15-16 Haziran 1970 İşçi
Ayaklanması
Dünya Devrimi tarafından 17
Haziran, 2014 - 00:21 tarihinde gönderildi
1970 yılı bir anlamda
Türkiye’de 1908 ve 1923 dönemlerindeki grev hareketlerinin ardından yeniden
serpilmeye başlayan dinamik ve militan işçi sınıfı karakterinin bir göstergesi
olarak tarihe geçmiştir. Dönemin dünya işçi hareketiyle paralel şekilde gerçekleşen
15-16 Haziran işçi ayaklanması sunduğu deneyimler ve Türkiye işçi sınıfı tarihi
için paha biçilmez bir önem taşımaktadır. 68’in sıcak aylarının yaşandığı bir
dönemden sonra Türkiye’de o zamana kadar görülmüş en büyük işçi hareketlerinden
birisi olarak 15-16 Haziran olayları, proletaryanın sınıf düşmanı burjuvaziye
karşı duruşunda belki de bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Ayrıca güncel
sınıf hareketlerine de bir o kadar ışık tutabilecek birçok ayrıntıyı da
içerisinde barındırmıştır.
Tam da bu sebeple, 15-16 Haziran
olaylarının basit bir lâfazanlık aracı olarak görülmemesi, dünyanın o günkü
konjonktüründen kopuk bir yaklaşıma mahal verilmeden enternasyonal bir sınıfın
yine kendi tarihine hediye ettiği bir deneyim olarak ele alınması gerçekten
büyük bir önem taşımaktadır. Dahası 15-16 Haziran olayları, DİSK’in (ve tabii
ki diğer sendikaların) karşı-devrimci niteliğinin açıkça gözler önüne serildiği
bir örnek olarak, bugün Türkiye ve dünyada mevcut sendikaların doğasını
anlayabilmemizi kolaylaştırmaktadır. Çünkü sendikalar bizim görüşümüze göre,
sistemin nizamı ve düzenlenmesi için birer araçlarken, “devrimcilik” bizim
anladığımız ve yazının devamında ortaya koyacağımız biçimde, ne “burjuvazinin
devlet aygıtının kimin tarafından yönetileceğinin belirlenmesi mücadelesi”
anlamına gelir, ne de romantik bir “maceracılık” olarak görülebilir.
Okuyucunun da ortaya koyulan bu çalışmayı buradan yola çıkarak değerlendirmesi
gerektiğini düşünüyoruz.
Türkiye’yi sarsan o iki günün
bilançosuna baktığımızda, özellikle sınıfın bilincine kavuşma ve hedefine
yönelme pratiği açısından, gelecek işçi kuşakları açısından içerdiği derslerin
çıkartılması gerektiğini görüyoruz. Çünkü bu dersler, işçi sınıfının mücadelesi
içerisinde düşmanını tanımasına ve tartmasına, kendisinin güçlü ve zayıf
yönlerini fark edebilmesine olanak tanıyabileceği yeni mecraları açıyor. Bizce,
devrimcilerin rolü tam da bu noktada belirginleşmektedir. Komünistler, sınıfın
geçmiş deneyimlerinin derslerini çıkarmalı ve bunları dünya işçi sınıfının
genelinin kullanabileceği silahlar şeklinde rafine etmeli ve
keskinleştirmelidir; işçi sınıfı içerisinde tartışabilmelidir.
Günümüzde daha çok bir “salon
etkinliği” malzemesi olarak kullanılan, ezberlenmiş söz öbekleriyle reklam
edilen ve içeriğinden yoksunlaştırılan bu iki önemli günün burjuva solu
tarafından kasıtlı olarak bir “sendikal mesele” biçiminde resmedildiği ortada.
Bu bakışa göre mesele, “gerici” Türk-İş ile “ilerici” DİSK arasında,
“Sendikalar ve Toplu Sözleşme yasalarında yapılan değişiklik” üzerinde yürüyen
bir kavgadan ibarettir. Bu çerçevede Türk-İş, işçi hareketinin dinamiğini
yatıştırma ve düzen içi kanallarda eritme görevini üstlenirken, DİSK nispeten
daha “ilerici” söylemlerinin gölgesinde aslında hiç de masum olmayan
çıkarlarının mahiyeti şu veya bu şekilde gizlenerek, “iyi” bir sendikal oluşum
şeklinde tanımlanmaktadır. Oysa o iki önemli güne kadar gelen süreçten önceki,
yaklaşık yirmi yıllık zaman zarfı ve sonrasındaki gelişmeler iki sendika
konfederasyonu arasındaki kamplaşmaya karşı devletin ve devletin o zamanki
hükümet yetkililerinin meclisten geçirmek istedikleri kanun değişikliklerinden
ibaret değildir. Tam aksine işin bu kısmı tamamen bir ayrıntıdan ibarettir.
Zaten buradan bakıldığında önümüzdeki büyük resmin sadece çok kısmi bir bölümünü
görebilmiş oluruz. Bu nedenle bu önemli iki günün tanımını yaparken onu salt
bir sendikal problemmiş gibi değerlendirerek basit bir “hak arama” eylemliliği
biçiminde tanımlamak hem eksik hem de hatalı bir yaklaşım olacaktır. Çünkü
başlangıcında bir demokratik hak mücadelesi ekseninde cereyan eden, ekonomik ve
demokratik sınırlılıkları olan bir eğilimden söz ediyorken, süreç içerisinde
hızla politikleşen ve kitlesel halde giderek radikalleşen siyasi bir proleter
hareket karşımıza çıkıyor.
15-16 Haziran'dan
Önceki Dönemde Uluslararası Durum
Yazımızın başlarında herhangi bir
ulus-devlet sınırlılıkları içerisinde gerçekleşen kitlesel bir işçi sınıfı
eylemi ya da hareketliliğinin bulunulan dünya konjonktüründen kopuk ve ayrı
değerlendirilemeyeceğini belirtmiştik. Bu temel ilkeden hareketle 15-16
Haziran’ın yaşandığı günlerden önce dünyadaki siyasal, ekonomik ve toplumsal
durumun bir özetini de yapabilmek gerekiyor. Bu özeti 1950’lerin ikinci
yarısının başlarından itibaren yapmak yerinde olacaktır.
1949 sonrasında “demir perde”
kurulduktan sonra, dünyada siyasi bir ayrım gelişiyordu. Bu siyasi ayrım
kendisini batıda demokratik kamp ile doğuda adına “sosyalist” denilen, ama
aslında sosyalizmle alakası olmayan kamp olarak gösterdi. Bundan sonraki bütün
burjuva siyasi hesaplaşmaları bu iki ana eksen üzerinde yürüyecek ve 2. Dünya
Savaşı’nın yarattığı yıkım, bu çekişmenin üzerinde gelişen yeniden yapılanma
sürecini de belirler hale gelecekti. Batı Avrupa’da savaşın yarattığı ciddi bir
yıkım söz konusuydu. Marshall Planı eksenindeki yeniden yapılanma döneminin
ardından bu süreç 1953 ile 1958 arasında bir krize girmeye başlayacaktı.
1958’de ABD 2. Dünya Savaşı’ndan o güne kadar gördüğü en büyük iktisadi
gerilemeye girdi, fakat şüphesiz bu noktada kriz savaş öncesi büyük buhranla
kıyaslanabilir nitelikte değildi.
Özü itibariyle iki emperyalist kamp
arasındaki bu çekişme, Ortadoğu ve Asya’daki “3. Dünya” ülkelerinde ulusal
bağımsızlıkçı ve “anti-emperyalist” hareketlerin yükselişini, çekişmenin
bilfiil bir aracı olarak beraberinde getirecekti. Bu dönemde 3. dünyacı
ittifaklar siyasetine göre esas sorun, batıcı tekellerin “ezilen ulusları”
ekonomik anlamda geri bırakmasıdır. Bu siyasi yaklaşımlar temelini 1929
krizinden sonra oluşan ekonomik konjonktürde buluyorlardı. Fakat ulusal
kurtuluşçu zihniyet, ekonomik krizi sadece yanlış anlamakla kalmıyor, ayrıca
dönemin Kemalist, faşist, Neo-Nazi ya da Stalinist devletçi uygulamalarını
çözüm görmesi anlamında tam da eleştirdiği şeyin izdüşümüne denk geliyordu. Bu
bağlamda 2. Dünya Savaşı sonrasındaki siyasi konjonktürde ulusal-kalkınmacı
hareketlerin yapmak istedikleri şey, ekonomik ve endüstriyel bir gelişme ortaya
koyabilmek için “Batıcı” demokrasi bloğundan kopmak olacaktı. Bunun
Türkiye’deki yansıması açık bir şekilde 1960 darbesinden sonra ortaya
çıkacaktı.
Daha önce de ifade ettiğimiz üzere 2.
Dünya Savaşı sonrası kapitalist birikim süreci dünya çapında bir yeniden
yapılanma anlamına geliyordu. Bunun sözde 3. Dünya’daki yansıması 1950’lerde
baş gösteren kriz ile birlikte Batı Avrupa sanayilerinin tedrici (aşamalı)
olarak taşınmasıydı. Bu anlamda 1930’ların kriz ortamında doğmuş 3. dünyacı
siyasi yaklaşım, dünya ekonomik durumunu 20 yıl geriden takip ediyordu. Onların
“Batı kapitalizmi”ne getirdiği “geri bıraktırma” eleştirisinin 1950 ile 1960
süreci içerisinde hiçbir geçerliliği yoktu. Çünkü dünya pazarının 2. Dünya
Savaşı sonrası yeniden yapılanma süreci ardından yeniden doygunluğa ulaşmaya
başlaması ile birlikte kapitalist birikim tekrar krize girmeye başlamıştı. Bu
krizden çıkış koşulu olarak dünya sermayesi kaçınılmaz bir biçimde işçi
ücretlerini düşürmeye yöneldi. Bu durum güncelliğe örneğin ABD’nde zencilerin
ve kadınların işgücüne katılması olarak yansırken sözde 3. Dünya’da ucuz
işgücünün sanayi alanındaki değer üretim sürecine kısmen dâhil edilmesi ile
şekilleniyordu. Aslında burada bir taraftan Batılı proletaryanın ücret
kısıntıları ile yaşam koşulları daha da kötüleşirken, 3. dünyadaki çoğunluğun
sömürünün birer halkası olarak sermaye zincirine ucuz iş gücü olarak eklemlenmesi
durumu söz konusuydu. Kalkınmacı, 3. Dünyacı zihniyet bunu, ABD’de zencilerin
ve kadınların demokratik haklar mücadelesine evriltmeye çalışırken, 3. dünya
ülkelerinde “anti-emperyalist” mücadele yürüterek kendisini somutlaştıracaktı.
