Türkiye'nin 1 Mayısı: 15-16 Haziran İşçi Ayaklanması
VOLKAN YARAŞIR
2016-06-15 10:29:55
15-16 Haziran işçi ayaklanması, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en
önemli eylemlerinden biridir. Sınıfın toplumsal ve maddi bir güç olduğunu
açıkça ortaya koyan bu eylem, aynı zamanda sınıfsal antagonizmanın çıplak
gerçekliğini gösterdi. 15-16 Haziran içeriği, etki gücü, devletle açık bir
çatışmayı ifade etmesi, etkilediği kesimler ve yarattığı ruh hali ve atmosferle
tipik bir ayaklanmaydı. Her ne kadar 15-16 Haziran’a genel olarak bir direniş
vurgusu yapılsa da, bu vurgu tek başına yetersiz ve eksik bir izahtır.
15-16 Haziran işçi ayaklanması, özellikle 1950’lerle birlikte
nicel ve nitel ağırlığı artan sınıfın, 1960’larda ayağa kalkışının ve biriktire
biriktire şekillenişinin dışavurumuydu. Hatta 19. yüzyılın ilk çeyreğinden beri
büyük bir sabırla biriken volkanın patlamasıydı.
15-16 Haziran ayaklanması bir anti-kapitalizm pratiğiydi.
Değerlendirildiği ölçüde anti-kapitalizmin teorisi de olabilirdi. Ama olmadı.
Tarih sahnesine geç çıkan ama genç bir sınıf: Türkiye İşçi
Sınıfı
Türkiye işçi sınıfı doğuşuyla birlikte bazı özgünlükleri içinde
taşıdı. Tarih sahnesine geç çıktı ama genç bir sınıftı (1).
Fakat kapitalist formasyon içinde yer almasıyla kıta
Avrupa’sındaki işçi sınıfıyla benzer refleksler gösterdi. Kıta Avrupa’sında bir
yandan sınıfın öfkesini dışa vuran, öte yandan makineyle özdeşleşen bir
uygarlığın, yani kapitalizmin reddi olan Ludist hareket, Osmanlı topraklarında
da görüldü. 1852’de şimdiki Bulgaristan’da bulunan Smakov fabrikasında Ludist
deneyim yaşandı. Benzer deneyimler aynı dönemde Bursa ve Beyrut’ta tekrarlandı.
Osmanlı işçi hareketi en başta sendika öncesi oluşumlarla
kendini dışa vurdu. Taban örgütlenmeleri şeklinde örgütlendi. İlk grevlerle
şekillendi. Osmanlı Amele Cemiyeti gibi illegal işçi örgütlenmeleri kurdu.
Buradaki vurgu Türkiye sol hareketinde yaygın ve bir anlamda sınıfın iğdiş
edilmesi ya da nesneler yığını haline getirilmesinin ifadesi olan yorumlara
itirazdır. Evet Türkiye işçi sınıfının bir dizi özgünlüğü, zayıflığı ve
şekilsizliği vardır. Ama kapitalist formasyon, daha komprador niteliğindeyken
ve cılız yapısına rağmen sınıfsal antagonizma kendini dışa vurmuştur.
İşçi sınıfı çok yavaş da olsa, birçok handikapa karşı şekillenme
sürecine girmişti. Örneğin Osmanlı işçi sınıfı multi etnik bir karakterdeydi.
Sınıf içinde vasıflı ve sanayi işçilerinin çoğunluğu gayri Müslimlerden
oluşuyordu. 1912 Balkan Savaşı ve beraberinde gelişen ulusal kurtuluş
hareketleri bu multi etnik özelliklerin kırılmasına ve işçilerin
milliyetçililik rüzgarına kapılmasına yol açtı. Milliyetçilik temelinde
bölünmeler yaşandı. Ayrıca 1914-1918 dönemi, özellikle 1915 ve 1919-1923
arasındaki gelişmeler işçi sınıfının vasıflı özelliğe sahip ve daha fazla
proleterleşmiş kesimlerinin; Rum, Ermeni, Yahudi kökenli işçilerin ya fiziken
yok olmasına, ya da ülkeyi terk etmesine neden oldu.
T.C.’nin ”kuruluş” sürecine Osmanlı İmparatorluğu’nun (sınıf
açısından) zengin ve güçlü özellikleri taşınmadı. Ülkede sınıfın nicel ve nitel
durumu zayıftı. Proleterleşme düzeyi güçsüz ve sınıf bilinci geriydi. T.C. ve
Kemalizm işçi sınıfını yeniden yapılandıracak ve uluslararası sermayenin
tecrübelerinden yararlanarak başından etkisizleştirecek ve ıslah edecek
önlemler aldı. Bu süreç tek parti ve DP döneminde de sürdü.
Kısaca şöyle bir tanımlama yapılabilir: 1835’te resmi verilere
göre Feshane Fabrikası’nın kuruluşunu baz alırsak, 1835 ile 1960 arası yani 125
yıllık dönem sınıfın uzun sürmüş kuluçka dönemi, rüşeym hali ya da mayalanma
dönemi olarak değerlendirebiliriz. 1800 öncesi dönem, lonca sistemine bağlı
ağırlıkta usta-çırak ilişkisine dayanan, ataerkil ilişkinin hakim olduğu,
sınıfsal kutuplaşmanın yavaş seyrettiği bir dönemdi. Bilinç olarak sınıfa
egemen olan bilinç düzeyi, Marx’ın “Ücret, Fiyat, Kar” çalışmasında tanımladığı
loncalık ve zümrelik bilinciydi. İlişkilerin düzeyi batıdaki patron- işçi
ilişkisinden çok uzaktı. Bu bilinç kategorisi 1800’lerin ilk çeyreği bir moment
olmasına rağmen, 1908’e kadar kendini hissettirdi. 1908 grevleri bir başka
tarihsel momente giriş olarak ele alınabilir.
TC’nin kuruluş süreci ve sonrası ilk çeyrek yüzyıl önem taşıdı.
Özellikle 1950’li yıllar sınıf ilişki ve çelişkilerinin sertleşmesini gösteren
bir moment oldu. Kapitalist gelişmeye paralel işçi sınıfının niceliğinde
hissedilir bir artış görüldü. T.C.’nin kuruluşuyla birlikte her ne kadar devlet
tarafından kontrol altında tutulmaya, atomize edilmeye ve bir devlet politikası
olarak iç farklılıklar yaratıp bölünmeye çalışılsa da, sınıf bağımsız bir rota
da hareket edip, güç olmaya çalıştı. Sınıf hareketi iç salınımlı, gelgitli ve
çok vektörlü bir şekilde gelişme gösterdi. Eylem eylem, direniş direniş
birikti. Özellikle 1960’lar Türkiye işçi sınıfı mücadele tarihinde muazzam bir
dönemin başlangıcı oldu. Tarih sahnesine geç çıkan sınıf, gençliğinin bütün
dinamizmiyle toplumsal mücadelenin ortasında en aktif ve en radikal bir şekilde
yer aldı. 125 yıllık birikim harekete geçiyordu. Ve işçi sınıfı “artık ben de
varım” diyordu.
