23 Nisan 2019 Salı

TARİHTEN SAYFALAR

Hem patronları hem Mussolini'yi

sepetleyen FIAT işçileri


İllüzyonları ister Mussolini, ister patronlar yaratsın, FIAT işçilerinin defalarca keşfettiği bir başka şeyse, işçi sınıfının önünde doğrudan barışa, ekmeğe ve özgürlüğe giden bir yolun olmadığı, sınıf savaşının; savaş ile barış arasındaki yegâne köprü olduğudur.

 13 Nis 2019 (Son Güncelleme 12:04     Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

Savaşların kahramanları her zaman cepheden çıkmıyor. Siperler kana bulanır bulanmaz küçük bir azınlık cansız bedenler üzerinden para saymaya başlarken büyük çoğunluk bir seçim yapmak zorunda kalıyor: Bir tarafta açlık, yoksulluk ve savaş; diğer taraftaysa ekmek, özgürlük ve barış. Aklı ve vicdanı yerinde herkesin, ikinci şıktan yana olacağını söylemeye gerek yok. Tabii her şey bu kadar basit değil… Savaş ile barış; açlık ile tokluk arasındaki çelişki çoğu zaman bir azınlığın yarattığı sis bulutu altında sadece bir silüet olarak seçiliyor. Mussolini İtalyası ve İtalyan üst sınıfları da uzun yıllar boyunca kimsenin bu yanıtı görmemesi ya da vermemesi için elinden geleni ardına koymamıştı. Sonunda emeklerinden başka satacak bir şeyleri olmayanlar için iş başa düştü. İtalya’da baskı, yoksulluk ve karanlığın Mussolini faşizmince yaratılan pusu, Torino’daki FIAT işçilerinin 1943 greviyle birlikte iyiden iyiye dağılmaya başladı. İşte FIAT işçileri ve ‘her şey bitti’ denen anda yazdıkları cesaret örneğinin tarihi!
Savaş zamanlarında otomobil ve metal sanayisi siper gerisindeki en büyük ‘cephelerden’ biri haline gelir. Rusya’daki Putilov fabrikasını düşünelim. Bu fabrikanın işçileri hem 1905 ve 1917 devrimlerinin en büyük kitlesel öncülerindendir hem de Nazilere karşı savaşın ‘gizli’ kahramanlarıdır. İtalya’da da FIAT işçilerini böyle düşünebiliriz. Hatta şirketin İtalya için önemi hesaba katıldığında kendi ölçeğinde daha hayati bir konumda olduğu söylenebilir. Bu nedenle FIAT işçilerinin hikâyesine biraz daha önceden başlamalıyız.
‘ORAK-ÇEKİÇ BASKILI FIAT ARABALAR’
İtalyan Komünist Partisi’nin (PCI) önder kadrolarından Antonio Gramsci, ‘her şeyi tamamıyla kaybetme riski gündeme geldiğinde, etraflıca düşünme ve kararlarda son derece dikkatli olunması gerektiğini’ yazar. Gramsci’nin bu satırları kaleme aldığı dönem, tarihte ‘Bienno Rosso’, yani ‘İki Kızıl Yıl’ (1919-1920) olarak bilinir. İtalyan işçi sınıfı bu yıllarda her şeyi kaybetme ihtimalini düşünerek; her şeyi kazanmanın kavgasını vermektedir. Birinci Paylaşım Savaşı’ndan galip çıkmanın propagandası işçilerin karnını hâlâ doyurmamaktadır. Üstelik Rusya’da Ekim Devrimi gerçekleşmiştir. Yirmi Birinci Yüzyıl insanları olan bizlerin kafasında Ekim Devrimi, Sovyet deneyimi dosyasının bir parçası olarak algılanıyor olabilir. Ancak dönemin dünya işçi sınıfı açısından durum bambaşkadır: Savaşın yoksulluk faturasını ödeyenler için Rusya’da kendileri gibi işçi olanlar, kelimenin tam anlamıyla devletin kontrolünü ele geçirmiştir. Artık dünyada bir işçi devleti vardır! Benzeri bir deneyimi kendi ülkelerine yaşatmak isteyen yüz binlerce işçi fabrikaları işgal eder, silahlanır. Torino’daki FIAT fabrikası işçileri sahnededir: Şair Aleksandr Golemba, İtalyan komünist lider Palmiro Togliatti üzerine yazdığı bir portre yazısında şöyle diyordu:
“1920 yazında fabrikalar zorla işgal edildi. Bu hareket İtalyan işçi sınıfının tarihinde yazılmış kahramanca bir sayfa oldu. Metal endüstrisi işçileri bu işe ilk girişenlerdendi. Bunlar lokavta karşılık olarak fabrikaları işgal ettiler. Böylece bazı sanayi üretim dalları işçilerin ellerinde bulunuyordu. Fabrikalar çalışmaya devam ediyorlardı. FIAT fabrikaları her zamanki üretimlerinin yüzde 70’ini sağlıyorlardı. Arabalar atölyeden çıkıyorlardı fakat beşşeli yıldızla, karoserleri üzerinde orak ve çekiç simgeleri olduğu halde. (…) ”

Bienno Rosso.