Kısacası, bahsettikleri geri bıraktırma stratejisinin sermaye açısından bir
geçerliliği yoktu. Tersine gerçekleşen şey 3. dünyanın hızla kalkınmasıydı. Bu
tarihsel bağlam içerisinde nasıl kalkınmacı bir zihniyet ile bakılabilmesinin
kökenini, sosyal demokrasinin tarihsel ihanetine kadar izlemek mümkündür.
1914’te sosyal demokratlar sadece kendi ulusal sermayelerini siyasi olarak
desteklemekle kalmamış, onun ekonomik krizini çözme işini de üstlenmişlerdi.
Diğer bir anlamda özellikle 1929
krizinden sonra liberal alternatifin siyasi anlamda çökmesi devlet desteğini
kaçınılmaz kıldı. Sol da önerdiği devlet kapitalizmi savunusuyla bu sürece
eklemlendi. Artık kapitalizmin gerçekleştirmesi mümkün olmayan kalkınmayı “sol”
onun adına yürütme işine talip olmaktaydı. Bunun en net ifadesini 1928 sonrası
Stalinist ağır sanayileşme modelinde görmekteyiz. 3. dünyacı hareket de bunun
karikatürleşmiş bir kopyasından başka bir şey değildir. Tek cümlede özetlemek
gerekirse, bütün bu kopuşun nedeni, devrimci marksizmin, kapitalizmin krizini onun
içsel çelişkileri ve değer ilişkilerinde görmesi iken onun taklitçisi burjuva
solunun (Troçkizm, Stalinizm, Maoizm, vb.) bunu bir iktidar sorunu olarak
görmesindedir. Bu mantığa göre, “iktidar sosyalistlerde olduğu sürece kalkınma
gerçekleştirilebilir”. Ancak kazın ayağı öyle değildir. Artık görülmesi gereken
somut bir gerçeklik varsa, o da kapitalizmin üretici güçleri geliştiremeyecek
kadar çökmüş olmasıdır. O zamana istinaden bu çelişkiyi çözecek olan kilit
nokta, yeni sanayi işletmelerinin kurulması değil, bu yazının erken bir sonucu
olarak anlaşılacağı üzere, mevcut ücret düzeninin ortadan kaldırılmasıdır, yani
bütün toplumsal “ayar” araçları ve spekülatif para akışıyla ayakta durmaya
çalışan kapitalist ekonominin lağvedilmesidir.
Hareketli dönemler yaşayan dünya işçi
sınıfının bu hareketlilikte kendi yerini açmaya çalışması, görece her iki kampa
karşı geliştirdiği mücadelelerle ilgiliydi. Batı merkezli bir kapitalizm ile
kalkınmacı doğu yaklaşımı olan SSCB'nin kapitalizmi arasında alternatif arayan işçi
sınıfı, bunu ilk olarak 1956 Macaristan ayaklanması gösterecekti. Stalinizme
karşı bir dirilişi simgeleyen bu ayaklanmalarda SSCB'nin resmi politikası
gelişmekte olan olayları “Batılı emperyalistlerin oyunu”, “ABD kökenli
grupların bir planı” olarak niteliyor, Batılı resmi komünist partiler ise aynı
koroya eşlik ediyorlardı. Batılı kapitalistler ise buna demokrasi ve ulusal
özgürlük olarak sunma derdindeydiler. İşin aslı tabii ki kapitalizmin herhangi
bir türünün ifade ettiği gibi değildi. İlk olarak Macar ayaklanması, İkinci
Dünya Savaşı sonrası Stalinist aşırı üretime ve sınırsız sömürüye, Stalinist
uşağı Matyas Rakosi'nin liderliğindeki katil takımına karşı işçi sınıfının bir
cevabıydı. Örneğin, Stalinist kanunlar işçilere 1950'den itibaren fabrikaları
terk etmeyi yasaklamıştı ve terk edenler ağır ücret kesintilerine tabi
tutuluyordu. Stakhanovist üretim çılgınlığı ve ağır sanayileşme deliliği, Macar
işçi sınıfındaki hoşnutsuzluğu üst noktalara taşımıştı. Bütün bunlar ağır polis
rejimi kanunlarıyla da birleştirildiğinde ortaya binlerce kayıp ve gözaltında
kaybetme ile koskoca kirli bir geçmiş kalıyordu. İşçiler, bütün bu sömürüye ve
sermayenin birikim yapma heveslerine karşı 24 saatlik genel grevler ile
karşılık veriyor, işçilerin bulunduğu her yerde kendiliğinden bir biçimde işçi
konseyleri kuruluyordu. Doğu bloğu firelerinden birisini veriyor, aşırı sömürü
altındaki işçi sınıfı meydanlarda “köle değil, işçiyiz” diye slogan atıyordu.
Ancak “sosyalist disiplinin” ve onun reel siyasetinin çıkarları için bu çok
fazlaydı ve SSCB tanklarının kontakları çalıştırılmalıydı. Doğu bloğunun
uydulaşmış aşırı-üretim merkezleri olan ülkelerdeki çatlakların SSCB için daha
fazla sorun oluşturmaması ve o bölgede yeni sorunlar çıkartmaması için buna
“sosyalist” bir müdahale gerekliydi. Kruşçev'in sözde “Stalinsizleştirme”
fikrinin Stalinizmden gerçek bir kopuş teşkil etmekten uzak olduğu ortadaydı;
Rus kapitalizmi, Macar işçi sınıfının kalkışmasını kanla bastıracaktı.
Bütün bunların yanısıra, reel
dengelerin kapitalist üretim sistemi için ne ifade ettiği de açığa çıkmaktaydı.
Kruşçev dönemi ile öncesinden farkı olmayan “yeni” bir dönem açan SSCB, Küba
ile ABD arasında 1962'de patlak veren “Domuzlar Körfezi” krizinde arabulucu
rolü oynayacak, dengelerin bu düzenin sürmesi için yeniden düzenlenmesi adına
çaba harcıyordu. Bugüne kadar savaş, ölüm ve ızdıraptan başka bir getirisi
olmayan kapitalizmin sürekliliğine onlar da göbekten bağlıydı. 60'lar aynı
zamanda ulusal kurtuluş hareketlerinin de giderek ortaya çıktığı bir dönemdi.
Kongo, Nijerya, Somali, Senegal, Mali, Togo, Kamerun, Sierra Leone gibi ülkeler
bağımsızlıklarını ilan ediyorlar; ulus-devlet kurduklarını ilan ediyorlar, IRA
da silahlı mücadele başlatıyordu. Her açıdan ulusal kurtuluşun o topraklarda
yaşayan insanların çıkarına olduğu fikri, ulusal kalkınmacılık yalanı ile
birlikte özellikle Afrika kıtası üzerinde dolaşıyordu. Ölü doğan bütün uluslar
gibi bu topraklarda yaşayan nüfuslar da silah sermayesi ve Batı ile Doğu
emperyalist blokları adına, işçi sınıfı için görünmeyen bir sömürü ve iç savaş
sarmalına sürükleneceklerdi.
Bütün bunlar oluyorken işçi sınıfının
mücadele tarihinde önemli bir adımı ifade eden Paris 68 olayları başladı. 22
Mart 1968 tarihinde, bir öğrencinin tutuklanmasına karşı Paris’te bulunan
Nanterre Üniversitesi’nin işgali ile başlayan olaylar silsilesi, Mayıs ayına
geldiğinde bir grev dalgasına dönüşmeye başlamıştı. Bu grev dalgası, en
nihayetinde dokuz milyon işçinin katılımıyla, gelmiş geçmiş en büyük grev
olarak tarihe geçecekti. Fransa’daki Mayıs 68 grev dalgası, ancak başını
CGT’nin (Genel İşçi Konfederasyonu) çektiği sendikalar ve başını kendisini
açıkça “düzenin partisi” olarak nitelendiren Fransız Komünist Partisi’nin yoğun
karşı-devrimci çabalarıyla bastırılacaktı ve Fransa’daki grev bu nedenle
yenilgiyle sonuçlanacaktı, fakat bu, dünya genelinde uluslararası bir işçi
mücadeleleri dalgası tetiklemişti. Mayıs 69’da, Arjantin’de bugün Cordobazo
olarak bilinen kitlesel grev hareketi gerçekleşecek, işçiler ülkenin ikinci
büyük kenti olan Cordoba’da tanklarla silahlanmış polis ve ordu güçlerine üstün
gelip bir günlüğüne de olsa şehrin kontrolünü ele geçireceklerdi. Aynı senenin
Temmuz ayından itibaren, İtalya’da özellikle Torino ve Milan merkezli olarak,
daha sonra Sıcak Sonbahar olarak anılacak kitlesel bir grev dalgası baş
gösterecekti. 69 sonbaharında Almanya’da da işçiler, sendikaların imzaladığı
ücret kesintilerine karşı, İtalya’dakiler kadar olmasa da yine de kitlesel
yasadışı grevler örgütleyeceklerdi. Uluslararası grev dalgası, 1970’lerde de
sürecek, 1974’te Franco’nun İspanya’sında, neredeyse Fransa’daki grev kadar
ciddi bir grev dalgası gerçekleşecekti.1 Türkiye’deki
15-16 Haziran işçi hareketi de, böylesi bir uluslararası konjonktürde
gerçekleşen bu enternasyonal hareketin bir parçasını teşkil edecekti.
1960 Darbesi ve Sendikalizm
1960 Darbesi, Türkiye’deki burjuva solu tarafından çokça
tartışılmış; kimilerince demokrasinin önünü açan, kimilerince ise otoriter –
militarist düzenin başlatıcısı olarak adlandırılmıştır. Bize göre 60 darbesinin
bu birbirine tamamen zıt gibi gözüken tanımların ortada dolanmasının hiçbir
şaşırtıcı yanı yoktur. Çünkü bu iki yaklaşım da esasında karşısındakini aynı
iki burjuva idealine dayanarak eleştirmektedir; ikisi de aynı derdi
paylaşmaktadır: burjuva devlet aygıtını kim yönetecek?
1960 darbesine yol açan krizin kökeninde 1950’lerin sonunda,
dünyadaki birikim sürecinin krizi yatmaktadır. 50’lerin bu ilk yıllarının
liberalleşme dalgası, 1953 ile birlikte ciddi bir krize girmiştir. Bu kriz
Menderes yönetiminin gümrük duvarlarını yeniden yükseltmesi ile sonuçlanmıştır.