1960'lar: Gelecek işçi sınıfınındır
1960’lara girildiğinde, 1950’lerden beri yaşanan kapitalist
gelişmeye paralel olarak, Türkiye’de mülksüzleşme süreci hızlanmış, sınıf
dönemin (ithal ikameci birikim modelinin) taşıyıcı sektörleri olan metal,
metalurji, maden, petro-kimya gibi sektörlerde yoğunlaşmıştı. Sınıf mücadelesi
geleneksel sanayi kentleri başta İstanbul olmak üzere yaygınlaşıyordu ve
örgütlenme yönünde arayışlar dikkat çekmekteydi.
27 Mayıs askeri darbesiyle süreç açıldı. Türkiye kapitalizminin
gelişimine ve uluslararası işbölümünün ihtiyaçlarına uygun bir şekilde
gerçekleştirilen, 27 Mayıs askeri darbesi (2), kapitalist stabilizasyon yönünde
düzenlemeler yaptı.
Bu süreç bir yanıyla da kapitalizmin genişleme dönemine tekabül
etti. Aynı dönem kendi sınıfsal antagonizmasını yaratarak işçi sınıfının,
toplumsal-maddi bir güç olarak, siyasal yaşamda rol alışını beraberinde
getirdi.
1952 yılında kurulan Türk-İş, sınıf hareketini kontrol etmek ve
sınıfın bağımsız gelişimini engellemek yönünde işlev görecekti. T.C.’nin bu
yöndeki çabaları yeni değildi. Cumhuriyetin başında, Kemalist iktidarın
denetiminde kurulan İstanbul Umum Amele Birliği bunlardan biriydi. İşçi
örgütlenmeleri Kemalist ideolojinin merkezleri durumuna getirilmeye çalışıldı.
Tam denetimine özel önem verildi. Türk-İş’te böylesi bir yönelimin Soğuk Savaş
dönemindeki biçim alışıydı. Bağımsız bir işçi hareketinin önü başından
kesilmeye çalışıldı. Ne var ki dip dalgasını kontrol etmek mümkün değildi.
1960’lar sınıfın yeni arayışlarının da göstergesi olacaktı.
1961 yılında Türkiye işçi sınıfı hareketlenmeye başladı. Sınıf
hızla kitlesel bir güce dönüşerek, sosyal mücadelenin içinde yerini aldı.
Bunun en temel nedenlerinden biri sayıları az da olsa, büyük
işletmelerde çalışan ikinci kuşak işçilerin varlığıydı. Sınıfın nicel sayısı artıyor,
özellikle kırsal alanda yaşanan mülksüzleşmeye bağlı olarak, mülksüz yığınlar
proleterleşiyordu. Öte yandan kırdan kente göçün hızlanmasından kaynaklı ve
hala bir ayağı kırda olan yarı proleter unsurlar devreye girmekteydi. İnşaat,
gıda ve maden sektörü bu yarı-köylü, yarı-proleter kesimin istihdam alanları
olarak öne çıkmaktaydı.
1960 yılında ücretlilerin oranı faal nüfusun % 13’üydü. 60’lı
yılların içinde bu oran hızla yükselecekti.
1961 yazı işçi sınıfı için sıcak geçiyordu. Sınıf lokal eylemler
yaptı. Anayasa sendikalara, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı tanımaktaydı. Ne
var ki bu haklar yasal bir düzenlemeye sokulmamıştı. İşçi sınıfı en temel
haklarını almak için tepkilerini göstermeye başladı.
Ocak 1961’de İzmir ve İstanbul’da, Aralık 1961’de Kocaeli’nde
kapalı salon toplantıları, miting ve sessiz yürüyüşlerle grev hakkı ve iş
kanunun yeniden düzenlenmesi istendi. 31 Aralık 1961’de yapılan Saraçhane
Miting’i görkemli bir kitle gösterisi oldu. İstanbul Sendikalar Birliği (3)
tarafından organize edilen mitinge 100 bin işçi katıldı. Miting, Türkiye işçi
hareketi tarihinde o güne kadar görülmüş en büyük protesto gösterisiydi.
İşçiler mitingde grev ve toplusözleşme hakkını savunan sloganlar attı.
Saraçhane Mitingi işçilere toplumsal ve maddi bir güç
olduklarını gösterdi. Bu basit bir olay değildi. Sınıfın zihniyet dünyasında
bir değişimi işaretliyordu. Sınıfın kendi gücünün farkına varması bir
başlangıçtı. Ve yapabilme ve gerçekleştirebilme kudreti böylece açığa
çıkıyordu. Saraçhane Mitingi tek tek damlaların birleşirse sel olacağının,
selin de yıkıcı bir güç olduğunun göstergesiydi. Eyleme katılan işçi eylem
içinde hem kolektif gücünün farkına varıyor, hem de öznel değişimini yaşayarak
görüyordu.
1961 yılında ekonomik-demokratik hakların düzenlenmesi ve düşük
ücretlere karşı sessiz yürüyüş, sakal bırakma ve benzeri eylemler yapılmıştı.
Saraçhane Mitingi bu eylem zincirini taçlandıran görkemli bir pratik olarak,
sınıfın kolektif belleğinde iz bırakacaktı. Mitingin olduğu gün İstanbul
Denizcilik Bankası liman yükleme ve boşaltma servisinde çalışan işçiler de
ücretlerin artırılması için greve çıktı. Bu grev dönemin ilk greviydi.
13 Şubat 1961 yılında TİP’in kurulması, Türkiye siyasal
arenasında önemli bir gelişmeydi. 1962 yılında bir dizi işçi eylemi ve direniş
gerçekleşti. Eylemlerin sayısı arttı. İşçiler işten atılmalara karşı ve
ücretleri artırılması için çeşitli (sessiz yürüyüş, oturma eylemi, yemek
boykotu, kısmi iş bırakma gibi) eylemler yaptı. Bu birikim ve deneyimler Kavel
işçilerine güven verecekti.
1963, 29 Ocak’ta Kavel Kablo fabrikasında çalışan Maden-İş
Sendikası’na üye 173 işçi, yıllık ikramiyelerinin ödenmemesi ve sendikal
baskılara karşı iş bıraktı ve oturma eylemi yaptı. Daha sonra bazı işçiler
işten atıldı ve işveren lokavt ilan etti. Bunun üzerine 4 Şubat 1963’te Kavel
işçileri greve başladı. Grev mücadelesi hızla sertleşti. İşçiler grev kırıcısı
memurları fabrikaya sokmadı. Polis müdahalesi, çatışmaya dönüştü. Çevre halk ve
işçi aileleri destek için fabrikanın önünde toplandı. Bazı işçiler tutuklandı.
Grev bir yanıyla da sınıf dayanışmasını simgeledi. General Elektrik
fabrikasında çalışan işçiler para topladı. Demirdöküm işçileri yardım
kampanyası başlattı ve destek için sakal bıraktı. Türk-İş’in güney bölgesinde
23 sendika başkanı ve 45 yönetici, Kavel direnişini Türk-İş’in yeterince
desteklemediğinden dolayı, konfederasyonla ilişkilerini kesti. Daha sonraki
günlerde işverenin dışarıya mal çıkartmak istemesi üzerine işçiler müdahale
etti. Yeniden polisle çatışma yaşandı.
Kavel bir direnişin, inadın ve inancın simgesi oldu. Grev
çalışma bakanının devreye girmesiyle sona erdi.