Torino’nun ‘işçi sovyetlerine’ teslim olan FIAT fabrikaları yalnız değildir. Yüz binlerce işçi, kentteki irili ufaklı tam 185 fabrikayı işgal eder. Olayların ciddiyeti o denli artmıştır ki örneğin Togliatti’nin bulunduğu fabrikanın girişini işçilerin kontrolündeki zırhlı araçlar polislere kapatmıştır. Torino’nun diğer bölgelerinde de, polis güçleri bir köprü ve birkaç fabrika hariç ilerleme kaydedemez. Ancak işçiler yalnızca devlet güçleriyle değil, aynı zamanda ‘Kara Gömlekliler’ olarak bildiğimiz faşist güçlerle kurdukları ‘Halkın Yiğitleri’ birlikleriyle çarpışır. Eylemler burjuvazi tarafından verilen tavizlerle iddiasını yitirmeye başlasa da rüzgarın yönü gerçek anlamda Kara Gömleklilerin meşhur Roma yürüyüşüyle birlikte değişir. Kralın sunduğu tepsiyle yönetimde artık Mussolini vardır.
‘BIYIKLI GELİYOR’
Mussolini döneminde yaşananlara uzun uzun değinmemiz mümkün değil. Kendi konumuz kapsamında ilerleyecek olursak İtalya’daki son yasal grevin 1925 yılında yapıldığını söyleyebiliriz. Komünistler ve sosyalistler başta olmak üzere muhalifler büyük baskılarla karşı karşıya kalır. Öyle ki komünistler Bienno Rosso döneminde iktidarı hedef olarak alabilecek iddiadayken, Mussolini döneminde ülke çapındaki -gizli- üye sayısı zaman içinde 5-10 bine kadar geriler (Bu sayı İkinci Paylaşım Savaşı sonunda 1 milyon 771 bine -ve 5 milyon sendika kaydına- ulaşacaktır.)
Faşizmin had safhada olduğu yıllarda komünistlerin kimi eylem denemeleri yok değildir. Ancak bu anti faşist hareketleri bastırmak, yığınların desteğini henüz kaybetmemiş faşistler için oldukça kolay olur. 1929 yılındaki ekonomik buhranın Mussolini’nin ‘sonu’ olacağı düşüncesiyse kısa sürede boşa çıkar. Faşistler bu dönemde kendi içindeki ‘ılımlıları’ temizler ve iktidarlarını daha da sağlamlaştırırlar. Sanayiciler ve toprak sahipleri, ‘kızıl tehlike’ye karşı Mussoli’nin güçlenmesine önayak olan en büyük kuvvetlerdir. Mussolini bu desteği 1929 yılında değil, 1943 yazında kaybedecektir. Tabi işçilerin ajandası patronlardan farklıdır: 1943 Mart ayında Torino’daki FIAT fabrikası, uzun bir aradan sonra yine sahnededir.
Mussolini Mirafiori açılışında.










Şehirdeki diğer FIAT fabrikalarının yoğunluğundan dolayı Mirafiori binası, 1939 yılında, bizzat Mussolini tarafından açılır. FIAT-Mirafiori, faşistlerin ‘modern’ yüzü olarak sembolik bir anlam taşır. Makine teknisyeni Leo Lanfranco da FIAT’ın bu fabrikada çalışan 21 bin işçisinden biridir. Hem fabrika yönetimi hem de faşistlere göre Lanfranco tehdit oluşturmayan birisidir. Çünkü henüz komünist partili kimliği ortaya çıkmamıştır. Hoş, ya sürgünde ya yeraltında zor yıllardan geçen PCI’nin bu fabrikada gizlenen topu topu 200-300 üyesi ya var ya yoktur. Lanfranco faşizmin ülkede yerini sağlamlaştırmasından beri yapılan ilk işçi direnişine önderlik eden öncü işçilerden biri olur. Korsan bildirilerle ve kendi ilişkileriyle yaptığı duyurular sonucunda PCI, Mart 1943’de bu sembolik fabrikada grev kararı alır. Talepler, tamamıyla ekonomiktir. Savaşın endüstri yükünü çeken işçiler için ‘faşist propaganda’ etkisini yitirmeye başlamıştır. Üstüne üstlük ordu pek çok cephede ağır yenilgiler almıştır. Diğer taraftan Sovyetler Şubat 1943’de Nazileri Stalingrad’dan kovmuş ve faşist yayılmayı duraklatmıştır. Uzun lafın kısası yıllar boyunca kırbaç vura vura kendi düzenini devam ettirenlerin gücü zayıflamıştır. Ancak kimseden bu kırbacın açtığı yaraları bir anda unutmayı beklemek mümkün değildir.
Leo Lanfranco