50’lerin ilk yarısında ağırlıklı üretim, gıda maddelerinde yoğunlaşmışken
sonrasında giderek otomobil, çamaşır ve bulaşık makinesi, televizyon olarak
örnekleyebileceğimiz “dayanıklı tüketim malları” üretimine kaymıştır. Bu
kalitesiz yerli üretimi korumak için gümrük duvarları güçlendirilmiş, yerli
sermayenin kapalı sermaye içerisinde daha yüksek karlar elde etmesinin önü
açılmıştır. Fakat 1958’deki dünya krizi ile birlikte bu sefer de döviz
sıkıntısı baş göstermiştir ve ihracatı mümkün olmayan bu kalitesiz ithal
ikameci üretim biçimi ancak ülke içindeki pazara seslenmektedir. 1958’de
başlayan dünya çapındaki ve ABD merkezli iktisadi gerilemeyle birlikte yabancı
sermaye akışı yavaşlayınca ciddi bir kriz ortamı doğmuştur. Bu krizin siyasi
yansıması ise burjuvazinin toplumsal iktidarını dayandırdığı zemin olan askeri
ve sivil bürokrasinin zayıflamasıdır. Özellikle alt kademe subaylar o derece
sefilleşmiştir ki TC tarihinde ilk kez siyasi iktidarı eleştirir bir konuma
gelmişlerdir. Devlet üzerinde yükselen TC devleti kapitalizmi kendisini
besleyemez konuma gelmiştir. Bunun sonucunda ortasından çatlaması hiç de
şaşırtıcı olmasa gerek. Aynı şekilde bu çatlamanın ana ekseninde dünya
emperyalist gerilimlerine paralel olarak biri sözde “NATO karşıtı”, diğeri ise
Batıcı iki bloğun var olması yukarıda özetlediğimiz kafa karışıklığının temel
nedenidir.
Askeri hiyerarşi dışı örgütlenen 1960 Askeri Darbesi, burjuvazi
iç kesimlerinin (Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Adalet Partisi (AP), Demokrat
Parti (DP) vs.) birbirleri ile “açık” ve “demokratik” bir zeminde mücadele
etmesine yol açmıştı. O döneme yani 1960’a kadar burjuvazinin muhalif
kesimlerini devletin disiplin altında tutmasını sağlayan askeri baskı, ekonomik
krizin derinleşmesi ile birlikte iyice ideolojik meşruiyetini yitirmişti. 60
darbesi ile birlikte ordu içerisindeki emir-komuta zincirinin kısmen çözülmesi
ve siyasileşmesi 1960 ile 1970 arasındaki “demokrasi” yanılsamasının temelini
oluşturuyordu. Ordu, basitçe, muhalif burjuva siyasetlerini bastıramamaktaydı
çünkü bunlar kendi içerisinde bile gelişmekte ve ifadesini bulmaktaydı. Bu da
onların güçlenme alanlarının geniş bir kapsama yayılma potansiyelini taşıyor
olmasının bir göstergesiydi. Dolayısıyla iktisadi krizine çözüm arayan Türkiye
burjuvazisi bu çözümün yokluğunda gittikçe şiddetlenen fiziksel bir zor
arayışına meyil etmekte ve bunun ideolojik zeminini yapılandırmak için kendi
içerisinde çekişmekteydi. İşte günümüz radikal burjuva solunun büyük kesiminin
kökenini bulduğu Türkiye İşçi Partisi tam da bu çekişmenin ortasında, kendisine
bu çekişmeden pay kapmak isteyen fırsatçı sendika bürokrasisi tarafından
kurulmuştu. Tıpkı ordu içerisindeki hiyerarşinin bozulması gibi devletin işçi
sınıfı içerisindeki askeri yapısı Türk-İş içerisinde de hiyerarşi bozulmuştu.
Tıpkı ordu içerisinde solun çeşitli subaylar üzerinden örgütlenmesi gibi Türk-İş
içerisinde de belli bir kesim de iktidara gelebilmek için burjuva solunun
fikirlerine meyletmeye başlamıştı.
Türk-İş içerisindeki bu sol kanadın iktidarı almak için
kurguladığı yöntem parlamento seçimleriydi. Daha sonradan DİSK’i oluşturacak
olan bu Türk-İş kadroları ikili bir siyasi strateji uygulamayı planladılar. Bu
stratejinin ilk ayağı burjuvaziyi ve Türk-İş’te kalan diğer sendika liderliğini
tehdit etmek ve tabanlarını kendilerine çekmek, diğer yandan ise geniş bir
burjuva sol ittifak kurmaktı. Böylece bir yandan işçi kitlesini kendisine
çekecek diğer yandan anayasal zeminde kendisini meşrulaştıracaktı. DİSK’in ve
TİP’in papağan gibi anayasa üzerinden polemik yürütmesinin sebebi işte burada
yatmaktadır. DİSK bürokrasisinin dönemsel olarak elini güçlendiren ise aynı
zamanda onun doğmasına neden olan süreçtir. Daha önce de dediğimiz gibi ithal
ikameci politikalar yoluyla “dayanıklı tüketim malları” üretimine yönelik
ulusal sermaye birikimi stratejisi özel sektörde kısmi bir genişleme
yaratmıştı. Bu genişleme de özellikle ara mallar üreten sektörlerde
gözlemlenmişti. Bunların tipik örneği, otomobillere yedek parça üreten lastik
endüstrisi ya da yine otomobil ve beyaz eşya sanayinin temeli olan demir-çelik
endüstrisidir. Türk-İş’in geleneksel olarak örgütlü olduğu kamu sektörünün
aksine bu sektörlerde 60’ların başından itibaren özel sektör yatırımları söz
konusudur. Bunlar da Koç ve Sabancı gibi devlet imtiyazı ile gelişen tekellerin
elinde bulunmaktaydı. 1960’ların başından itibaren işçi sınıfının mücadeleciliği
de sermayenin gelişimine paralel olarak güçlenmekteydi. Bu da sadece Türkiye’ye
has bir olgu değil, bütün dünyada gözlemlenebilecek bir olgudur. Dediğimiz gibi
Türk-İş bu gibi sektörlerde örgütlü olmaya geleneksel eğilim göstermekteydi.
Ancak DİSK’in eğilimi doğrudan özel sektör üzerineydi. Sektörün
yüksek gümrük duvarlarıyla korunmasından ve ülke içerisinde tekel olmalarından
dolayı buralardaki grevler çok kısa sürede başarıya ulaşabilmekteydi. Çünkü
patronlar işçilerin istedikleri ücret zamlarını ürünlerin fiyatlarına
yansıtarak aradaki kazanç farkını kolayca telafi edebiliyorlardı. Yani “alan
memnun, satan memnun”du. Bu durum da işçi sınıfında DİSK’in “mücadeleci” ve
“işçiden yana” olduğu görüşünü güçlendirdi. Ne var ki; bu süreç “çelişkili” bir
biçimde DİSK’li konfederasyon liderlerinin amaçlarına uygun düşmüyordu. Çünkü
DİSK aslında işçi sınıfının bir mücadele organı değildi. Tersine, Türk-İş’e
alternatif olmak isteyen, sol ile ittifakta bulunan, sendika liderliğinin
devlet kapitalizmi içerisindeki bir aygıtıydı. Dolayısıyla kendi meşruiyetini
işçi sınıfının mücadelesine değil anayasaya dayandırmak istiyordu. Fakat
1960’ların sonlarına doğru burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki siyasi
gerilim gittikçe şiddetlenmekteydi. Generaller ordu içerisinde sağ ve sol kanat
cuntacı eğilimleri kontrol altında tutmakta gittikçe zorlanmaya başlamıştı.
Doğal olarak burjuva solu tıpkı burjuvazinin sağ kanadı gibi karşısındaki
kesimi şiddet yoluyla ezecek bir alternatif arama sürecine girmişti. DİSK’in Anayasal
çözüm arayışlarını kilitleyen de işte tam da bu süreç olacaktı. Türk-İş’li bir
sendikacı ve aynı zamanda milletvekili olan Hasan Türkay, “haklı olarak”
parlamento kürsüsünden DİSK ‘e şu eleştiriyi yöneltmekteydi:
“Sorumsuz sendikacıların tahrik ve tehditlerinden yılan
bazı işverenlerin toplu sözleşmelerde bu sendikalara taviz vermeleri ve üstün
haklar tanımaları, mesuliyetli sendikacıları haklı olarak isyana teşvik
etmektedir.”
Parlamentodaki sendika başkanı AP milletvekili şöyle devam
etmektedir:
“Gerçek sendikacılar soruyorlar: kanunlara saygının
cezasını mı çekiyoruz? Biz de mi aynı kanunsuz hareketleri yapalım ve hakkımızı
alalım?”
İşte DİSK’in kapatılmasına giden yolu açacak meclis tartışmaları
süreci bu şekilde başlamış oldu. TİP ve DİSK, 60’ların başında üzerinde
yükseldiği işçi hareketine karşı tavır almak ya da gerçekçi bir burjuva siyasi
alternatifi olmak arasında sıkışmıştı. Kemal Türkler’in 16 Haziran’da işçileri
evlerine dönmeye çağırırken yaptığı açıklama maddi ve ideolojik zemini işte burada
yatıyordu.
Peki, TİP ve DİSK gerçekten işçi sınıfının mücadelesinden yana
olduğu için mi “sınıf mücadeleci” bir söylem tutturmuştu? DİSK ve TİP açısından
temel sorun işçi sınıfının yaşam standartları değil “memleket” idi. Kuruluş
sürecinde DİSK liderliği şunları kayıt etmekteydi:
“Emperyalizmin, devletimizin ve milletimizin hayatına yeniden
kastetme çabalarının arttığı ve bir avuç aracının, kapkaççının, sömürücünün bu
çabalara katıldığını gören bizler, büyük Atatürk’ün daha 1921’de ilan ettiği
gibi, ‘bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme
karşı savaşmaya and içmiş sendikacılarız.”2
Yani buradaki dert, 3. dünyacı eksende yerli bir burjuvazinin
palazlanması yönünde güçlü bir istek iken, işçiler payına düşecek olanlar ise
birkaç büyük resmin yanında çok ufak kalan ayrıntılardı. Bu perspektif, işçi
kitleleri için reformlar ve oyalamalardan ibaretti. Peki, bu sendikaların
meselesi memleket idiyse işçilerle derdi neydi? DİSK liderleri devamında şöyle
devam edeceklerdi:
“Kapitalist yoldan kalkınmak isteyenlerin uyguladıkları
sistemden doğan eşitsizlik ve düzensizliklere boyun eğmeyeceğiz. Emekten yana
bir kalkınma planının uygulanması için sonuna kadar bütün gücümüzle
çalışacağız.”3
Bu noktada bunu
yapmak için Türk-İş’ten ayrılmaya ne gerek vardı diye sormak makul olacaktır.
Türk-İş “memleket sevdası”nı işçilerin çıkarlarının önüne koymak konusunda hiç
de DİSK’ten geri değildi. Tersine Türk-İş, 1970 kongresinde belirlediği
ilkelerinde “Türk işçisinin emeğini ordumuzun gücü ile birleştirerek yurt
savunmasında öz kaynaklarımızın kullanılması ve savunma gücümüzün dış yardıma
bağlı kalmadan yürütülebilmesi için Türk-İş ulusal harb sanayinin kurulması
için bütün çabayı göstermektedir” denilecekti. Bunu yapmak için Türk-İş
gerekirse “petrollerimizin ve madenlerimizin geniş ölçüde devlet eliyle
işletilmesinden, yerli sermayenin başarabileceği işlerde yabancı sermayenin
yurda sokulmaması”na kadar çeşitli önlemler de önerecekti.