Kavel işçileri yaptıkları grevle sınıfın kolektif gücünü
gösterdi. Kavel işçilerinin direnişi, anayasal bir hak olan ama yasal
düzenlemelerin yapılmadığı grev ve toplusözleşme yasasının fiilen çıkmasını
sağladı. Kavel grevi sınıfın kopara kopara alma geleneğinin simgesi oldu. İşçi
sınıfı bağımsız gücüyle her türlü statükoyu paramparça edeceğini gösterdi. Bu
gücün yıkıcı yaratıcılığını fark eden egemenler, hızla önlemler alma ihtiyacı
duydu (4).
1965 Kozlu Direnişi, 1966 Paşabahçe Grevi dönemin en etkili eylemeleri
olarak öne çıktı. Sınıf sendikasını arıyordu. Korporatizmin ve bürokratizmin
bataklığındaki Türk-İş’in dışında gerçek bir sınıf sendikasının yaratılması
acil bir ihtiyaçtı.
1966 Paşabahçe grevi ve greve Türk-İş’in yaklaşımı ve grev
sürecinde oluşturulan sendikalar arasındaki dayanışma örgütlenmesi SADA, bu
sürecin kapılarını araladı. Bu gelişmeler DİSK’in kurulma zeminlerini yarattı.
SADA, DİSK’in embriyomu işlevi gördü. DİSK, 1967 yılında kuruldu. Aynı dönemde
öğrenci gençlik ve köylü hareketinde önemli gelişmeler yaşanıyordu.
Türk-İş, Türkiye işçi sınıfının ana gövdesini oluşturan kamu
işçilerinin denetim altına alınmasında son derece önemli bir rol oynuyordu.
Cumhuriyetin kurulmasından itibaren izlenen istihdam politikalarıyla sınıfın
siyasal iktidara tabiliği yönünde uygulamalar gündeme sokulmuştu. Türk-İş
devlet sendikası olarak sınıfın bağımsız bir çizgide gelişmesini engelleme ve
sınıfı kontrol etme misyonuyla hareket etti. Partilerüstü sendikacılık, Soğuk
Savaş döneminin temel ilkesi olan anti-komünizm Türk-İş’in anlayışını ve
politikalarını belirledi. Türk-İş’in bu karakteri sınıf bilincini son derece
körelten, kimliğini dejenere eden bir etki yarattı.
DİSK bir anlamda sınıf hareketinde büyük bir sıkışmışlığın ve
T.C.’nin kuruluşundan, hatta Osmanlı döneminde beri sınıfın bağımsız arayışının
(5) ve kendini ifade etme uğraşısının göstergesi oldu. Sınıf hareketinin dipten
gelen dalgası, önündeki blokajları yıkıyordu. DİSK ağırlıklı olarak özel
sektörde örgütlendi ve hızla kök saldı ve gelişti. Sınıf ataklar yapmaya devam
ediyor, öznel ve nesnel şekillenişi doğrultusunda önemli, çarpıcı ve sarsıcı
adımlar atıyordu.
1968-1969’daki fabrika işgal eylemleri Türkiye işçi sınıfının en
radikal ve militan eylemleri olarak iz bıraktı. Sınıf mücadeleleri tarihinde
işçi sınıfının gerçekleştirdiği en militan ve sarsıcı eylem tarzı fabrika işgal
eylemleridir.Fabrika işgal eylemleri en başta kapitalizmin ontolojisi olan özel
mülke karşı girişilmiş bir eylemdir. Sermayenin acıyan yerine vurmaktır.
Sermayenin içinde yarattığı korku kadar, sınıfın ruhunu ateşleyici bir içeriğe
sahiptir. Sınıfın kendisini ilga etme kültürünün başlangıç noktasıdır. Ücretli
emek düzenini kilitlemektir. Ayrıca Roma hukukundan beri gelen özel mülkün
korunması ya da burjuva hukukunu işlevsiz bırakan muazzam bir eylem biçimidir.
Türkiye sınıf tarihi içinde en önemli, en sarsıcı eylem dalgası
olarak 1968 ve 1969’da gerçekleşen bir dizi fabrika işgal eylemlerini
görebiliriz.
Sınıf bu eylemleriyle hedefi göstermiştir. Hedef: Kapitalizmdir.
Fabrika işgal eylemleri 1968 Derby işgaliyle başladı. Derby işgali sınıf
mücadelesinde önemli bir moment oldu. 1200 Derby işçisinin DİSK/ Lastik-İş’e
üye olması işveren tarafından kabul edilmedi. İşveren Türk-İş’e bağlı
Kauçuk-İş’i yetkili sendika olarak atadı. İşçiler toplusözleşmeyi Kauçuk-İş’le
imzalamamak istemesi üzerine tepkiler, spontane bir şekilde fabrika işgal
eylemine dönüştü. İşgale öğrenci gençlik destek oldu. Lastik-İş işyerinde
yetkili sendikanın belirlenmesi için referandum yapılması teklifinde bulundu
ama teklif reddedildi. Sonunda mahkeme kararı sonucu referandum uygulandı ve
Lastik-İş referandumu büyük bir oy çokluğuyla kazandı.
Sendikal haklar ve işverenin baskısına karşı gerçekleşen eylem,
ilk fabrika işgal eylemi olarak iz bıraktı. İşgal, sınıfın sendikal
mücadelesinin geldiği aşamayı ortaya koydu ve sınıfın haklarını sonuna kadar
koruyacağını gösterdi. Derby işgali, eylemin niteliği ve sonuçları ve
etkileriyle sınıf mücadelesinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. İşgal sınıfın
şekillenmesinin bir göstergesiydi. Ve kendinden sonra gerçekleşen birçok benzer
eyleme örnek olacaktı. Derby işgalini aynı yıl (1968’de) Altınel Pres Sanayi,
Kavel Kablo, Emayetaş işgalleri izledi.
1969 yılında fabrika işgal eylemleri radikalleşerek, yaygınlık
gösterdi. Sendikal haklara sahip çıkma ve işverenin baskıları işgal eylemlerini
tetiklese de, eylemler sınıfsal antagonizmanın açık dışavurumuydu. Sınıf
mücadelesinin en keskin ve en somut yaşandığı odak olan fabrikada gerçekleşen
işgal eylemleri, sınıfın kendisi için sınıf olma yönünde önemli bir merhaleyi
işaretliyordu.
İşçi sınıfı işgal tipi eylemlerle, hem kendi gücünü görüyor ve
sınıf kimliğini pekiştiriyordu, hem de sermaye ya da patronla, devlet
arasındaki ilişkiyi kavrıyordu. Sermayeye karşı nasıl savaşacağını yaşayarak
öğreniyordu. İşgal emeğin sermayeye karşı net bir tavır alışıydı ve sınıf
kardeşliğinin ateş çemberi içinde örüldüğü bir pratikti.
Ocak 1969’da gerçekleşen Singer işgali böyle bir eylemdi.
Singer'de çalışan 520 işçi ”bağımsız” Çelik-İş sendikasından ayrılarak, DİSK'e
bağlı Maden-İş sendikasına geçti. İşveren bu gelişme üzerine işçilere gözdağı
vermek için üç işçiyi işten attı. Bunun üzerine işçiler işten atılmaları
protesto etmek ve sendika haklarını elde etmek için fabrikayı işgal etti.