İşte böyle bir atmosferde Lanfranco planlandığı üzere bir Mart sabahı saat onda işçileri greve çıkarır. Katılım oldukça düşüktür ve polis geldiğinde on kişi gözaltına alınır. Fakat PCI girilen yoldan kolayca dönmemeye kararlıdır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yeniden grevi kitleselleştirme girişimi yapılır. Sonuç bir öncekine göre daha büyük yankı uyandırır ve grev Mirafiori’nin de ötesine taşarak dalga dalga yayılır. Mart sonuna gelindiğinde ülke genelinde 400 bin işçi greve çıkmıştır. Bienno Rosso’yu hafızasından atmamış komünist işçi önderinin gücü, bu başarıda oldukça önemlidir. Sonuç olarak işçilerin başlıca talepleri kabul edilir.
Bu, ‘Mussolini iktidarını zayıflatmak adına cılız bir yumruk olarak değerlendirilse de faşistlerin dilinden olayı dinlediğimizde gerçek anlamını daha net kavrayabiliyoruz: Mussolini eylemlerin kendi hareketlerini en az yirmi yıl geriye götürdüğünü itiraf eder. Hitler ise Mussolini’ye böyle bir itaatsizliğe nasıl izin verdiğini sorarak sitem eder… Duvarlardaki yazıların söyledikleriyse Mussolini’nin korkularını canlandırmaya yeter: ‘Facismo e Fame’ (Faşizm Açlıktır) ve ‘Baffone Viene’ (Bıyıklı [Stalin] Geliyor)…
FAŞİZME SON DARBEDE İŞÇİLER YİNE SAHNEDE
Grev dalgasının büyümesi, yetmezmiş gibi 1943 Temmuz’unda ABD ve İngiltere ordusunun Sicilya’ya çıkartma yapması İtalyan muktedirlerini hayli telaşlandırır. İki taraflı korku içinde faturayı Mussolini’ye ödetmeye kararlı olan üst sınıflar, müttefik kuvvetlerle uzlaşı için ‘eski dostlarını’ yarı yolda bırakır. Musolini görevden alınır, ev hapsi döneminden sonra paraşütçü birliğince ‘kurtarılıp’ kuzeyde ‘Salo Cumhuriyeti’ yönetimini kuracaktır. Ardından Kuzey İtalya’da Alman işgali başlar. ABD ve İngiltere ise ‘bolşevizm karşıtlığında’ faşizm artığı yeni yönetimle kolayca anlaşacaklardır. Mart grevleriyle birlikte özgüvenini yeniden kazanan ‘bolşevizm tarafları’ da boş durmaz ve 1943 sonu itibariyle 9 bin silahlı partizan kuvvetine sahip olurlar. Bu sayı savaş sonunda 410 bini bulacaktır. Alman işgalcilere karşı savaşta partizanlara yine FIAT işçileri eşlik eder. Mart grevlerinin birinci yıl dönümünde FIAT işçileri bu sefer kuzeydeki yeni ve çok daha farklı boyuttaki bir grev dalgası için ayağa kalkar. Tarihçi Paul Ginsborg Torino’da Mart 1944’de yaşananlara dair şöyle diyor:
Şehir halkı ve özellikle de fabrika işçileri çatışmaların bütün zorluğunu üstlenmek zorunda kaldı… Mücadele, işçiler tarafından işgal edilen fabrikalar -Lancia, Spa, Grandi Motori, FIAT Mirafiori, Ferriere ve pek çok diğerleri- etrafında oldu. İşçiler, şehirli silahlı gruplar karşı saldırıya geçene kadar kararlılıkla direndiler ve faşist güçlerin kalanını temizlediler.”
Mussolini’nin akıbetini bilmeyen yok. Partizanlarca infaz edilir ve bacağından ters bir şekilde asıldığı fotoğrafla sonu, tarihe geçer. İtalya’da faşist artığı yöneticilerin ve ABD-İngiltere’nin iki yüzlü davranışları savaş sonrasında kolayca karşılık bulmaz. Belki Yunanistan’da olduğu gibi silahlı bir çatışmaya girilmese de ‘Bıyıklının geleceği’ korkusunun bayrağı el değiştirmiş görünür. Oysa durumdan kâr elde edenler çok da farklı değildir.

1944 – Stalin ve Togliatti yazılamaları ve grevciler.