Peki, eğer DİSK
açısından sorun vatanseverlik değilse nedir? Bunun temelini de, 1960’la
birlikte dünya birikim sürecinde baş gösteren krizin, Türk egemen sınıfı
içerisinde yarattığı yarılmayı incelediğimiz gibi incelemeliyiz. 1953 ve 58
arasındaki krizlerin yeni ekonomik politikaları nasıl beslediğini ve bu sürecin
nasıl bir bölüşüm kavgasını doğurduğunu incelemiştik. Bu kavganın özünde ikisi
de milliyetçi olan fakat emperyalist bloklaşma tercihleri değişen, biri batıcı
diğeri 3. dünyacı iki kliği nasıl doğurduğuna da değinmiştik. Türk-İş’teki
yarılmanın nedeni de yukarıda bahsettiğimiz gibi benzerdir. Şimdi bunu daha
detaylı olarak incelemeye çalışalım.
1960 darbesine kadar
yasalarda sendikalaşma “hakkı” bulunmakta ancak grev hakkı bulunmamaktaydı.
Sendikalar açısından bunun sorun olduğu pek söylenemez. Bu dönemde sendikalar,
özellikle Türk-İş içerisindekiler devlet sektöründe örgütlüydüler. Sendika
aidatları çok düşük miktarda olduğundan ve toplanmaları için sendikacıların
doğrudan işçilerle muhatap olması gerektiğinden sendikalar doğrudan devlet
desteği ile varlık gösteriyorlardı. Türk-İş liderliğinin iktidarda bulunan
parti kim ise ona açık destek verme geleneği de, özünde böylesi bir pratik
olmasından kaynaklanır. Böylelikle Türk-İş, devlet desteğini garantiliyordu.
1952’de Türk-İş’in kurulmasıyla 1960 arasında geçen sürede sendikaların temel
faaliyeti bundan ibaret olmuştu.
Fakat 1960’la
birlikte devlet destekli özel sermaye elindeki yeni sanayilerin gelişmesi
Türk-İş içerisinde çok önemsiz konumlar teşkil eden lastik sanayi gibi kimi
kesimlerin önemini arttırmıştı. Örneğin TİP milletvekili ve DİSK bürokratı olan
Rıza Kuas, Lastik-İş kökenliydi. Bu sendika, 1960 öncesinde 100’den az işçi
arasında örgütlüyken, 1960 sonrasında hızla sayısal olarak büyümüş ve 1970’lere
doğru 10.000’e yakın bir üye sayısına ulaşmıştı. Bu örnek sadece özel kesimin
ve sermayenin yeniden yapılanmasını değil, işçi sınıfı mücadeleciliği
karşısında burjuvazinin tutumunun değişiminin de bir göstergesidir. 1960
sonrasındaki anayasal çerçeveden faydalanan Türk-İş içerisindeki TİP’li
sendikacılar, bu yeni mücadeleci işçi grubunu bünyesinde toplamaya çalışmış ve
bunda da kısmen de olsa başarılı olmuştu. TİP içerisinde kontrolü ellerinde
bulunduran bu sendikacılar, yeni anayasal çerçeveden yararlanarak sermayenin bu
yeniden yapılanma sürecinde doğrudan rol üstlenmeye talip olmuştu.
Ne var ki Türk-İş’in
devlet sektörü içerisinde örgütlü ana gövdesini oluşturan sendikalar, özelikle
1966 kongresiyle birlikte “siyasetler/partiler üstü sendikacılık” prensibini
benimseyerek, TİP’li sendikacıların siyasi hattının önünü kestiler ve ardından
da onları Türk-İş’ten attırdılar. Böylelikle Türk-İş’in TİP’i siyasi olarak
desteklemesinin önü tıkanmış oldu. Bunun üzerine bu sendikacılar 1967 yılında
DİSK’i kurdular. DİSK’li sendikacıların bu durumdan yola çıkarak Türk-İş ile
bir rekabete girdiğini düşünmek yanlış olur. DİSK’in temel sorunu, anayasal
düzlemde parlamenter bir mücadele vermelerini olanaklı kılacak bir işçi oyu
tabanı sağlamaktı. DİSK’i oluşturacak sendikaların “Türk-İş üyeliğinden ayrılma
hakkındaki rapor” adlı metinde belirtildiği gibi;
“… Asıl
mesele hangi parti programının Türk işçisinden yana olduğunu tesbit ederek
cesur atılışla işçilerin o parti listelerine oy vermelerini kanalize etmektir.”4
Görüldüğü üzere TİP
o dönemki siyasal programını uygulama zemini aramaktaydı. Ne var ki iki süreç
buna engel olacaktı. Bahsettiğimiz gibi, bunlardan ilki 1966 ile 1969 arasında
gelişen, askeri strateji vurgusuydu. Burjuva solu bu tarihten sonra ordu
içerisinde ittifaka öncelik verecekti. İkinci sıkıntı ise işçi sınıfı
radikalizminin yükselişi ile birlikte, sınıf mücadelesinin DİSK’i bir kenara
atması ve geçersiz kılmasıydı. İşte tam da bu noktada devreye “sendikal haklar”
çerçevesinde açığa çıkan ancak sonrasında giderek “proleterleşen”, siyasallaşan
bir işçi sınıfı eylemliliği olarak 15-16 Haziran sahneye çıkacaktı.
Türkiye
Solu ve İşçi Sınıfı
Türkiye’de burjuva
solunun hortlaması, işçi sınıfı hareketi ile hiçbir zaman bağlantılı olmadı.
Burjuva solu ile sınıf hareketi arasında temas olan her noktada da, burjuva
solu sınıf hareketine karşı gelişmiştir. Yukarıda özetlediğimiz kalkınmacı
zihniyet dönemin bütün soluna hâkimdi. Elbette burjuvazinin sol kanadı bu
durumun farkında olmaktan uzak değildi. DİSK’in kuruluşuna yol açan 1966
Paşabahçe Grevi, ardından DİSK’li sendikaların Türk-İş’ten ihraç edilmeleri ve
son olarak DİSK’in tasfiyesinin önünü açacak 1970 yasal düzenlemeleri arasında
geçen süre, burjuva radikal solunun TİP’ten kopması sürecinin de gerçekleştiği
süreç olacaktı. Bu kopuşun temelinde ise, eski TKP’li Mihri Belli, Hikmet
Kıvılcımlı gibilerinin temsil ettiği çeşitli akımların, Yön çevresinin ve Maocu
birtakım hiziplerin TİP’in parlamenter taktiğine yönelttikleri eleştiriler
yatmaktaydı. Bu eleştiriler ise parlamenter demokrasinin köklü ve teorik bir
eleştirisinden çok, iktidarın parlamenter yolla alınmasının imkânsızlığının
farkındalığından kaynaklanıyordu. Yön dergisinin TİP’e yönelik şu eleştirileri
dönemin burjuva solunun halet-i ruhiyesini çok iyi yansıtmaktadır:
“TİP bir yandan
anti-emperyalist mücadeleyi 1 numaralı mesele sayarken, öte yandan klasik bir
proleter-burjuva mücadelesinin sloganlarını ön-plana çıkararak güçleri
dağıtmakta ve zayıflatmaktadır.”5
Buna göre TİP ve
DİSK’in “anti-emperyalist” bir sınıf ittifakı adına vazgeçmesi gereken, işçi
sınıfı mücadelesinden başka bir şey değildi. Yani yerli burjuvazi ve ordu
içerisindeki olası müttefikleri ürkütmemek için işçi sınıfı mücadelesinin terk
edilmesi ve eski tip bir darbe veya daha da radikal sola göre bir gerilla
mücadelesi yoluyla iktidara gelinmeliydi. İktidara gelindikten sonra yapılacak
olan ise NATO’dan kopmak yoluyla “memleketi kalkındırmak” olacaktı.
Öte yandan, TİP’in
kendi politikası, onu eleştirenlerden çok da farklı değildi. Kalkınmacı politikalar,
dönemin Türkiye solunun tamamının programının merkezinde yer almaktaydılar.
Örneğin 1965 seçimleri öncesinde TİP başkanı Mehmet Ali Aybar şöyle demişti:
“Evet, Türkiye’de
bugün temel sanayi müesseseleri devletin kontrolü altındadır. Ancak devletçilik
anlayışının özünü değiştirmek lazımdır. Bugünkü devletçilik anlayışında özel
sektörün lehine halkın sırtından işleyen bir nitelik var. Bu öz ancak halka
dayananların iktidara gelmesiyle değiştirebilir.”6
Peki, Aybar’a göre
bu stratejinin uygulanmasının yolu neydi? Kırın kapitalist yoldan
proleterleşmesi! Solun o dönemdeki toprak reformu lafazanlığının altında yatan
neden buydu. Aybar’a göre toprak reformunu gerçekleştirmek ve “toprak
ağalarının siyasi ve iktisadi nüfusunu bertaraf etmek” bunun kilit noktasını
temsil ediyordu. Dolayısıyla Aybar’ın istediği, devlet eliyle ülkenin
kapitalistleştirilmesinden ibaretti. Aybar, bunu şu şekilde özetleyecekti:
“(...)
Planlı ve devlet eliyle sanayileşmek, böylece milli ekonominin kilit taşı
sanayilerini devlet eliyle kurup, devlet eliyle işletmek.”
Yukarıda
bahsettiğimiz görüşün izdüşümünü bu satırlarda çok açık bir biçimde görmekteyiz.
