlar... Sıklaşan intihar girişimlerine karşı, yatakhane pencerelerinin altına ağlar gerilmektedir ve işe alınanların mirasçılarından, “ölüm halinde tazminat davası açmayacakları” taahhüdü istenmektedir.
Otuz yıl öncesinde ÇKP’nin başlattığı ve Arrighi’nin ifadesiyle, “sermayenin çıkarı için işçiler-arası rekabeti kamçılayan” düzenleme, artan sınıf çatışmaları nedeniyle değişiyor mu? Değişiklik, yeni bir iş kanunu ile başlamaktadır. Ne var ki, yasanın uygulanması yerel yönetimlere düşmektedir. Orada ise, yöneticilerin bölgelerindeki şirketlerle çıkar ilişkileri yaygındır.


Çin’in geleceği, bu sınıf kavgalarının ÇKP içindeki yansımalarına bağlı olacaktır. Tartışmak üzere...