Ertesi gün polis işçilere müdahale etti. Singer işçileri polisin müdahalesine
karşı aktif direniş gösterdi. İşçilerle polis arasında taşlı, sopalı olarak
belirli aralıklarla 5 saat çatışma sürdü.
Çevre halkı ve işçi aileleri işgalci işçilere destek vermek için
fabrikanın etrafında toplandı. Yeni polis güçlerinin gelmesiyle, işçiler
fabrikadan zorla çıkarıldı. Çatışmalar sonucu 14 işçi ve 8 polis yaralandı.
Onlarca işçi gözaltına alındı.
Singer işgali ve gösterilen direniş yeni bir dönemin kapılarını
araladı. İşçi sınıfı, devletle arasındaki mesafeyi net olarak oraya koymaya
başladı. Birkaç yıl içinde fabrika mahalleyle, sokakla ve alanlarla
buluşacaktı.
Ardından Demirdöküm işgali geldi. Benzer gerekçelerle Demirdöküm
işçileri fabrikayı işgal etti. İşgal eylemine 2300 işçiden 1850'si fiilen
katıldı. İşgal çevre fabrikalar ve halk tarafından aktif desteklendi. İşgal 5
gün sürdü. Polis fabrikaya ses, sis ve göz yaşartıcı bombalarla ve coplarla
müdahale etti. İşçiler demir çubuklarla, sopalarla, taşlarla direndi. Halk ve
işçi aileleri de dışarıdan polise taş atarak, polisi geri püskürttü.
Ertesi gün polis yeniden müdahale etti. Bu müdahale de
başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine ordu devreye girdi. Fabrika 10 tank ve
15 zırhlı araçla kuşatıldı. İşçiler bu gelişmeler üzerine fabrikayı terk
ettiler.
Demirdöküm işgali sınıfın militan ruhunu gösterdi. Haklarını
almada kararlılığını ortaya koydu. Polise karşı sergilenen militan direniş,
sınıfın özgüvenini artıran önemli bir pratik oldu. Sınıf eylemin içinde
şekilleniyor, öğreniyor ve militanlaşıyordu. İşgallerle kapitalizmin acıyan
yerine vurmaya devam ediyordu.
1969’daki Gamak direnişi, sınıf tarihine önemli bir iz bıraktı.
Polisle girilen çatışmada Şerif Aygül adında bir işçi yaşamını yitirdi. Gamak
olayları, ülkede sınıf mücadelesinin sertleşmesinin açık bir göstergesiydi.
Artık en basit ekonomik mücadeleye karşı siyasal iktidar tahammülsüzlüğünü
ortaya koyuyordu ve mücadelenin bastırılması için en sert önlemleri alıyordu.
1970 Mart’ında gerçekleşen Sungurlar işgali, 15-16 Haziran’a
doğru son fabrika işgal eylemi oldu. Sungurlar işgali sınıfın diğer işgallerde
olduğu gibi uzlaşmacı, işbirlikçi sendikal yapılardan hızla uzaklaşarak, sınıf
sendikacılığına yönelmesi sonucu gerçekleşti. İşçi hareketinin taşıyıcı
sektörleri olan metal, maden, metalurji sektörleri ayaktaydı. İşgal 52 saat
sürdü. Daha sonra Maden-İş sendikasıyla işveren protokol imzaladı. İşverenin
baskılarının sürmesi üzerine bir ay sonra Sungurlar işçileri fabrikayı yeniden
işgal etti. İşgal geniş bir dayanışma ağıyla desteklendi. Demirdöküm, Rabak,
Elektrometal, Estaş işçileri işgalci işçilerle dayanışmak için fabrikayı
kuşattı. Fabrika askeri birlikler tarafından sarıldı. Beşinci gün işgale son
verildi. İşçiler askeri birlik komutanını “haklarımız verilmezse yeniden
harekete geçeceğiz!” diye uyardı.
İşçi sınıfı kavganın içinde ustalaşıyordu. Fabrika işgal
eylemleri hak mücadelesinin hızla anti-kapitalist mücadeleye evrildiğini
gösterdi. Ve mücadelenin içinde sınıf, antagonizmanın bütün çıplaklığıyla yüz
yüze geldi. Sınıfa kendi otonomisi ve ontolojisi yol gösteriyordu. İşgal
eylemleri son derece konsantre bir özgüven hareketiydi. Sınıfı şekillendiren,
bilinç ve kimliğini besleyen, muazzam zengin birikimler yaratan pratiklerdi.
İşçi hareketi öznel ve nesnel şekillenişinin en iyi ifadesini
1969’da Alpagut’ta, 1970’te Günterm kazan fabrikasında yarattığı özyönetim
pratikleriyle gösterdi.
Türkiye sınıf tarihinde çok rastlanmayan bu deneyimler, bir
doğrudan eylem ve doğrudan demokrasi pratiğiydi.
Uluslararası işçi sınıfı tarihi içinde sınıfın bağımsız gelişme
dinamikleri doğrudan eylem pratiklerini yarattığı gibi, bazı kritik momentlerde
de doğrudan demokrasi deneyimleri de ortaya çıkmaktadır.
Türkiye işçi sınıfının bu özelliklerini konsantre bir şekilde
(hem de gelişiminin erken tarihlerinde) göstermesi önemlidir.
Alpagut ve Günterm özyönetim pratikleri sınıfın nasıl bir dünya
istediğini somut olarak ortaya koyan eylemler oldu. İşçi sınıfı reflekssel ve
spontanel olarak harekete geçip, kendi otonomisinin gücünü dışa vurdu.
Alpagut işçileri, Haziran 1969’da linyit işletmesini işgal etti.
786 maden işçisi, işletmeyi 35 gün hem yönetti, hem de faaliyetini sürdürdü.
İşçilerin işletmenin yönetimine el koyması, sınıf tarihinde yeni bir dönem
oldu. İşçiler, işçi denetimi yönünde son derece önemli adımlar attı. Eski
işbölümü ortadan kaldırılarak, işçi konseyi şeklinde örgütlenmeye gidildi.
Konsey işletmede çalışan bütün işçilerin onayıyla ve seçim yoluyla belirlendi.
İşçi konseyi ikili görev yürüttü; bir yandan ocaklardaki her
türlü faaliyeti düzenledi ve denetledi, öte yandan teknik personelin yaptığı
bütün işleri kendi gerçekleştirdi. İşçi konseyi işletmede çalışan bütün
işçilerle oluşturulan işçi genel kuruluna bağlıydı. Konsey buradan aldığı
yetkiyle, işletmede üretimden yönetime, maden çıkarılmasından satılmasına ve
gelirin nasıl dağıtılacağına kadar karar veriyordu. İşçi konseyi faaliyetlerini
işçi genel kuruluna açıklamakla yükümlüydü.
35 günlük deneyim, muazzam bir pratikti. Alpagut, işçilerin
yönetime el koyma eylemiydi ve bir işçi denetimi pratiğiydi. Ayrıca işçi
sınıfının nasıl bir dünya istediğinin somut bir göstergesiydi. Alpagut
deneyimi, 1970 Günterm pratiğine ışık tuttu. Günterm kazan fabrikasında çalışan
80 işçi ücretlerinin ödenmemesine karşı fabrikayı işgal etti (29 Nisan). İşgal
“patronsuz üretime” dönüştürüldü (5 Haziran). Günterm küçük ölçekli bir
özyönetim pratiğiydi ama işçi sınıfının yaratıcı ve dönüştürücü gücünü ortaya
koyuyordu.