Peki, bunun siyasi yansıması ne olacaktı? Aybar’a göre bunun siyasi yansıması
yalnızca NATO’dan çıkmak anlamına geliyordu. Aybar şöyle demektedir:
“Herhalde milli
savunma konusunda her zaman son sözün Türkiye’de olması milli bağımsızlığımızın
vazgeçilmez bir şartıdır. 3. Dünya devletleri ile dayanışmanın milli
menfaatlerimize uygun düşeceği kanaatindeyiz.”7
Peki, Aybar’ın
liderliğini yaptığı TİP neydi? Türk-iş’li bir grup sendika lideri tarafından
kurulan TİP, 1962’nin başında liderliğine Aybar’ı getirmişti. 1965 seçimlerinde
meclise 15 milletvekili sokmuş olan TİP bu sendika liderliği için güvenli bir
siyasi kariyer ve risksiz, bürokratik bir gelecek vaat etmekteydi. Özetle TİP
devletin anayasası ve bürokrasisinden yararlanarak rahat bir siyasi
kariyerizmin simgesi oluyordu:
“1965 sonrasında
TİP, siyasal açıdan yeni bir yöneliş içerisine girer. Burada söz konusu olan
parlamento ile ilgili çalışmaların, tüm parti faaliyetlerinin merkezine
konulmasıdır. Bu perspektifte, örneğin geniş halk kesimlerinin uzun soluklu
propaganda faaliyetleriyle aydınlatılması ya da sosyal hareketlerin
yönlendirilmesi, artık sadece seçim çalışma ve hedefleri çerçevesinde ele
alınmak durumundadır.”8
Meselenin özü
anayasal haklar çerçevesinde işçi sınıfının kendi örgütü olarak gördüğü bir
sendikayı ve bir kurum olarak sendikalaşmayı savunması olarak
değerlendirilemez. Bu “solcu” beylik ifade biçimi sadece sıradanlaşmış ve
bunaltıcı 15-16 Haziran anmalarında, işçi sınıfının tek ihtiyacı olanın “kendi
partilerinin önderliği” olduğunu dikte eden burjuva solunun şu ya da bu
kesiminin dar ve sığ perspektifidir. Bu perspektif de bugüne değinmediği gibi
geçmişi anlamak ve geleceği de öncelemekten uzaktır. Bunun trajikomik izlerini
biraz da 1970 döneminin o sıcak günlerinde yaşanan bir olaya bakarak bile
görebiliriz:
“15-16 Haziran
eylemleri patlak verdiğinde, kısa bir tereddütten sonra DEV-GENÇ de eyleme
destek vermek amacıyla çeşitli girişimlerde bulunur. Bu girişimlerden biri de
Ankara’da gerçekleşir. DEV-GENÇ’liler, Ankaralı işçileri de eyleme katabilmek
için Demir Sanayine giderler. Herkese propaganda yaparlar ve iş bırakmaya davet
ederler. Çoğu kendi işinin sahibi bulunan veya iş kurma hayalinde olan usta ve
çıraklar, DEV-GENÇ’lileri sopalarla kovarlar.”9
Konunun kendisine
gelmeden hemen önce aktarmak istediğimiz bu küçük ama önemli ayrıntı, Türkiye
burjuva solunun “sınıfa inmek” derken “sınıftan ayrı düşmek” diye
tanımlayabileceğimiz içerisine düştüğü durumdan “şanlı” günlerinde de muzdarip
olduğunu açık ve net bir biçimde gözler önüne sermektedir.
Verdiğimiz ve
çoğaltılabilecek olan bu örnekler ancak kendi anlamsız varlıklarını
meşrulaştırmaya çalışan sol grupların ve sendika “eğitmenlerinin”
sayıklamalarına işaret ediyorlardı. Olayların yaşandığı dönemdeki burjuva sol
akımların kendi içlerinde sürekli olarak üzerinde dönüp dolaştıkları, temcit
pilavı misali tartışmalarına meze ettikleri “volan kayışı” (partiyi besleyen
sendikalı işçiler, vb.) yaklaşımı üzerine kurulu bir sendikal anlayış ile işçi
sınıfı odaklı ve oradan beslenen bir teorik yaklaşım sergilemekten uzaktılar.
Bu eğilimler daha çok kendi siyasetlerinde örgütlenecek işçilerin “kafa sayısı”
hesabının teorisini yapmakla meşgullerdi. Bu yapılar oradan buradan “kadro”
devşirmenin planını yapıyor, elde bulunan kaynaklara bakılırsa da proletaryanın
kendisine güvenmekten ve onun hareketinden öğrenmektense, kendi “radikal”
maceralarının peşinden enternasyonal bir sınıfa ulus temelli, milli bağımsızlık
soslu ve “anti-emperyalizm” temalı perspektifler saçıyorlardı. Yabancı
sermayenin düşmanı kesilip, bir taraftan o günün küresel konjonktüründe ve
kapitalizmin üretim ilişkilerinin çürümüşlüğünde artık gündeme yeterince
yerleşmiş bulunan proleter bir dünya devriminin imkânları, olasılıkları ve
zorlukları üzerinde kafa yormak yerine kimi “ulusal kalkınmacı” anlayışları
yaymaya çalışıyorlardı. Burjuva radikalizminin burçlarına kimin daha çok
“sınıftan yalıtık hale gelmenin”, böyle yaparken proletaryayı da güncel sınıf
hareketinden izole etmenin, sınıf politikasına karşı yabancılaşmanın
bayraktarlığını yapılıyordu. Bütün bunların sonuçlarını da 1980 Darbesi’nin
ağır yenilgi koşullarının yarattığı ortamda kitlesel ve bağımsız bir işçi
hareketinin ortaya çıkamamış olmasından gözlemleyebiliriz.
15-16
Haziran Öncesinde Türkiye İşçi Sınıfı
15-16 Haziran
olaylarına ancak beslendiği tarihsel dinamik üzerinden bakılırsa tam olarak
değerlendirilebilir ve anlaşılabilir. Bu nedenle özellikle 1960’ların işçi
sınıfı adına oldukça hareketli geçen yıllarına marksist bir tarih anlayışıyla
bakmak bizce kilit önemdedir. Bu nedenle işçi sınıfının Türkiye sınırları
içerisinde ortaya koyduğu mücadele örnekleri üzerinden genel bir bakış sunmaya
çalışacağız.
1960 yıllar işçi
sınıfı için hareketli başlayacaktı. Bu dönem, 25 Kasım 1961 yılında 5 bin
Sümerbank işçisinin yalınayak yürüyüşü, aynı yılda gerçekleştirilen Saraçhane
Mitingi, 3 Mayıs 1962’de 5 bin kadar işsizin Ulus Meydanı’ndan TBMM’ye yürüyüşü
ve polisle çatışması, 12-13 Ağustos 1962’de Zonguldak’ta Yapı-Yol-İş’e bağlı
işçilerin işten atmalara karşı protestoları gibi önemli eylemlere tanıklık
edecekti.10 Bu örnekler, burjuva sınıfının ve onun devlet aygıtının 1970
Haziran olayları öncesinde gündeme getirdiği 274 ve 275 numaralı yasaların daha
o dönemde farklı formatlardaki uygulamalarının gündemde olduğunun
göstergesiydi. Ayrıca işçi sınıfının tarihsel olarak kazanım olarak kabul
ettiği ve sahip olduğu temel yaşamsal kriterlerin elden alınmasının yavaş yavaş
öne alınıp yürürlülüğe konulmak istenildiğini gösteriyorlardı. Bütün bu sıcak
gündemi 1963 senesinde meydana gelen Kavel Grevi izledi. İstinye’de bulunan ve
Türkiye Maden-İş Sendikası’na bağlı Kavel Fabrikası’ndaki grev hareketliliği
sendikada bulunan sendika temsilcilerinin işten atılmalarını protesto etmek
amacıyla gerçekleştirilmişti:
“İşveren elebaşı
olarak gördüğü birkaç işçi hakkında şikâyette bulunur ve 10 işçiyi İş
Yasası’nın 16. Maddesi gereğince tazminatsız olarak işten attırır. Bunun
üzerine işçiler de müdür İbrahim Üzümcü hakkında da şikâyette bulunurlar. Fakat
genel müdür ifadeye çağrılmaz. Bu olay işçileri oldukça kızdırır.
“(...)
Nasıl oluyor da kanun işçiye başka işverene başka oluyor? Diye birbirimize
soruyor ve adaletsizliğe kızıyorduk.”11
Kavel mücadelesi o zamanki hükümet tarafından yasadışı ilan
edilmiş ve işyeri patronunun lokavt kararına da herhangi yaptırım
uygulatmamıştı. Kuşkusuz böyle bir refleksin burjuvaziden gelmemesi şaşırtıcı
olmaktan uzaktı. Öte yandan yavaştan hareketlenen işçi sınıfı gündeminin
ışığında, çevre fabrikalardan grev boyunca gelen desteğin (yardım fonları,
kampanyalar ve sakal bırakma eylemleri, vb.) dikkat çekici noktaya ulaşması
proleter sınıf dayanışmasının gelişmekte olduğunu ortaya koymuştu. Kavel
Grevi’nin ortaya çıkardığı sonuçlar bir tarafa, işçi sınıfının dünyada belli
bir aşamaya gelmeye başlamakta olan mücadele hareketini takiben böyle bir
eğilime yönelmesi yani militanlaşarak daha da kararlı bir yapıya bürünmesi iyi
niyetlilikten öte somut tarihsel koşulların bir ürünüydü. Grevi sonlandırmak
için Türk-İş ile İşveren Konfederasyonu arasında imzalanan anlaşma, bir
taraftan da sendikaların işçi mücadelesi önünde giderek daha fazla engel olmaya
başladığının bir göstergesi olacaktı.
Yine o dönemlerde Türkiye sınırları içerisindeki Zonguldak
ilinin işçi sınıfı mücadeleleri açısından ayrı bir yeri vardı. Önemli kömür
rezervlerinin bu ilde bulunması bu şehri önemli kılıyor ve işçi sınıfının adeta
“öğütüldüğü” bir fabrika havzasını içerisinde barındırıyor oluşu sebebiyle de
doğacak olası hareketliliklere gebe bir işçi kenti görünümünü taşıyordu.
Nitekim, Zonguldak’ta 1967 ve 1968 yıllarında başta Gelik ve sonrasında da Asma
ve Çaydamar kömür ocakları olmak üzere o önemli direnişler patlak vermeye devam
edecekti. Daha öncesinde, 1965’te Kardon’daki direnişi gerçekleşecek ve bu
direnişi 1966’da DİSK’in kurulmasına vesile olan ve Türkiye işçi sınıfı
tarihinde de önemli bir yer tutan İstanbul Paşabahçe Cam Fabrikası direnişi
gerçekleşecekti:
“Nihayet grevi başlattık. Olur mu, olmaz mı derken grevi
başlattık. Çok büyük bir zorlukla karşılaşmadık. Bunda fabrikanın işçileri
olmamızın rolü olabilir. Sabah vardiyası girmeyecek, gece vardiyasında
çalışanlar çıkacak dedim. O güne kadar hiçbirimiz grev görmemiştik. Tamamen
kitabi bilgiler üzerinden gidiyorduk. Grev sözcüsü kimdir, nedir, ne yapar,
kitaplara bakıyoruz. Yasada fabrikanın kapısına iki gözcü konulur diyor ama
bizim fabrikanın 10 kapısı var. Biz herbirine iki gözcü koyduk, böylece
fabrikayı ablukaya almış gibi olduk.”12
1967 yılında Batman Rafinerisi’nde
bir işçi direnişi gerçekleşecekti ki bu özellikle Kürdistan işçi sınıfı için
önemli bir deneyimdi. Bu mücadeleyi 1968 yılında Derby Lastik Fabrikası
işçilerinin direnişi takip edecekti. 1969 yılında gerçekleşen İstanbul Camialtı
Tersanesi direnişi ile işçi sınıfı artık sendikal mecrada yitip giden çabaların
derslerini çıkartarak eylem modelini biraz değiştirip, çıtayı işgal noktasına
çekecekti. Dolayısıyla 1969 yılı adeta işçi sınıfı için “çalışılan işletmeyi
işgal etme” eyleminin yerleştiği yıl olacaktı. Yine bu sene içerisinde göze
çarpan başlıca işgal deneyimleri, Türk Demir Döküm Fabrikası ve İzmir Rabak
Alüminyum Kablo Fabrikası direnişleri ile İzmir Yarımca Seramik Fabrikası, Maltepe
– Cevizli ve Cibali Sigara Fabrikaları, İstanbul Gamak Elektrik Motorları Yapım
Fabrikası ve yine İstanbul Kartal – Cevizli Singer Dikiş Makinaları
Fabrikası’nı kapsayan işyeri işgalleriydi.