‘MİTOLOJİK VARLIKLAR’ KARANLIKTAN ÇIKINCA
FIAT grevlerine dönecek olursak, Chris Harman’a göre, ‘aslında bu grevler, savaşın, alt ve orta sınıfların geniş çevrelerini yoksullaştırarak büyük bir toplumsal kriz yarattığını ve yalnızca baskının rejimi uzun süre ayakta tutamayacağını’ gösteriyordu. Buna işçi sınıfının ‘sisi dağıtacak’ kendinden başka kimsesinin olmadığını fark etmiş olmasını da ekleyebiliriz. İllüzyonları ister Mussolini, ister patronlar yaratsın, FIAT işçilerinin defalarca keşfettiği bir başka şeyse, işçi sınıfının önünde doğrudan barışa, ekmeğe ve özgürlüğe giden bir yolun olmadığı, sınıf savaşının; savaş ile barış arasındaki yegane köprü olduğudur.
Togliatti zamansal bağlara dikkat çekici bir benzetme yapar: “Gramerde her fiilin ancak bir zamanı vardır, fakat partimiz büyük bir yığın ve savaşım örgütünün yaşamında bir değil, üç ayrı ‘şimdiki zaman’ vardır. Bunlardan birincisi geçmiş zamandır, çünkü geçmişimiz her zaman canlıdır, onu yadsımıyoruz, onun sayesinde bugünkü durumumuza gelmiş bulunuyoruz, o bizde yaşamakta, bizi ilerletmektedir; gelecekte de bir şimdiki zaman vardır, çünkü geleceği düşünerek onun nasıl olması gerektiğini anlamaktayız, onu gözümüzün önüne getirmeye çalışıyoruz ve bizim için geleceği araştıran bu bakış bugünkü eylemlerimizi şekillendirmeye yarar; bundan sonra da şimdiki zaman içinde şimdiki zaman vardır. Partimizin eylemlerindeki üç şimdiki zaman, geçmiş, gelecek ve bugündür.”                             Torino FIAT, faşizmin özgüvenine indirdiği yumrukla, Bienno Rosso’yla, hatta daha sonraki yıllarda yapılan işçi eylemleriyle artık Mussolini’nin değil; işçi sınıfının bir ‘kızıl’ sembolü olur. Biz bir kentteki aynı isimli fabrikaların çeşitli dönemlerdeki hareketleri arasında bir ‘miras’ bağı kurabiliyoruz. 1943-44 yıllarında FIAT’da Bienno Rosso’yu hatırlayan komünistler vardır kuşkusuz. Ama anlatılan sadece bir komünist partinin hikayesi midir? Peki o günlerde ‘diğerleri’ ne düşünüyordu? Dilerseniz faşizme karşı atılan tokadın kahramanlarından genç bir işçinin o günleri nasıl anlattığına bakalım. Bu sözler pek çok ‘analizi’ parçalara ayırıyor:
“Grev yaptığımı bilmiyordum. Benim için yaşananlar bir ‘gösteri’den ibaretti. ‘Grev’ kelimesi bana yabancıydı. Yaşlıların söylediği ‘dayanışmanın nasıl pek çok bedeni tek bir vücutta birleştirdiğini’ ben o günlerde keşfettim. Ve sonra özgürlüğün anlamı: Fabrikada komünistler, sosyalistler var diyorlardı ancak kimse kimin ne olduğunu bilmiyordu. Onlar [komünistler, sosyalistler] mitolojik bir varlık gibiydiler. O karanlıktan çıktıkları günlerde birbirlerini tekrar tanıdılar.”
1980 Torino – FIAT.
Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler:

– Halkların Dünya Tarihi – Chris Harman (Yordam Kitap)
– Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (İletişim Yayınları)
– Lenin Çağının Devrimcileri: Yüreklerimiz Birdir – Aleksandr Golemba (Güncel Yayınlar)

20 Nisan 2019 Cumartesi

METAL DİRENİŞİNE DAİR NOTLAR


Metal işçilerin direnişi, taban örgütlenmeleri üzerinden şekillendi. Sendikal bürokrasinin ve neo-korporatist yapının kıskacında olan, finans kapitalin en kompleks saldırılarına maruz kalan metal işçileri taban örgütlenmeleri aracılığıyla ayağa kalktı.
Metal işçileri, sınıfın tarihsel silahı olan taban örgütlenmeleri ve fiili grevlerle işbirlikçi sendika, devlet ve işveren kuşatmasını ya da “şeytan üçgenini” parçaladı.
İşçiler, sınıfsal refleksleriyle hareket edip, komiteler şeklinde örgütlendi. Sınıfın ruhunu kadavraya dönüştüren, kimliğini deforme eden, karakterini aşındıran, birlik duygusunu parçalayan, onu bir nesneler yığınına çeviren kapitalist çalışma koşullarına ve işbirlikçi sendikal yapıya karşı işyeri komiteleri/taban örgütlenmeleriyle bir barikat oluşturdu.
Taban örgütlenmeleri sınıfsal öfkenin şekillenmesini, yoğunlaşmasını ve infilak etmesini sağladı.
Bir özyönetim organı olan taban örgütlenmeleri, kolektif öfkeyi örgütledi ve kolektif öfkeyi harekete geçirdi.
İşyeri komiteleri dışında, direniş içinde bir üst organ da kuruldu. İşyerleri arasında koordinasyonu sağlayan kurul oluşturuldu.

Direnişin fiili greve dönüşmesi, kente yayılması ve havzada etki yaratmasında taban örgütlenmeleri stratejik bir işlev gördü.

TABAN HAREKETİ VE TABAN ÖRGÜTLENMELERİ

Metal direnişi sınıf mücadelesinde taban örgütlenmelerinin yakıcı önemini ortaya koydu.2008 sonrası lokal eylemlerin hemen hemen tamamı farklı taban örgütlenmeleri aracılığıyla örgütlendi. Ağırlıkla kendiliğindenci bir tarzda kurulan taban örgütlenmeleri, direnişleri yürüten ve yönlendiren bir güç olarak şekillendi. Taban örgütlenmeleri, somut ihtiyaçlara göre biçimlendi/ kuruldu ve direnişlerin seyrine göre sönümlendi. Yine aynı süreç, doğal işçi önderlerini yarattı. Hemen hemen her direnişte, yeni doğal işçi önderleri doğdu. Metal direnişi, sınıfın özellikle 2008 sonrası bu birikimlerinden ve aynı süreçte kendi deneyimlerinden yararlandı ve öğrendi. Sorunların aynılığı, çözüm yollarının ortaklığı ve işbirlikçi sendikal yapı ve sermayenin işyerlerinde yarattığı cehennemi “çalışma rejimi”, sektör bazında havzanın bütününde ve stratejik işyerlerinde ortak bir ruh halinin doğmasına yol açtı. Her işyerinde sınıfsal öfke birikmeye başladı. Öfke ve arayış başta Bursa olmak üzere, havzada mayalandı. Enerji o kadar sıkıştı ki Renault’un başlattığı direniş ve fiili grev patlayan bir fünye işlevi gördü. Sınıfsal öfke senkronize bir şekilde patladı, kenti ve havzayı sarmaya başladı. Kocaeli, Sakarya, Ankara ve Eskişehir’de stratejik fabrikalar eylem dalgasından etkilendi. Sarsıldı ve fiili grevin parçası oldu. Bu süreçte sınıf, otonomisinden güç alarak hareket etti. Sınıf mücadelesi ve mücadelenin zenginliği taban örgütlenmelerinin önünü açtı.