İşçi sınıfının en radikal ve en militan eylemlerinden biri olan
fabrika işgalleri ve arkasından gelen özyönetim pratikleri, sınıfın kendi
geleceğini ancak kendisinin kurabileceğini göstermekteydi (6).
Toparlayacak olursak, 1960'lar Türkiye kapitalizminin bir
evresini simgeledi. Kapitalizm yıkıcı sonuçlar yaratarak genişleme dönemine
girmişti. Türkiye kapitalizmi 1963-1971 arası dönemde % 9 büyüme gösterdi. Bu
süreç bir yanıyla da sınıfsal antagonizmasını dışa vurdu. Sınıf mücadelesi
bütün gerçekliğiyle ortadaydı. İşçi sınıfı uzun bir biriktirme döneminden
sonra, 1960’larla birlikte toplumsal ve siyasal ağırlığını ortaya koymaya
başladı.
1960 Türkiye’sinde ücretlilerin, faal nüfus içindeki oranı %
13’ken, 1970’te % 23’e ulaştı. 1960 yılında işletme başına düşen işçi sayısı
kamuda 584, özel sektörde 32’yken bu durum 1970'te kamuda 744'e, özel sektörde
70’e yükseldi. Aynı tarihlerde işletmelerin ölçekleri (içe dönük sermaye
birikimi ve uygulanan üretim tekniği olan fordizmin etkisiyle) büyüdü. Bağlı
olarak 100’den fazla işçi çalıştıran ve 1000 işçi çalıştıran işletmelerin
sayısı önemli oranda arttı. İşçi sınıfı geleneksel sanayi kentleri olan;
İstanbul, Kocaeli-Gebze havzası ve İzmir, Bursa ve Zonguldak gibi illerde
yoğunlaşmıştı. Aynı dönemde sınıfın sendikal örgütlenme düzeyi de arttı.
1960’ların başlarında 300 bine yakın sendikalı işçi varken, özellikle DİSK’in
kuruluşu ve sınıf sendikacılığı politikaları, bir sendikalaşma dalgası yarattı.
1970’te sendikalı işçi sayısı 1 milyonu aştı.
Her işçi eylemi sınıfı şekillendirdi, Hatta sendikal çeperlerin
dışında yeni arayışları ortaya koydu. Özellikle fabrika işgal eylemleri ve
özyönetim pratikleri bünyesinde muazzam anti-kapitalist birikimler taşıdı.
Sınıf her fırsatta anti-kapitalist bir mecrada yürünmesi gerektiğini gösterdi.
Bu anlamda her eylemi bir anti-kapitalist manifesto olarak okumak gerekir. Yine
aynı dönemde işçi eylemlerinde senkronize bir artış ve yoğunlaşma görüldü.
Eylemler bazen devlet güçleriyle açık çatışmaya dönüştü. Meşru, militan,
kararlı ve uzun soluklu radikal pratikler yaşandı. Aynı yıllar içinde greve
çıkan işçi sayısı 120 bini buldu. 1963’te grevde kaybedilen gün sayısı 20 bine
yakınken, 6 yıl içinde bu sayı aşağı yukarı 18 katına, yani 360 bine yükseldi.
İşçi sınıfı grevler, sert direnişler ve işgal eylemleriyle beslendi. Sınıf
zengin, çok boyutlu ve militan eylemler gerçekleştirmeye başladı. Grevleri
fabrika işgalleri ve doğrudan demokrasi pratikleri izledi.
İşte bu her fabrika da, her işyerinde yaşanan birikimler ve
deneyimler, birleşerek 15-16 Haziran işçi ayaklanmasının zeminlerini ördü. Her
grev, her direniş, her fabrika işgal eylemi ve özyönetim pratikleri 15-16
Haziran'a giden yolu açtı. İşçi sınıfı birikti, birikti, birikti… bir diyalektik
kural olarak muazzam bir patlamaya dönüştü. 15-16 Haziran sınıfın kolektif
ayağa kalkışı ve 150 yıllık “sabırlı bir birikimin” patlamasıydı.
15-16 Haziran: “Türkiye'yi sarsan iki gün”
1970’lerin başında işçi, köylü ve gençlik hareketi dalgasal
yükseliş içindeydi. 1960’ların ilk yıllarından beri işçi sınıfı toplumsal
mücadelenin eksenine yerleşmişti.
Sınıf mücadelesi giderek sertleşiyordu. İşçi sınıfı her yaptığı
eylemde, özellikle fabrika işgal eylemleri ve doğrudan demokrasi
deneyimlerinde, sınıfsal antagonizmaya işaret ediyor, vurguyu anti-kapitalist
mücadeleye yapıyordu.
Sermayede düşmanını tanıyordu. Sınıf hareketinin yaratacağı
tehlikenin farkındaydı. Sermaye kolektif bilinci ve tarihsel deneyimleriyle
hareket ediyordu.
Osmanlı’dan gelen, T.C.’de rafine bir şekilde sürdürülen sınıfın
baskıyla ezilmesi, denetlenmesi, kontrol altında tutulması geleneği sürüyordu.
İşçi sınıfının devlete bağımlı ve itaatkar bir kimliğe bürünmesi için önlemler
alınmaya başlandı. Antagonizmanın sermaye cephesi sert bir savaşa
hazırlanıyordu. En başta sınıfın özgüveninin ve örgütsel gücünün kırılması
gerekiyordu.
İlk hedefte sınıfa güven veren ve sınıf hareketinde hızlı bir
şekillenmeye yol açan DİSK oldu. 1970 yılında 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve
275 sayısı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu'nda değişiklikleri öngören
iki kanun tasarısı parlamentoya sunuldu.
Sendikal hakları daraltan ve neo- korporatizmin önünü açan bu
yasa tasarılarının hedefi DİSK’ti. Sermaye ve siyasal iktidar DİSK'in örgütsel
gücünü parçalamak ve dağıtmak istiyordu. Sınıfın yoğun bir demoralizasyon
sürecine sokulması hesaplanıyordu. Sendikal alanda devlet güdümlü Türk-İş, tek
seçenek olarak sınıfa dayatılıyordu.
Sermayenin ve siyasal iktidarın bu saldırısı son derece sert bir
karşılık buldu. İşçi sınıfı, özellikle 1960’ların sınıf mücadelesinin önemli
momentlerinde birikmiş ve hızla şekillenmişti. Yeni baskı yasaları patlamayı
tetikledi. Sınıf bir volkan gibi patladı. Onun gibi sarstı, altüst etti,
muazzam yıkıcı gücünü ortaya koydu.
15-16 Haziran işçi ayaklanması sınıfın tarihi boyunca
gerçekleştirdiği en radikal eylemdi. Bir ayaklanma içeriğindeydi ve bir
ayaklanmanın bütün dinamiklerini içinde taşıyordu. Sınıfın bu büyük ayağa
kalkışı bir doruktu. Her ne kadar eylemler yasalara, parlamentoya ve siyasal
iktidara yönelik başlasa da, buradan “başka” yerlere yönelmesi ve başka içeriğe
bürünmesi olasılık dahilindeydi. Zaten eylemin gelişim süreci bunu ortaya
çıkardı. Çünkü eylem yasadışı ve sokaklarda gerçekleşiyordu. Fabrikalar sokaklarla,
sokaklar fabrikayla birleşmişti. Bu 10 yılların özlemiydi ve sınıfın yıkıcı
gücünü açığa çıkaracak içerikteydi. “Yalnızca” eksik olan sınıfın yıkıcı gücünü
açığa çıkaracak devrimci komünist özneydi.
Dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri, daha önce ağırlıkta
işyerleriyle sınırlı kalan eylemler, 15-16 Haziran’da sokakla ve diğer
fabrikalarla birleşti. Bunun ilk provaları 1968-1969’daki bir dizi fabrika
işgal eylemlerinde yapılmıştı. Ayrıca işçilerin sarı-gangster “bağımsız”
sendikalardan ya da devlet güdümündeki Türk-İş’ten ayrılıp DİSK’e geçişleri ve
üye olmaları sırasında ilginç şeyler yaşandı. DİSK üyesi başka fabrikalarda
çalışan işçiler, yeni üye olacak fabrikaları adeta kuşatarak, hem işçileri korudu,
hem de dayanışmalarını gösterdi.
Bu deneyimler önemli birikimlerdi. 15-16 Haziran günlerinde hem
Gebze-Kocaeli hattı ve Ankara asfaltı boyunca, hem Mecidiyeköy hattında, hem de
Topkapı hattında işçiler, eyleme fabrika fabrika katıldı. Yani bir başka
tanımlamayla sınıf “mevzi savaşından”, 15-16 Haziran'la birlikte “cephe
savaşına” geçti. 15-16 Haziran bu anlamıyla son derece sarsıcı içerikteydi.
Örneğin Gebze’den Kadıköy’e 45 kilometre yürüyen işçi sınıfı bölük bölük,
fabrika fabrika birleşerek uzun bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bu yürüyüş (Rumeli
yakasındakiler gibi) son derece düzenli, disiplinli ve etkiliydi. Askeri
birlikler sık sık yürüyüşün önünü kesti. Hatta askerlere bazı yerlerde
(Çayırova Arçelik fabrikasının önündeki gibi) vur emri verildi. Ama işçi sınıfı
en ufak geri adım atmadı. O zaman nüfusu 700 bin olan İstanbul’un üç tarafından
100 bin işçiyle kuşatılması ve caddelerin ve alanların işgal edilmesi,
Kadıköy’de çıkan büyük çatışmalarda polisin ve askerin tekrar tekrar
püskürtülmesi, işçilerin dipçiğe, süngüye ve kurşuna rağmen Rumeli yakasındaki
yoldaşlarıyla buluşma ısrarı muhteşemdir. İki polisin üç işçiyi öldürmesine
karşılık, önce içe doğru çekilen kitlenin daha sonra kapanmasıyla iki polisin
linç edilmesi eylemin boyutunu ve sınıfın öfkesini göstermektedir. Rumeli
yakası da karışıktır. Topkapı hattından gelen işçilerin Cağaloğlu’na girmesiyle
önleri tanklarla kesilir. Valilik tanklarla korunur. Yürüyüşçüler önlerindeki
barikatı ve tankları elleri ve gövdeleriyle aşarlar. Yürüyüşçülerin içinden bir
kadın işçinin o anda “hadi valiliği de alalım” sözleri hiç de yabana atılacak
sözler değildir. Valiliğe bir nedenle el koyulması çöken devlet otoritesinin
resmi tescili olacaktı. O atmosfer düşünüldüğünde kadın işçinin sözlerinin
gerçek olması işten bile değildi.
Bu ve benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ayaklanma tanımını
yaparken Rusya’daki 1905 devrimiyle kıyasladığımızda önemli veriler
yakalayabiliriz.
Önce eksantrik kişiliğiyle dikkat çeken, daha sonra Rus gizli
servisi Okhrana tarafından manipüle edilen Papaz Gapon, 1904 yılıyla birlikte
sanayi merkezlerinde birçok Gaponist dernek kurdu.
Bu derneklerin kurulmasının esas amacı Rus işçi sınıfında
1900’lü yıllara girilmesiyle başlayan hızla siyasallaşma eğilimini
engellemekti. Bu yönelim önce Moskova Okhrana şefi S. Zubatov tarafından
kurulan, Zubatovist sendikalar (polis sendikacılığı) tarafından engellenmeye
çalışıldı ama başarılamadı. Çarlık benzer bir operasyonu Gaponist derneklerle
yapmaya çalıştı. Hatta Gapon’a bu anlamda olanaklar sunuldu. Sayıları onu geçen
Gaponist derneklerin her birine 2-3 bin işçi üyeydi. 1905 Şubat'ında Rus işçi
sınıfının kalbi olan Putilov fabrikasından atılan işçiler Gaponist derneklere
başvurdu. Önce bu işçilerin işe geri alınması üzerinden başlayan çalışmalar,
son derece yalın şekilde ifade edilen temel haklar bildirisinin hazırlanması ve
çara verilmesi şeklinde biçim aldı. Bu sırada derneklerde örtük faaliyet
yürüten Bolşevik ve Menşevik kadrolar dilekçenin mahiyetini geliştirdi. Ve daha
sonra binlerce işçinin katılımıyla Kışlık Saray'a yürünüp çara şikayette
bulunulmak istendi. Çünkü Çar efsanesi sürüyordu. Ve Çar Rus halkının
babasıydı, koruyucusu ve kurtarıcısıydı. Çara şikayet edilen bürokratlar ve
aristokrasiydi; işçilere göre var olan sorunları bunlar yaratıyordu.
10 binlerce işçi ellerinde haçlarla, tam bir dini tören
havasında Kışlık Saray’a doğru yürümeye başladı. Ama işçiler hiç
“beklenmedikleri" bir şeyle karşılaştı. Sarayın damlarından makineli
tüfeklerle üzerilerine ateş açıldı. Rus ordusunun vurucu gücü olan atlı Kazak
birlikleri kılıçlarla saldırdı. Binlerce işçi açılan ateş ve kılıç darbeleriyle
öldü. Bu katliam Rus devrim tarihine Kanlı Pazar olarak geçti. Kanlı Pazar
yüzyılları kapsayan Çar efsanesinin sonu oldu ve 1905 devriminin başlangıcını
işaretledi.
15-16 Haziran’ı, 1905 devrimini tetikleyen Kanlı Pazar’la
kıyasladığımızda ne derece önemli bir eylem olduğu ortaya çıkar.
15-16 Haziran’a ağırlıkla yapılan bir vurgu da eylemin
kendiliğindenci bir karakterde geliştiği yönündedir. Bu vurgu eylemi istemeden
de olsa küçümseyici, ya da sınırlayıcı bir vurgudur. Eldeki veriler, yaşayan
tanıklar 15-16 Haziran’ın organizasyonsuz ve hazırlıksız gerçekleşmediğini
ortaya koymaktadır. Belki yeterli ya da tam organizasyonlu olmasa bile eyleme
hazırlıklar yapılmıştır. DİSK’li işçiler, TİP kökenli işçiler, işgal ve
grevlerde şekillenen önder ve devrimci işçiler
ve devrimci öğrenciler eylemin ön örgütlenmelerinde yer almıştır.