1970 yılına girerken ve hemen hemen
her ay bir fabrika işgali gündeme gelirken, artık işgaller burjuvazinin kolluk
güçleri ile daha fazla karşı karşıya gelmeyi göze alan işçilerin örgütledikleri
militan eylemliliklere dönüşmüştü. Askeri kuvvetlerin işin içerisine kendi ölüm
makineleri olan savaş uçaklarını bile devreye sokması ile bu dönem girilen
mecranın ve sınıfın eğiliminin giderek siyasi bir yapıya büründüğünü de bir
anlamda göstermeye başlamıştı. Bu yılda Zonguldak’taki Ereğli Kömür İşletmeleri
işçileri ocaklara inmemiş, İstanbul’da bulunan Sağmalcılar Çiti Deterjan
Fabrikası, İstanbul Yem Fabrikası ve Alibeyköy Öz Kardeşler Çivi Fabrikası,
İzmir’de Buca Klimasan Fabrikası ve Ankara’daki Üstün Çelik Fabrikası işgal
edilmişti. En radikal eylemlilikler olarak tarihte yer edinen, en çok göze
çarpan proleter tepkiler ise kendisini Sungurlar Isı Kazan Fabrikası’nın Nisan
ve Mayıs aylarına yayılan ve iki kez gerçekleşen fabrika işgalleri ve Günterm
ve Alpagut İşletmeleri’nin işgali olacaklardı. Ankara’da bulunan belediyeye
bağlı temizlik işçilerinin Ankara Bölge Çalışma Müdürlüğü’nü işgal edişi ise
Türkiye’de öz-yönetim deneyiminin ilk örneğini teşkil edecekti. Türkiye işçi
sınıfı, 15-16 Haziran direnişine, böylesi bir arka plan ile girecekti.
Eylemlere Açılan Dönem
Türkiye ve dünya proletaryasının bir
deneyimi olarak 15-16 Haziran Olayları’nın ortaya çıkmasında ortaya koyduğumuz
bütün arka planın ötesinde gösterilen neden, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile
275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılan değişiklikti.
Bu değişiklik yapılarak sendikal örgütlenme ve grev hakkının kısıtlanmak
istenmesini protesto eden 150 bin kadar işçi iki gün boyunca çeşitli eylemler
yapacaklardı. Bu süreçte iki ayrı yasa tasarısı olarak hazırlanan 274. ve 275.
Tasarılar komisyonda birleştirildi. Bu yasa tasarıları döneminin Süleyman
Demirel’in başını çektiği Adalet Partisi ile Bülent Ecevit’in başını çektiği
Cumhuriyet Halk Partisi tarafından birleştirildi ve tasarı meclise sevk edildi.
Tasarının gerekçesinde özetle, 1963’te yürürlüğe giren yasanın zamanla bazı
boşluklar ve eksiklikler taşıdığının anlaşıldığı, bu boşluk ve eksikliklerin
Türkiye’de bir sendika bolluğu yarattığı, bu sendika bolluğunun ise çalışma ve
iş hayatını engellediği, emekçi sınıfa zarar verdiği, ülkede güçlü
sendikacılığı kurabilmek için bu değişikliklerin yapıldığı öne sürülmekteydi.
Çoğunluğunu AP’li milletvekillerinin
oluşturduğu komisyonda sendikacı milletvekillerinden Enver Turgut ve Şevket
Yılmaz ile CHP’den Abdullah Baştürk yer alıyordu. Komisyondan büyük bir
gizlilik içerisinde geçirilen yasa tasarısı için bilim insanları ve
sendikaların görüşlerine başvurulmamıştı. Hatta “tasarının kimsenin eline
geçmemesi ve eleştirilmemesi” için Meclis’te bile çok az sayıda basıldığı iddia
ediliyordu. 274 sayılı Sendikalar Kanunu’nda öngörülen değişiklikler ise
özetle:
- Bir işçi sendikasının Türkiye çapında faaliyet
gösterebilmesi için o işkolundaki toplam işçi sayısının üçte birini üye
kaydetmiş olması,
- İşçi federasyonlarının faaliyette
bulunabilmeleri için, bağlı sendikaların üye toplamının kendi
işkollarındaki toplam işçi sayısının en az üçte biri olması,
- İşçi konfederasyonlarının kurulabilmesi için,
daha önce sözü edilen sendika ve federasyonların en az üçte birini ve
sendikalı işçi sayısının en az üçte birini üye olarak barındırmaları,
- Sendika üyeliğinden ayrılmak için tek tek
noter karşısına çıkmak ve kimlik saptanmasından sonra imzanın onaylanması,
- Sendika kurmak için en az üç yıl işyerinde
çalışılmış olunması,
- Uluslararası işçi kuruluşlarına ancak en fazla
işçiyi barındıran konfederasyon üye olunabilmesi biçimindeydi.
Tasarı CHP tarafından genel olarak
destekleniyordu. CHP’li sendikacı milletvekili Burhanettin Asutay tasarıyı, “kanunun
boşlukları dolduracağı, adaleti, müsavatı, hürriyeti ve birliği sağlayacağı”
gerekçesiyle destekleyeceklerini açıklamıştı.
AP’li ve GP’li (Güven Partisi) üyeler
de partilerinin tasarıyı desteklediğini açıklarken eleştirilerini TİP’e ve
DİSK’e yöneltiyorlardı. GP grubu adına konuşan Vefa Tanır, “TİP, Marksçı
ve Lenincidir, Atatürkçü değildir. TİP ve DİSK, şiddet ve zorbalıktan yanadır”
gibi iddialar öne sürüyordu. AP’li Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk de konuşmasında
TİP’i “Türkiye’de kanlı hadiselerin mihrakı belli olmuştur” diye suçlayarak
“Tasarıda hür sendikacılığı kısıtlayan bir hüküm yoktur. Hür sendikacılığın
kadrini bilmeyenlere, bunu bildirecek hükümler getirilmektedir. Türk-İş, kızıl
dikta isteyen şer kuvvetleri karşısında demokrasinin teminatıdır” biçiminde
bir ifade kullanarak suçluyordu. TİP adına söz alan DİSK’e bağlı Lastik-İş
Sendikası Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Rıza Kuas ise konuşmasında, “Bu
kanun Anayasa’ya taban tabana zıttır. Türk-İş diktası getirilmek isteniyor.
Sendikaların denetlenmesini Türk-İş’e devretmek isteniyor. Bu
anti-demokratiktir. Türk işçi hayatının elini kana bulamaya sevketmek
istemektesiniz. Demokratik hayatın dibine dinamit koymak niyetindesiniz.
Çalışma Bakanı DİSK’i kapatmak istediklerini Erzurum’da Türk-İş kongresinde
söylemiştir. DİSK, anayasal haklarını kullanarak direnecektir. Sorumluluk bu
kanunu çıkarana aittir.” diyecekti.
Bu yasa değişikliği henüz
kesinleşmemişken DİSK ve üye sendikalara bağlı işyerlerindeki işçilerin sert
tepkilerine yol açtı. Durum işçiler arasında tartışılmaya başlandı. Bu
çalışmalar sonunda yapılmak istenen değişikliğe karşı eylemler örgütlemek için
işyerlerinde “Anayasal Direniş Komiteleri” adı verilen komiteler kuruldu.
DİSK Yönetim Kurulu 12 Haziran’da
DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in okuduğu bir bildiri yayınladı ve basına
açıklaması ile kamuoyuna sundu. Bu açıklamadan şunlar söylenmekteydi:
- “Memleketimizde faşist sendikacılığı
getirmenin temelleri atılmaktadır.”
- “Türk-İş’e tanınan sendika diktatörlüğü,
çalışma hayatına baskı, terör ve ızdırap getirecektir.”
- “Örnek olarak gösterilen memleketlerin
hiçbirinde, kanun zoruyla sendika sayısı azaltılmamıştır.”
- “Hükümet ve işbirlikçisi Türk-İş ve diğer
sömürücü güçler, referanduma yanaşmamaktadırlar. Onların demokrasiye olan
bağlılıkları da bu kadardır.”
- “DİSK, bu meselenin anayasa çizgisi içine
sokulması mücadelesini verecektir.”
Açıkça görülüyordu ki DİSK, kendi
varoluşu pahasına dahi olsa, işçi sınıfı mücadelesini akla getirmekten uzak bir
halde, anayasal ve demokratik zemine bağlılığını koruyordu.
15-16 Haziran 1970
Bütün bu gelişmelere rağmen, 14
Haziran’da Merter Sitesi’ndeki Lastik-İş binasında konu ile ilgili bir toplantı
yapmak üzere DİSK’in tüm sendika yöneticileri ve işyeri temsilcileri davet
edilmişlerdi. Bu toplantıda yapılan hararetli tartışmaları takiben ve tasarının
TBMM’deki kabulünden dört gün sonra, 15 Haziran’da protesto eylemleri başladı
ve 70 bin işçi eylemlere katıldı. Bu İstanbul’un o zamanki nüfusu göz önüne
alındığında – ki nüfus 2.132.407 kişi idi- ciddi bir rakamdı. İşçilerin eyleme
geçmesi genellikle sabah işyerlerine geldiklerinde “çalışmadan bekleme” ve
sonrasında da “fabrikanın dışarısına çıkarak yürüme” biçiminde gelişti.
Eyleme katılan ve üretimde önemli
yerlerde duran işletmeler arasında AEG-ETİ, Arçelik, Auer, Aygaz, Çelik Halat,
Chrysler, Tekel Kutu, Derby Lastik, Grundig, Magirus, Mutlu Akü, Otosan,
Sungurlar, Rabak, Singer, Türk Demir Döküm gibi işletmeler bulunmaktaydı. Bütün
bu işletmelerden yükselen eylem dalgasına dönemin AP’sinin başındaki isim olan
Süleyman Demirel’in kardeşi Şevket Demirel’in ortağı olduğu Haymak Fabrikası da
eklenmişti. Yürüyüş esnasında fabrikanın önüne gelen işçiler ardından fabrikayı
işgal ederek Kartal Maltepe’deki 2. Zırhlı Tugay ile karşı karşıya geldi.