TABAN İNİSİYATİFİ VE KOLEKTİF BİLİNÇ


Metal direnişi ve fiili grev dalgası, (her öfke patlamasında olduğu gibi) kendiliğindenci bir sınıfsal öfke patlaması olsa da işyeri komiteleri, meclisleri ve fabrikalar arası üst kurul gibi son derece önemli öz örgütlenmeler yarattı. Sınıf, eylem ve direnişin içinde öğrendi. Özellikle taban örgütlenmelerinin oluşumu ve fiili faaliyetleri sınıfın yaratıcı gücünü gösterdi. Somut ihtiyaçlara ve somut sorunlara müdahale etme, sınıfın kendi özgücünü fark etmesine yol açtı. Oluşan taban inisiyatifi,  işçi iradesini yansıtan farklı komitelerin kurulmasını beraberinde getirdi. İşçinin kolektif iradesinin ve kolektif bilincinin somut dışavurumu olan bu yapıların faaliyetleri, başlı başına öğretici oldu. Yani her zaman olduğu gibi sınıf yaparak öğrendi, öğrenerek yaptı. En başta taban inisiyatifini açığa çıkaran iş yeri komiteleri; bürokratik, işbirlikçi, korporatist sendikal anlayış, işleyiş ve politikaların çökmesini sağladı. İşçiler, işbirlikçi sendikanın çok yönlü kirliliğini fark etti ve sınıf içindeki bir truva atı işlevi gördüğünü hızla kavradı. Direnişçi işçilerin büyük bir çoğunluğunun muhafazakâr düşünceye sahip olması ve onun getirdiği atalet, işbirlikçi sendikanın alt kimliklere yönelik politikaları ve sermayenin bir personel müdürü gibi çalışması, işten atılma tehdidi metal işçisinin uzun suskunluğunun ve kabullenmişliğinin temel nedenleriydi. Her şey kontrol altında tutuluyor gibiydi. Uluslararası sermaye, MESS ve Türk-Metal rahattı. Ama fark edilmeyen yıllara yayılan, yavaş, sessiz ve derinden bir şekilde sınıfsal öfkenin birikmesiydi. Sınıflar mücadelesinin diyalektiği işliyordu. Bu durumu hem stratejik bir konumlanmanın gereği olarak, hem de kapitalist krizin dışavurumundan sonra görmek ve hissetmek gerekiyordu. Bu öfkenin bir gün yıkıcı bir şekilde patlayacağını tahmin etmek zor değildi.* Kısaca stratejik biçimde konumlanmak ve biriktirmek gerekiyordu. Bunu da ancak sınıf devrimcileri yapabilirdi. Böyle bir adımın atılması, devrimci komünistleri ilişkilenmekten öte öfkenin ve infilakın parçasına dönüştürürdü.

SINIFIN AKLI, YÜREĞİ VE YUMRUĞU: TABAN ÖRGÜTLENMELERİ


Taban örgütlenmeleri sınıfın aklı, ruhu ve kolektif gücü gibi hareket etti. Direniş günlerinde bazı yetersizlikleri ve zaafiyetleri de oldu. Tofaş’ta eylemin sona erdirilmesinde olduğu gibi tıkanmalar ve inisiyatif kayıpları yaşandı. Buna rağmen taban örgütlenmeleri son derece önemli işler yaptı. En başta her stratejik işyerinde sınıfın kolektif iradesini yansıttı. Polisle görüşmeler, komiteler ve işçi önderleri tarafından yürütüldü. Polisin her tehdidi, provokasyonu, eylemi kırma teşebbüsü komitelerin aracılığıyla boşa çıkarıldı. Polisin ve sendikanın yaydığı söylentiler, hızla etkisizleştirildi. Komiteler, devletle fiilen müfettişler aracılığıyla görüştü. Bu durum komitelerin iradesinin devlet tarafından tanındığını gösterdi. Komiteler ve işçi temsilcileri, devlete talepleri ve eylemin seyri üzerine açık mesajlar verebildi. Bunun yanında komiteler ve çeşitli temsil grupları işverenle görüşmeleri yürüten temel organ oldu. Bu durum fiilen işyerinde sarı sendikanın iflası anlamına geldi ve işçi iradesinin gücünü gösterdi. Anti-bürokratik, anti-korporatist bir dinamikte gelişen taban örgütlenmeleri, doğrudan demokrasinin ve doğrudan eylemin temel organı olarak işlev gördü. Görmeye devam ediyor. Komiteler, taban dinamiğinin gücünü gösterdi. Metal işçileri, taban hareketine dayanan yeni bir dalganın önünü açtı. Habercisi oldu. İkinci haftasına giren hareket, sınıf mücadelesinde yeni bir momenti işaretliyor.