Direniş Komiteleri gibi örgütlenmeleri kurulması önemlidir. Ama eylem o kadar
muazzam bir boyut kazanmıştır ki, hiç kimse bu boyutu hesaplayamamıştır. Aynen
birçok devrimci gelişme, ayaklanma ve isyanda olduğu gibi…
Burada şunu belirtmekte yarar var. Her büyük ayaklanma, hareket
ağırlıkta zaten kendiliğindenci gelişir ve patlar. Kendiliğindencilik bir
enerji birikimidir. Binlerce, milyonlarca iradenin yoğunlaşma halidir. Ayrıca
kendiliğindencilik sınıfın otonomisidir. Sınıfın potansiyel gücüdür. Yaratıcı
yıkıcılığıdır. Sınıfın makro ölçekte yıkıcı arzusunun ya da arzunun yıkıcılığının
açığa çıkmasıdır.
Bilinç ve kendiliğindencilik arasında çok boyutlu ve zengin bir
diyalektik bağ vardır. Parti zaten bu zemin üzerinden kendini var eder,
kolektif özneliğini inşa eder. Bu zemin bir anlamda sınıf mücadelesinde
diyalektik gelişmenin ya da diyalektik sarmalın kendisidir. Öz olarak 15-16
Haziran’a kolayca kendiliğindenci vurgusu yapmak yerine, hareketin iç
dinamikleri üzerine düşünmekte yarar var. Sınıf 15-16 Haziran'la birlikte 19.
yüzyılın birinci çeyreğinden beri oluşturduğu, kurduğu tarihine sahip
çıkıyordu.
15-16 Haziran işçi ayaklanmasının yarattığı sonuçlardan eylemi
yeniden okuduğumuzda, eylemin muazzamlığını görmek mümkündür. 15-16 Haziran
eylemleri gerçekleşirken ve sonrasında TİP ve DİSK sınıfın yarattığı anafordan
çekindi. Her düzeyde sınıfın olağanüstü atağa kalkışından korktu. İki yapı da
sınıfı kontrol etmek istedi ve devletle açık çatışmasını engelleyici tutum
aldı. Ve hızla sağa kaydı.
Ayrıca süreç 1964’te Brezilya’da başlayan emperyal konseptin
devamı olarak 12 Mart faşist darbesiyle sonuçlandı. Darbe bir yandan toplumsal
muhalefetin yükselişi engellemeyi amaçladı, diğer boyutuyla Türkiye
kapitalizminin yeni küresel entegrasyon politikalarına uyumunu sağlamayı
hedefledi. 12 Mart bir karşı devrimdi. Karşı devrimin temel hedefi işçi sınıfı
ve devrimci yapılar oldu.
Bu süreçte 15-16 Haziran’ın taşıyıcı güçleri olan sınıf
militanları tam anlamıyla yalnız bırakıldı. İşten atıldı. Kara listeye alındı.
Direnişler, grevler ve işgaller içinde şekillenen bu militanlar açlıkla terbiye
edilmeye çalışıldı. En başta DİSK bu işçileri yalnız bıraktı ve sahip çıkmadı.
Bu devletin bir nevi terbiye etme operasyonuydu. 12 Mart bir yanıyla da
sistemden kopan,ihtilalci ve devletle açık çatışmaya giren 1971 devrimci
hareketlerinin tüm önder kadrolarını imha ederek, umudu boğmaya çalıştı. 12
Mart karşı devrimiyle sermaye iki yıkıcı ve tehlikeli güçten kurtuldu. Önce
1960-1970 arasındaki büyük sınıf savaşları içinde şekillenen işçi militanları
tasfiye edildi. Daha sonra devrimin bayrağını taşıyan güçlerin önder kadroları
fiilen imha edildi. Bu sınıf devrimciliğinin bir bağlamda önünü kesme ve
kuşaklar arası bağı yok etme operasyonuydu. Ve ne yazık ki başarılı bir
operasyon oldu.
Türkiye kapitalizminin 1950’lerde başlayan, 1960’larda belirli
aşamaya gelen entegrasyon süreci, toplumsal yapıda da son derece sarsıcı
sonuçlar yaratmıştı. 1960 askeri darbesi bu anlamda kapitalizmin bir
stabilizasyon hamlesiydi. Hamleyle sermayenin istemleri ve ihtiyaçları yönünde
düzenlemeler yapıldı. Büyük toprak sahiplerinin tasfiyesi amaçlandı.
Bu süreç ya da kapitalizmin genişleme süreci, hem köylülük
içinde, hem de küçük burjuvazi içinde sarsıcı sonuçlar yarattı. Köylülük hızla
yoksullaşma, mülksüzleşme sürecine girdi. Küçük burjuvazi proleterleşme
“tehlikesini” hissetti. Bu iki büyük sosyal tabaka yani köylülüğün öfkesi ve
küçük burjuvazinin radikalleşmesi, 1960’lı (ve 1970’li) yıllara damgasını
vurdu. Aynı dönemde işçi hareketinin dipten gelen ve kapitalizmin ontolojisine
vuran sarsıcı hamleleri ve atakları oldu.
Sınıfın bu sarsıcı hamlelerine karşın devrimci komünist
hareketin mayalanacağı, gelişeceği, güç kazanacağı ana rahmi görülmedi. 1960
sonrası dalga dalga büyüyen işçi hareketi, bir yandan toplumsal maddi bir güç
olduğunu gösterdi, öte yandan işgal eylemleriyle hedefin kapitalizm olması
gerektiğini vurguladı, Alpagut deneyimiyle nasıl bir dünya istediğinin altını
çizdi, 15-16 Haziran'la bu dünyaya nasıl ve kiminle ulaşılacağına işaret etti.
Ne var ki bütün bu işaretler ve vurgular görülmedi ve anlaşılamadı. Aslında
bütün bu eylemler sınıfın, ana rahmine çağrısı olarakta okunabilir.
15-16 Haziran sınıf hareketinin doruğunu simgeliyordu. Tam bu
noktada süreci kavrayacak ve yönlendirecek devrimci komünist hareketin olmaması
büyük dalganın geri çekilmesine yol açtı. Yani 15-16 Haziran işçi ayaklanması
işçi hareketinin bir yanıyla zirvesiyken, öte yanıyla geri çekilişini
işaretledi.
Türkiye devrimci hareketi 15-16 Haziran’da olduğu gibi ne yazık
ki, sınıf hareketinin her yükseliş döneminin arkasında kaldı. Bu dönemlerin
önemini anlayamadı. Tariş direnişinde olduğu gibi, 1989 Bahar Eylemleri ve 1991
Zonguldak Uzun Yürüyüşü yakalanamadı, anlaşılamadı ya da gereken müdahalede
bulunamadı. İşçi hareketindeki dalgasal gelişmeler devrimin imkanına
dönüştürülemedi. En başta bu gelişmeler devrimin imkanı olarak görülmedi.
Sermaye ise en etkili önlemlerini aldı. 15-16 Haziran’dan sonra
1971 devrimcilerini imha ederken, işçi sınıfının militanlarını da tasfiye etti.