Eylemin ilerleyen saatlerinde ise tansiyon giderek yükseldi. Kâğıthane’de polis
engeliyle karşılaşan işçiler burada gözaltına alınan iki işçi arkadaşlarını
geri almak için Eyüp Polis Karakolu’na yürüyerek protesto gösterisi yapıyor ve
onların serbest bırakılmalarını sağlıyorken, bir taraftan da Bakırköy’de
çalışan işçiler Londra Asfaltı’nı trafiğe kapatıyorlardı.
İbretlik özellik taşıyan bir olay ise
lastik sektörünün kar marjı yüksek iki şirketinin fabrikalarında gerçekleşti:
DİSK’e bağlı Lastik-İş üyelerinin çoğunlukta olduğu Good-Year ve Pirelli
fabrikalarının önünde sloganlar atıldı ve işçiler eyleme çağrıldı ancak
sendikanın bölge temsilcileri bu fabrikadaki işçilerin dışarı çıkmasını
engellediler. Cağaloğlu’na gelen bir işçi grubu ise vilayete (bugünkü ismiyle
valiliğe) yürümek isteyince yolları zırhlı birlikler tarafından kesildi.
İşçilerin bir bölümü barikatı aşarak vilayetin önünden Eminönü’ne indiler.
Beyoğlu ve İstanbul yakalarından gelen işçi kortejlerinin birleşmesini
engellemek amacıyla yetkililer Galata ve Unkapanı köprülerini açtırdılar. Bunun
üzerine işçiler motorlarla Beyoğlu tarafına geçiş yaptılar; geçemeyenler ise
Topkapı’ya geri döndüler.
Zincirlikuyu yönünden yürüyen
işçilerin yolu Tekfen Fabrikası önünde polis tarafından kesildi. Yürüyüş
kolunun önünde yeralan kadın işçilerin coplanması üzerine çıkan çatışma sonunda
barikatı aşan işçiler yürüyüşlerine devam ettiler. Anadolu yakasından iki kol
ile yürüyüşe devam eden işçiler, Ankara Asfaltı’ndan Üsküdar’a yöneldiler.
Burada da polis barikatıyla karşılaşan işçiler polisle çatıştılar. Sermayenin
kolluklarının silah kullanmasına karşın dağılmayan işçiler barikatı aşarak
yollarına devam ettiler. Üsküdar’a ulaşan bu kol, vapur seferlerinin kaldırılması
sebebiyle Avrupa Yakası’na geçemeyince Paşabahçe-Beykoz yönüne doğru yürüyüşüne
devam etti. Olaylar sürerken çok büyük bir işçi grubu Yakacık-Kartal yolundan
Kartal’a girdi. Yol üstündeki birçok işletmeden gelen katılımla giderek büyüyen
kalabalığa Maltepe Sigara Fabrikası işçileri de katıldı. Bağdat Caddesi’nden
ilerleyen bu yürüyüş kolu Bostancı-Suadiye yoluyla Saşkınbakkal’a geldiğinde
karşılaştığı polis barikatlarını aşarak yoluna devem etti. Fenerbahçe Stadyumu
önünde ve Kurbağalıdere köprüsü üzerinde barikat kuran polis işçilere ateş açtı
ve birçok polis ve işçinin yaralanmasıyla birlikte 1 polis öldü.
Kadıköy İskelesi’nde de şiddetli
çatışmalar baş gösterdi. Polis burada da silah kullandı. Kadıköy’deki
çatışmalarda kaymakamlık binası ve AP ilçe merkezi ile çok sayıda polis aracı
ve sivil araç tahrip edildi. Burada da ölenler vardı. Direnişe İngiliz Maden
İşçileri Sendikası ile Ulaştırma İşçileri Sendikası'ndan DİSK’i ve eyleme
katılan işçilerini desteklediklerini belirten mesajları geldi. İzmir’de bulunan
12 işletmedeki işçiler oturma eylemleriyle direnişi desteklediler. Bunun
yanısıra Ankara’da Maden-İş ve DİSK’in bulunduğu bina saldırıya uğrayarak
yağmalandı. Dönemin Doğu-Batı kamplaşmasının bir göstergesi olarak Sovyetler
Birliği ile ABD kamplarının temsilcileri böylece karşı karşıya geliyorlardı.
Saldırganlar, “Yaşasın Türkeş”, “Kahrolsun Komünistler” şeklinde sloganlar
atıyorlardı. Aynı gün yurtdışındaki işçiler ise yasa değişikliklerini protesto
etmek amacıyla Köln ve Almanya’nın diğer kentlerinde yürüyüşe geçtiler. İki gün
süren eylem sonucunda Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak adlı
işçilerle Yusuf Kahraman isimli bir toplum polisi ve olayları izleyen bir
lokanta dükkanı sahibi olan Abdurrahman Bozkurt hayatlarını kaybettiler; olaylarda
bir kısmı ağır olmak üzere 200’e yakın kişi yaralandı ve yüzlerce işçi
gözaltına alındı. Zaten olayların ardından iki ilde ilan edilecek olan
sıkıyönetim neticesinde de birçok işçi işten atılacak, birçoğu da gözaltına
alınıp tutuklanacaktı.
Ertesi gün yani 16 Haziran günü ise
Gebze ve İzmit bölgesinde de çok sayıda işçinin katıldığı yürüyüşler yapıldı.
Yürüyüşlerin ikinci gününde eyleme katılım sayısı iki katına çıkacak ve 150
bini aşacaktı. Ankara’da sendikalara üye işçiler ile öğrenciler, Sanayii Çarşısı’nda
bir yürüyüş düzenlediler. Gelişen olaylara istinaden TİP, tüm eylemliliklerin
arkasında olduğunu, CHP işçilerin sendikalarını seçme özgürlüğünün
kısıtlanamayacağını ve Türk-İş’e bağlı Tek-Gıda-İş Sendikası da Türk-İş’in bu
yasaları destekleme kararının değişmemesi halinde konfederasyondan
ayrılabileceklerini ifade ettiler. Ancak sendika ağalarının bu eylemliliklere
verdikleri destek uzun sürmeyecek ve görevlerini yerine getirmiş olmanın
verdiği rahatlıkla, hem tabanlarındaki işçilere hem de dönemin hükümeti ve
devlet aygıtına mahcup olmamak adına, önce eylemlerin yanında görünecek, sonra
da eylemsizliği savunacaklardı. İlk güne nazaran, 16 Haziran günü katılım
sayısı neredeyse iki kat artmıştı. Eylemlere DİSK’e bağlı sendikalara üye olan
işçilerin yanı sıra Türk-İş’e bağlı sendikaların üye işçileri de katıldılar. 16
Haziran günü yapılan yürüyüşe katılan belli başlı işletmelerin işçileri ise
Günterm, Sungurlar Kazan, Derby Plastik, Mutlu Akü, Pirelli ve Good-Year gibi
fabrikalardaki işçilerdi.
Olayların büyümesi üzerine 16 Haziran
günü öğleden sonra İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu, Vali ve DİSK
yöneticileri İstanbul Vilayeti’nde bir toplantı yaptılar. Toplantı sonunda DİSK
Genel Sekreteri Kemal Sülker temsil ettiği (burjuva) sınıfın doğasına ve manevra
kabiliyetine uygun bir şekilde, “Girişilen tahripkâr eylemle bir ilgimiz
olmadığını İçişleri Bakanlığı’na söyledik ve kesinlikle de bu tahripkar
olayları tasvip etmediğimizi bildirdik. Ayrıca işçilere de radyoda bir uyarma
yaparak kötü cereyanlara alet olmamalarını istedik.” diye bir açıklamada
bulundu. Bu noktada sendikanın görevi böylece sona ermiş, dönemsel olarak ilan
ettikleri genel grevlerde mahiyetleri ne ise bu gibi işçi sınıfının giderek
radikalleşen ve siyasallaşan pratiklerinde de bu hareketi kırmak adına devletin
kullanabildiği birer aparat olduklarını bir kez daha ilan etmiş oldular.
Aynı gün radyodan yapılan açıklamada
konuşan DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler o tarihi ifadeleriyle adeta
sendikaların günümüzde düştüğü konumun somut bir panoramasını çizmesi,
fabrikada devletin polisliğine soyunuyorlarken sokakta, eylem alanlarında ve
barikatlarda da aynı görevle işçi sınıfına saldırmanın reçetesini yazmaları
açısından önem taşıyan şu ifadeleri sarf ediyordu:
“İşçi kardeşlerim, işçi sınıfının bilinçli
temsilcileri, sizlere sesleniyorum. Beni iyi dinleyiniz. Anayasal haklarınız
için direndiniz. Direniyorsunuz. Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin
silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler anayasaya sımsıkı bağlı
işçiler olduğumuz için hiçbir hareketimiz anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki;
bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler, çeşitli kılıklara bürünerek
girebilirler. Hatta daha kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk ordusunun bir
mensubuna kötü maksatlarla taş atabilir, tahrik yapabilirler. Türkiye Devrimci
İşçi Sendikaları Konfederasyonu genel başkanı olarak sizi uyarıyorum.”
Bu ifadeleri kullanan Kemal Türkler,
aynı şekilde Kavel Grevi sırasında fabrikanın içerisinde TSK için tel yükleyip
çıkarmaya çalışan kamyonların önüne işçilerin durduğu ve işletme dışarısına
çıkmalarına engel oldukları iddialarına aynı pişkinlikle, “eğer o tellerin
TSK'ya götürüleceğini bilseydik böyle bir şeye izin vermezdik”
diyebilecekti. Ayrıca, dikkat çekici şekilde görüldüğü üzere işçilerin arasına
giren “karanlık” kişiler ifadesi de bu sendikacıların daha o zamanlar
kullandıkları bir manipülasyon aracıydı.
Bu zamana kadar sınıfsal
konumlanmaları itibariyle burjuva sınıfa yaraşır tutumlarıyla sendikalar hep
“hakikat”i dillendirmiş, hep akl-ı selimi “temsil etmiş” ancak nedense işçiler
sürekli ülkenin üzerinde dolaşan “karanlık bulutların” tek sebebi “dış mihrak
ve birtakım iç nifakların kışkırtması” sonucu sokaklara dökülmüşlerdir. Öte
yandan Türker’in açıklaması, DİSK’in kontrolü kaybetmiş olduğundan dolayı ne
denli korktuğunu ve çaresiz kaldığını, zira netice itibariyle mücadelenin
sendikal bir eylemlilikten giderek siyasileşen bir mecraya ulaştığını
gösteriyordu.
Rosa Luxemburg, özellikle 1905’te
Rusya’da gözlemlediği kitle grevleri üzerine yazdığı Kitle Grevi,
Sendikalar ve Partiler adlı eserinde “kitlesel işçi sınıfı hareketleri
olarak kitle grevlerinin her zaman ikili bir karakter taşıdığı ve bir yandan
ekonomik sebeplerden ötürü başlayan bir eylemin siyasi bir pratiğe, politik bir
kalkışmanın da içerisinde iktisadi birtakım çelişkileri barındırdığına”
işaret etmişti.