TABAN SENDİKACILIĞI


Artık işbirlikçi sendika, işveren, devlet kuşatmasına işçilerin etkin, yaratıcı hatta yıkıcı bir cevabı var: Taban örgütlenmeleri…


Metal direnişi bu iskelet üzerinden biçimlendi. Metal işçileri, gerçek bir sendikal anlayışın yani sınıf sendikacılığının yolunu da gösterdi. Taban ya da Sınıf Sendikacılığının dayandığı zemini, yarattıkları pratiklerle ortaya koydu: Doğrudan eylem, doğrudan demokrasi, sınıfın bağımsız ve birleşik gücü…Şimdi “Her iş yerinde taban örgütlenmelerini yaratmak için ileri” dememiz gerekiyor.

Metal işçileri süreç nasıl şekillenirse şekillensin taban örgütlenmeleri silahını asla ellerinden bırakmamalı hatta daha da güçlendirmelidir. Metal işçileri, bu silahın nelere kadir olduğunu pratik olarak yaşadı. Ve işçi sınıfının geneline mesaj verdi. Taban örgütlenmeleri; işçi sınıfının kolektif aklı, kolektif bilincinin bir yansıması, kolektif yüreği ve kolektif yumruğudur.


 * Bazı makaleler: Volkan Yaraşır, Lokal direnişlerden havza grevlerine, fiili grevlerden kent grevlerine ( 16 Nisan 2013), İşgal, direniş, grev ve sabotaj (23 Ocak 2009), Sınıfın yıkıcı silahı, Fabrika işgalleri (14 Ağustos 2010), Sınıfsal öfke ve kin birikiyor. Enerji sıkışması (19 Kasım 2013), Sınıfsal öfke birikiyor (Haziran 2013), Sınıf hareketinin yeni dinamikleri (Aralık 2013), Taşeron Cumhuriyeti (13 Eylül 2013), Komünistler işçi direnişleriyle nasıl ilişkilenmeli (27 Mayıs 2015). Ve kriz ve sınıf dinamiklerini analiz eden kitap çalışmasına bakılabilir; Volkan Yaraşır, Yıkıcı Güç Kolektif Özne; Eksen Yayıncılık, 2011.




VOLKAN YARAŞIR


14 Eylül 2017 Perşembe


Zenginler neden yeni deneyim arayışında?
                                                                                                                                                           Elizabeth Garon  / BBC                                                      Capital / 7 Eylül 2017

Günümüzün süper zenginleri inanılmaz paralar karşılığında, başka kimsenin tatmadığı tatları, yaşamadığı tecrübeleri deneyimlemek istiyor.

Los Angeles'taki Bluefish firması zenginlerin bu isteklerini yerine getirmek amacıyla kurulan şirketlerden biri.
Kurucusu Steve Sims, süper zenginler için organize ettiği etkinliklere örnek veriyor: İtalya'nın Floransa kentindeki Galleria dell'Academia galerisinde Michelangelo'nun Davut heykelinin altında, ünlü İtalyan tenör Andrea Bocelli'nin şarkıları eşliğinde altı kişilik bir yemek… Mir denizaltı ile okyanus derinliklerinde Titanik enkazını dolaşmak…
Rolex marka saatler, Hermes Birkin marka çantalar zenginlere yetmiyor artık.

Onlar, başka kimsenin yapamayacağı şeyleri yapmak ve bu anılarını anlatıp övünmek istiyor.

2016'da dünya lüks tüketim piyasası 860 milyar euro'yaulaştı. 

Bunun 542 milyarı deneyimsel alanlara yönelikti.

Neden deneyimsel arayışlar?

Zenginlere yönelik bu tür hizmetleri sunan bir başka şirket, Londra'daki Quinessentially. Firma sahibi Aaron Simpson, şirket sahipleri ve girişimcilerin, paralarını iş dışında başka bir alanda harcama eğiliminden söz ediyor.
Columbia Üniversitesi'nde pazarlama doçenti Keith Wilcox, bu eğilimi besleyen birkaç faktör olduğunu belirtiyor.
Öncelikle, 2008'deki mali krizin ardından, zenginlik ve statü göstergeleri hoş karşılanmıyor. Ayrıca deneyimsel harcamaların maddi harcamalardan daha fazla tatmin verdiği söyleniyor. Son olarak da lüks tatiller, lüks markalardan daha zor ulaşılır deneyimler olarak görülüyor.
"Afrika'da özel organize edilmiş bir safari, ortalama insanların gücünün yeteceği bir şey değil" diye açıklıyor Wilcox.
Yale İşletme Fakültesi Müşteri Araştırmaları Merkezi müdürü Ravi Dhar'a göre, bu eğilim 1980 sonrası kuşağa ait ve satın almaktan ziyade kiralamaya öncelik veren eğilimle de alakalı. Ayrıca "insanlar bir şeyi ilk kendileri denemek ve bunu kendilerini başkalarına tanıtmanın bir yolu olarak kullanmak istiyor".
Michelangelo'nun Davut heykeli Telif hakkı GETTY Image caption Michelangelo'nun Davut heykelinin sergilendiği Floransa'daki galeriyi her yıl binlerce kişi ziyaret ediyor.