Açlığa ve işsizliğe mahkum etti. Ardından 1973'ten sonra, TKP ve CHP'nin bir
anlamda önünü açtı. Gelişmeler bir boyutuyla Soğuk Savaş koşullarındaki
Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki makro dengenin ürünü, diğer boyutuyla sınıf
hareketinin siyasallaşmasını engellemek, sınıfı ekonomizmin batağında çürütmek
için uygulanan bir taktikti. Bu arada TKP'nin bir devrim yapmama partisi gibi
faaliyet yürütmesi ve misyon yüklenmesi boşuna değildi. 1973-1980 arasında
sınıf hareketinde bir dizi önemli gelişmeler (1 Mayıs’lar, DGM direnişleri,
Faşizme İhtar Eylemi, Tariş direnişi gibi) olmasına rağmen, sınıf TKP ve
CHP’nin kontrolünde tutuldu, ıslah ve terbiye edildi.
Gün geldiğinde zaten yapacak çok bir şey kalmamıştı. 12 Eylül’le
birlikte TKP ve CHP’li “sınıf önderlerinin”, sendika yöneticilerinin
bavullarıyla birlikte Selimiye kışlasına teslim olması şaşırtıcı değildi.
Türkiye işçi sınıfı böylece bir kez daha ağır bir darbe yiyordu.
Ve Marx’ın ifadesiyle yalnız bir sınıf olduğunu hissediyordu.
Bürokratizm, burjuva reformculuk ve ekonomizm sınıfın özgüvenini
dağıttı. Ardından gelen faşist diktatörlüğün açık zoru sınıfın içe kapanmasına
yol açtı.
1970’li yıllardaki küçük burjuva ve sol popülist yapıların ise
zaten sınıfla pek dertleri olmadı. Sınıf revizyonizmin ve reformizmin
denetimine bırakıldı.
Kısaca sınıf kendi devrimcileriyle bütünleşme ve kaynaşma şansı
bulamadı.
Sonuç olarak özetlersek:
15-16 Haziran Türkiye’nin 1 Mayıs’ıdır.
15-16 Haziran kavgadır.
15-16 Haziran anti kapitalist bir manifestodur.
15-16 Haziran sınıf devrimciliğidir.
15-16 Haziran sınıftan öğrenmeyi esas almaktır.
15-16 Haziran bugündür.
15-16 Haziran sınıfın yaratıcı yıkıcılığıdır.
15-16 Haziran devrimin imkanının nerede yaratılacağını
işaretlemektedir.
15-16 Haziran işçi ayaklanması yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
DİPNOTLAR
(1)Sınıfın bu özellikleri ve karakteri başka bir yazının
konusudur. Örneğin Osmanlı işçi sınıfının multi etnik yapısı, Osmanlı’da
kapitalizmin gelişme biçimi, sermaye yapısının karakteri, ilk sınıf
örgütlenmeleri, ilk pratikler, grevler ve direnişler, sosyalist hareketlerin
rolü, T.C.’nin kuruluş yılları ve sınıf profili ve komünist hareket, İttihat
Terakki-Kemalizm ilişkisi - bu bağlamda karşı devrimin diyalektiği,
kapitalizmin "gelişme" dinamikleri, sınıfa etkisi, dünden bugüne
sınıfın denetim altına alınma ve ıslah edilme biçimleri / operasyonları, sınıf
hareketinin doğuş ve gelişme dinamikleri ve özgün yönleri, tarihsel momentlerde
biçim alışı, sınıfın mücadele, örgütlenme geleneği ve deneyimleri, bunun bilinç
ve kimliği etkisi gibi birçok konu başlı başına incelenmesi gereken konulardır.
(2)1961 Anayasa’sını bu paralelde değerlendirmek gerekir.
Genellikle anayasa için yapılan “ilerici” vurgular son derece hatalı
tanımlamalardır. Anayasa, altyapıdaki kapitalist gelişmenin ve alt üst oluşun,
üst yapıdaki yansımalarını ifade etti. Kısaca Max Weber'in rasyonel kapitalizm
diye tanımladığı, kapitalist rasyonelin gereği olarak gündeme geldi. Aynı
anayasada yürütme erkini güçlendiren düzenlemelerin yapılması şaşırtıcı
değildir. Bu düzenlemeler 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerine bir yandan
meşruiyet kazandırdı, öte yandan kurulan “yeni” devlet-toplum-birey ilişkisinin
hukuki zeminini açtı. 1960 askeri darbesiyle aynı tarihlerde İran’da Ak Devrim
adında ve Mısır'da benzer darbelerin yapılması dikkat çekmektedir. 1960'lar bir
anlamda kapitalist-emperyalist sistemle, sömürge ülkeler arasında yeni
işbölümünün bir göstergesi oldu. Aynı zamanda kapitalist stabilizasyon yönünde
işlev gördü.
(3)T.C. farklı dönemlerde sınıfın bağımsızlaşma dinamiklerini
boğmak için çeşitli taktikler geliştirdi. Takrir-i Sükun, 141-142 gibi son
derece bakıcı, faşizan yasaların yanında, devlet güdümlü örgütlenmeler de
yarattı. T.C. uluslararası konjonktürün de etkisiyle 1947’de sendikalar
yasasını çıkarttı. II. Dünya Savaşı sonrası ve faşizmin yıkılmasından sonra
çıkan bu yasanın işçi hareketinde yaratacağı bağımsız mobilizasyon, siyasi
iktidarın hemen tedbirler almasına neden oldu. Önce CHP, daha sonra DP
(1949’da) kendi güdümlerinde çeşitli işçi örgütlenmeleri kurdu. CHP İstanbul
İşçi Sendikaları Birliği’ni kurarken, DP Hür İşçi Sendikaları Birliği’ni kurdu
(1950). Daha sonra bu iki yapı birleşip İstanbul İşçi Sendikaları Birliği
kuruldu. Bu birlik Türk-İş’in embriyosu işlevi gördü.
(4)24 Temmuz 1963’te yürürlüğe giren 275 sayılı Toplu İş
Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası bu yöndeki adımlardan biri oldu. Kavel
Direnişi bu yasanın çıkmasında ciddi rol oynadı. Ne var ki sermaye bu yasayla
lokavtı da yasallaştırdı. Burjuvazi lokavtla önlemini alıyor, sınıfın kopara
kopara alma geleneğini kırmak için yukarıdan düzenlemeler yapıyordu. Bu
düzenlemelerin mimarının Bülent Ecevit olması misyonunu daha o zamandan belli
ediyordu.
(5)1845 Polis Nizamnamesi, 1909 Tatil-i Eşgal Kanunu Osmanlı
döneminde sınıf hareketini kırma, sindirme ve kontrol etme yasaları olarak
devreye sokuldu. Uluslararası sermaye 1830-1848 devrimlerinden çıkardıkları
dersleri yarı sömürgelerde ve Osmanlı İmparatorluğu’nda da hayata geçirdi. T.C.
döneminde de benzer uygulamalar devam etti. Özellikle 1917 Ekim Devrimi ve
Avrupa'yı saran işçi hareketleri Kemalistleri önlem almaya itti.
(6)1960-1980 arasında sınıf hareketine damgasını vuran işçi
eylemleri ve yarattığı etkileri hakkında daha fazla bilgi almak için bkz;
Volkan Yaraşır, Sokakta Politika, Gendaş Yay., 2001.; Volkan Yaraşır,İşgal
Direniş Grev, Mephisto Yay., 2006.
*Bu yazı 2008 Haziran’ında kaleme alındı. Yazıdan 2008 yılına
ait aktüel vurgular çıkarılıp, bazı küçük düzeltmeler yapıldı.