Bu tespitlerini doğrularcasına, işçi
sınıfı Türkiye'de 1908’den sonra ilk defa ve tek bir şehirde ilk defa bu
ölçekte böylesi bir kitleselleşme yoluna girebilmiş, böylesi bir eylemliliğe
imza atabilmişti. Sendikacılara göre, kendileri hep etken, işçi sınıfı ise
birer nesne hüviyetinde edilgen bir karakterdedir. Öte yandan işçi sınıfı, her
eyleminde gösterdiği üzere, sendikacılığın bu burjuva yalanını paramparça
etmişti.
15-16 Haziran'dan
Çıkartılacak Sonuçlar
16 Haziran’da meydana gelen büyük
işçi eylemlerinin ardından aynı gün akşamüstü İstanbul ve Kocaeli bölgelerinde
sıkıyönetim ilan edildi. Bu nedenle İstanbul’un bazı sanayi bölgeleri askeri
birliklerce denetim altına alınmıştı. Millet Meclisi’nde kabul edilen tasarı 16
Haziran 1970’te Cumhuriyet Senatosu’nun gündemine geldi ve komisyonda olur oyu
veren CHP meydana gelen olayların ardından çark edip tavrını değiştirdi. CHP
Parti Meclisi tarafından yapılan açıklamada şöyle denilecekti:
“Tasarıdaki bazı hükümlerin
sendika seçme özgürlüğünü ve toplu sözleşme ve grev haklarını sınırladığı
yolundaki kuşkular ve eleştiriler üzerinde ciddiyetle durmak gerekir. Bu
aksaklıkların parlamento görüşmeleri sırasında düzeltilmesi mümkündür.”
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, yasayı 6
Ağustos’ta onayladı. Yasanın onaylanması üzerine DİSK o günü “kara gün” ilan
etti. Hemen ardından yasanın Resmi Gazete’ de onaylanmasına ilişkin yayınının
ardından CHP ve TİP iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdular. Bunun üzerine
Anayasa Mahkemesi 274 sayılı yasada yapılan değişikliklerin en önemlilerini
Anayasa’ya aykırı bularak 8-9 Şubat 1971 tarihinde aldığı kararlarla iptal
edecek ve 274 ve 275 Sayılı Sendikalar Kanunu’nda yapılmak istenen
değişiklikleri protesto etmek amacıyla gerçekleştirilen 15-16 Haziran eyleminin
ardından sıkıyönetime karşın DİSK üyesi işçiler protestolarını sürdüreceklerdi.
İstanbul’un Topkapı, Levent, Silahtar, Bakırköy ve Kağıthane gibi işçi
bölgeleriyle Kocaeli ve Adapazarı’nda bulunan bazı fabrikalarda çalışan çok
sayıda işçi çalışmayı reddederek işbaşı yapmayacaktı.
Bütün bu yaşananların ışığında
1970’te gerçekleşen bu işçi kalkışmasının işçi sınıfının gündemindeki yeri şu
an için hiç de ön planda yer bulamasa da bir gün bütün bu deneyimlerin yol
göstericiliğinde üreten sınıfın dünya ölçeğinde iktidarı alacağı deneyimin ön
ayakları olduğunu söyleyebiliriz.
Buradan hareketle 15-16 Haziran
deneyiminden şu sonuçları çıkartmayı yerinde buluyoruz;
1) 15-16 Haziran olayları, işçi sınıfının kazanılmış olan haklarını
geri alabilmek adına ortaya konmuş demokratik bir eylemlilikten vilayet basma
girişimlerine, karakoldan gözaltındaki arkadaşlarını teslim almalara
evrilmiştir. Kurulu burjuva düzenin kolluk güçlerinin silahlı yıldırma
politikalarına karşı proletaryanın kendi zoru ile göğüs gererek
gerçekleştirdiği siyasi-proleter eylemliliklerdir.
2) 15-16 Haziran olayları, dönemin “barış, demokrasi ve özgürlük”
naralarının, “Ekmeğimiz için yürüyoruz!” sloganlarının, ulusal ve Kemalistlerin
hareket esnasında işçilere attırdığı “Bağımsız Türkiye” safsatalarının
karşısına “Kapitalizme ölüm!” yakarışları ile çıkmış, giderek de sermaye
karşıtı bir hüviyete bürünmüştür. Bu bağlamda, Türkiye işçi sınıfının 1908 ve
1923 grev dalgalarının ardından çıkartılamamış bu dersi, yeniden gündeme
koymuştur.
3) Bu iki günlük hareketin işçi sınıfının somut bir
toplumsal, siyasi ve ekonomik güç oluşunu bir kez daha kanıtlamıştır. 15-16
Haziran, 70’li yılların işçi sınıfının dışında kalan bazı ara
katman ve kesimlerin küçük burjuvazisini temel alan, Fokocu, Castrocu akımları,
kimi zaman kırdan kente devrim teorileriyle Maoculuk, kimi zaman da cuntacı
yaklaşımların lafazanlığı karşısında işçi sınıfının devrimci karakterinin ne
kadar somut ve hayatta geçerli olabileceğinin bir kanıtıdır. 15-16 Haziran,
dönemin burjuva soluna atılmış bir tokattır. Köylü katmanını devrimi yapacak
bir esas unsur olarak gören Maocu yaklaşımın, ordunun ilerici rol
üstlenebileceğini öne süren, Kemalist, milli kurtuluşçu ve cuntacı
anlayışların, Castrocu söylemlerle ahkâm kesen maceracı romantizmden nemalanan
siyasetlerin işçilere dair tüm iddialarının yanlışlığı kanıtlanmıştır. 15-16
Haziran deneyimi, hepsinden de önemlisi TİP nezdinde somutlanan, parlamenter
kalkınmacı-ulusalcı burjuva çizginin maskesini “İşçi sınıfı, tek devrimci
sınıftır” tümcesiyle tarihin sınıfa yönelttiği soruyu yine sınıfın diyalektik
olarak cevaplandırışı ile yere çalmıştır.
4) 15-16 Haziran işçi sınıfının düzenin bir parçası olan
sendikalizme de attığı bir tokattır. DİSK’e bağlı Lastik-İş sendikasının Merter
Sitesi’ndeki şubesinde yapılan toplantıdan yapılan yasa değişikliğine karşılık
olarak yürüyüş kararı çıkaran sendikacılar, radyolardan bizzat kendi “anayasal
sınırlar”ının kontrollerinden çıkan olaylar karşısında işçilere evlerine
dönmelerini tembihlemişlerdir. İşçi sınıfı, sendikacıların nasihat eden
sözlerine, salon sosyalistliklerine cevabı, silahlanmış katillere karşı
barikatlar kurarak cevap vermiştir.
5) Sendikalizm ve buna bağlı olarak ekonomik eksende demokratik hak
arama mücadeleleri yine anayasal düzlemde kalır. Bir ilkokul talebesinin bile
basit bir hesapla ulaşabileceği sonuca zamanının solcuları varamamışlardır.
Kitlesel mücadele, işçi sınıfı demokrasiciliğin bir yalandan ibaret olduğu
gerçeğini devletin zor aygıtlarının kolluk güçleriyle boğaz boğaza gelerek
anladıkça sendikalizmden uzaklaşmıştır.
6) “Devrimci” sendikacılık beslendiği ideolojik kaynaktan
mütevellit, yani milli demokratik devrim ekseninde ulusal kalkınmacı çizginin
sendikal alandaki bir karbon kopyası olarak günümüzde olduğu gibi o zaman da
devrimci olmadığını göstermiştir. Sendikalar ulus devletlerin yazılı
anayasaları çerçevesi dâhilinde oluşturulan örgütlenmelerse, üye işçileri ne
kadar radikalleşirse yöneticileri, palazlanmış, cüzdanları katmerli koltuk
ağaları da o kadar pasifistleşeceklerdir. Bu proleter kalkışmada olduğu gibi
sendikalar, yüzyıldır sınıf hareketlerine karşı ellerine burjuvazi tarafından
tutuşturulmuş tarihsel sınav kâğıdında tek şık olarak duran devletine hizmet
seçeneğini tercih etmişlerdir ve etmeye devam edeceklerdir.
7) Sendikal yaklaşımda “kötünün iyisi” bakış açısı da bu nedenden
ötürü bir o kadar işçi sınıfının hareketini bölücü bir nitelik taşımaktadır. Bu
yüzden sendikalara bakış itibariyle net olmak lazım gelmektedir. Ne
burjuvazinin eli ve CIA’in yardımları kurulan işçi düşmanı Türk-İş DİSK’ten
daha “gerici” ve “ABD bağımlısı” sayılabilir, ne de adında “devrimci” ön eki
bulunan sendika konfederasyonu özü itibariyle daha “ilerici” ya da “devrimci”
görülebilir. Savundukları ideolojiler, sendikaların düzen içerisinde
üstlendikleri rolü ve rolden kaynaklı edindikleri özü değiştirmemektedir.
8) “Sosyal demokrasi” (ya da burjuva demokrasisi)
günümüzde nasıl burjuvazinin bir yalanı ise, sendikacılık ve onun peşi sıra
getirdiği sahte ve geçici kazanımların yanılgısı da o kadar büyüktür ve en
önemlisi proletaryayı sınıfsal zorunu ele alıp araç haline getirerek nihai
hedefine yönleneceği mücadelesinden uzaklaştıracak niteliktedir. 15-16
Haziran’da gözler önüne serilen bu durum, bugün daha da yakıcı bir biçimde
böyledir. Demokratik mücadelede siyasal zapt için tatbik mümkün değildir.
Yalnızca burjuvazinin bu tip bir “demokrasi”ye imrendirerek bir zaman kazanması
söz konusu olduğunu yine işçi sınıfı kendi pratiğiyle görmüş ve
deneyimlemiştir.
Kapitalist toplumda, tarihsel olarak
tek devrimci sınıf olan işçi sınıfının bugüne kadarki bütün tecrübeleri,
yenilgileri ve kazanımları gelecekteki dünya devriminde bir kilometre taşı
görevini göreceği fikrini destekliyoruz. Sınıfımızın düşmanı ile
karşılaşmasında, açık mücadele sırasında dünya proletaryasının bütün bu
deneyimleri onun tamamen yepyeni ve komünist bir dünya yaratma mücadelesine
rehberlik edecektir.
2 İlhan Akalın, Disk Kısa Tarihi 1960-1980, s. 60
5 Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu 1960-1980, s. XXX
6 Milliyet Gazetesi, 31 Temmuz 1965
7 Milliyet Gazetesi, 31 Temmuz 1965
8 Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu 1960-1980, s. 145
9 Yüksel Işık, Türk Solu ve Sendikal Hareket, s. 56
10 Aziz Çelik, Vesayetten Siyasete Türkiye’de Sendikacılık,
s. 363
11 Kavel, Kanunsuz Bir Grevin Öyküsü, s. 46
12 Aziz Çelik, Paşabahçe Grevi, 1966