Fakat bu kulüpte yer almak masraflı bir iş.

Örneğin Quintessentially'de aylık üyelik ödemesi 10 bin sterlin.

Bu vesileyle bir müşteri Prens Harry ve Coldplay üyeleriyle yardım amaçlı bir konser öncesinde selamlaşma olanağı bulmuş.

Başka bir müşterisinin evlilik teklifi için Sydney Limanı Köprüsü kapatılmış, bir başkasının eşine doğum gününde Times Meydanı kapatılarak 'Happy' şarkısı eşliğinde dans gösterisi düzenlenmişti.

Bu deneyimleri istisna kılmak için tüm bu organizasyonlar gizli tutuluyor. Gerçekleştirmek içinse dünya çapında yetkili kurumlarla iyi bağlantı halinde olmak gerekiyor.
Ünlü sanatçılarla tanışıp selamlaşmak ucuza mal olmuyor.a
Simpson, "yasal ve ahlaki olduğu sürece" bu taleplerin yerine getirildiğini söylüyor.
Üyelik aidatları sunulan hizmete ve şirkete göre değişiyor. Hizmet zamanı 7/24 olabiliyor.

Pure Entertainment adlı şirket, müşterilerinin ortalama mal varlığının 5 milyon dolar, ortalama sipariş tutarının ise 30 bin dolar olduğunu söylüyor.  

Güney California'daki Bluefish ise her para ödeyeni müşteri olarak kabul etmediklerini anlatıyor. Her ay 10 kadar üyelik başvurusu aldıklarını, mülakat sonrasında ise ancak 3-4 tanesinin kabul edildiğini söylüyor.
Bazı zengin müşteriler ise birçok şeyi zaten deneyimlediklerini, ama kendi akıllarına gelmeyen ilginç şeyleri yapmak için bu tür firmalara üye olduklarını belirtiyor.

20 Ağustos 2017 Pazar


GÜNDOĞDU'DA VİCDAN VE ADALET NÖBET EYLEMİ'NE
ÇİMLERDE İÇEN ÖZGÜRLÜK YANLILARI İZMİRLİLER DUYARSIZ KALDI!

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ DEĞERLENDİRDİ:

'Başörtüsü serbestisinden başörtüsü mecburiyetine'


İzmir Gündoğdu Meydanı'ndaki Vicdan ve Adalet Nöbeti'nin üçüncü günü geride kaldı. Alanda konuştuğumuz HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, İzmirlilerin destek konusunda zayıf olduğunu söyledi ve ekledi: "Bu durum; görünürdeki modernliğin, aslında göründüğü gibi olmadığına ve radikal muhalefet söz konusuysa diktatörlükle muhalefet arasında eşit mesafede kalabileceğine dair bir işaret olduğu için önemli..." Kürkçü ayrıca, yeni eylem biçimleri buldukça halkın daha derinlerine ulaşmanın mümkün olduğunu da söyledi.


  ‘YENİ EYLEM BİÇİMLERİ GELİŞTİRİLMELİ’

Vicdan ve Adalet Nöbeti’nde bulunan İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü de Gazete Duvar’a konuştu. Pazar günü buradan ayrılacaklarını ifade eden Kürkçü “Bundan sonraki adımlarımızda eylemi yerelleştirdikçe insanların ne istediklerini ve neye hazır olduklarını öğrenmek ve böylece yeni eylem biçimleri bularak daha derinlere ulaşmak mümkün olacak’’ dedi.

‘HİÇ GELMEMİŞ OLMAMIZI, BURADAN GİTMEMİZİ İSTİYORLAR’

Nöbet boyunca yaşadıkları baskının, İzmir’in Diyarbakır’dan farkının olmadığını gösterdiğini dile getiren Kürkçü “Bu baskının altında aynı şey yatıyor: Diktatörlük. Diyarbakır’da sömürgecilikle birlikte yaşandığı için gizlenemiyor ama İzmir’de sanki böyle değilmiş gibi bir hava vardı. Halbuki aynı baskı… Hatta Vicdan ve Adalet Nöbeti’ne karşı burada vilayetin tutumu Van’dan bile geri… Bizi çıplak güneş altında bırakmak için tenteleri yasakladılar; bu İzmir gibi bir yerde ölüm tehlikesi demekti. Daimi bir ses sistemi için dövüşmemiz gerekti; elektrik alınmasını engellediler. Açıkçası onlar sadece hiç gelmemiş olmamızı, buradan gitmemizi istiyorlar… Kısacası Türkiye’de tutarlı tek şey, diktatörlüğün her yerde aynı uygulanması.


‘İNSANLAR AYNI, DÖNEM FARKLI’

“Ancak asıl soru, İzmirliler bunu gördü mü? Gündoğdu alanı, çimenlikler İzmirlilerin övündükleri modern bir dinlenme yeri, boş zaman mekânı. Fakat buranın müdavimi binlerce insan, nöbetin ilk gününden beri nöbet alanını, bu mekanın orta yerinde ağrıtmadıkça unutabilecekleri bir diş çürüğü gibi gördüler. Görünürdeki modernliğin, aslında göründüğü gibi olmadığına ve radikal muhalefet söz konusuysa diktatörlükle muhalefet arasında eşit mesafede kalabileceğine dair bir işaret olduğu için önemli bu… Bu topyekün bir suçlama hiç değil. Bir saptama. Daha önce bu meydanda yaptığımız mitinglerde buradan gelip geçenlerin, oturanların pasif de olsa meydanın heyecanına, kaygısına, coşkusuna eşlik ettiğine tanık olmuştuk. İnsanlar aynı, ama dönem farklı… Bu, politik bilinçte bir tutulma işareti olduğu için önemli işte. AKP’nin yanına geçmiş olmasalar da diktatörlüğe karşı koyuşta motivasyon üretme konusunda bir gerileme var. Gerçi ilk günden itibaren sımsıcak bir ilişki doğması söz konusu olamazdı… Zaten nöbetin ve ‘vicdan ve adalet’ çağrısının varlık nedeni de buydu. Ama eylemi çeşitlendirmemiz, yeni iletişim yolları bulmamız ve çoğaltmamız gerektiğini görmüş olduk.

‘ÖRGÜTLÜ TOPLUM HÂLÂ ÇOK ATAK’

“Tüm amacımız, insanları geri çekildikleri o konumlardan yeniden itiraza çağırmak. Yoksa hiç hazır olmadıkları şeylerle yüzleşmek zorunda kalabilirler. Erdoğan rejimi başörtüsü serbestisinden başörtüsü mecburiyetine geçmeyi dayattığında çok geç kalınmış olabilir. Kılıçdaroğlu bugün nihayet dokunulmazlıkların kaldırılmasını onaylamaktan farklı bir yola girdiği için cezalandırılmaya çalışılıyor. Kılıçdaroğlu’na oy veren bu insanlar buna ne tepki verecek? Ben bu kitleden daha enerjik bir itiraz bekliyorum. Gerçekleşme ise daha geride. Diğer yandan CHP’li vekiller ve CHP’ye destek veren topluluklar başından beri nöbet alanına geliyor. Örgütlü toplum hâlâ çok atak… Ancak pasif seçmenlerle örgütlü topluluklar arasında hala aşılması gereken bir mesafe olduğunu da görüyoruz.
“Pazar günü buradan ayrılıyoruz. Herhangi bir vahametle karşılaşmadan buradan ayrılacağımızı umuyoruz. Bu nöbet bitecek ama muhalefeti toparlayıncaya dek yeni eylem biçimleri bulmak için çalışmaya devam edeceğiz. Birçok tecrübe yaşadık. Bundan sonraki adımlarımızda eylemi yerelleştirdikçe insanların ne istediklerini ve neye hazır olduklarını öğrenmek ve böylece yeni eylem biçimleri bularak daha derinlere ulaşmak mümkün olacak.”

21 Temmuz 2017 Cuma

KHK İLE İŞTEN ATILAN KAMU EMEKÇİLERİ... KORKMUYORUZ!

“Gölgesi tarafından ele geçirilen bir insan,
daima kendi ışığını keser ve kendi tuzağına düşer.
Carl Gustave Jung’

“KHK” LARLA İHRAÇ EDİLEN KAMU EMEKÇİLERİ

"Arkadaşlarımız su gibi berrak. Korkmuyoruz, susmuyoruz, teslim olmuyoruz" başlığı ile yayınlanan açıklamada, "Siyasi iktidar 15 Temmuz'un birinci yıldönümüne saatler kala yeni bir KHK ile yine binlerce kamu emekçisini işsiz bıraktı. Açlıkla terbiye etmeye çalışsalar da emekçiler biat etmeyecek. Bugün ihraç edilen üyelerimiz arasında bulunan, iktidara karşı koyma cüreti göstermiş olmanın diyetini ödeyen Tüm Bel Sen İzmir 1 No’lu Şube Başkanımız Çağdaş Yazıcı, işyeri temsilcilerimiz Erol Hanbayat, Uğur Tepe yalnız değiller! Bu hukuksuzluğu yapanlar, haksız ihraçlarla her geçen gün daha da zayıflayan ve saldırganlaşan iktidarlarını koruyabileceklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar. Biz buradayız ve burada olmaya devam edeceğiz." ifadelerine yer verildi. "Arkadaşlarımızla birlikte bugün yurt genelinde ihraç saldırısına maruz kalan diğer KESK üyesi kamu emekçilerini selamlıyoruz. Herkes bilmelidir ki arkadaşlarımızı sessiz sedasız uğurlamayacağız. Onları geri getirinceye kadar mücadelemize devam edeceğiz. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ye hiç birimiz!" denilen açıklamada ayrıca bütün emek güçlerine de 18 Temmuz Salı günü saat 12.15'te İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde yapılacak eyleme güçlü katılma çağrısı yapıldı. İz Gazete


HAYSİYETİ KORUMANIN ZORLUĞU VE TESLİMİYETİN RUHSAL TAHRİBATI !

KHK ile işlerine son verilen daha doğrusu atılan KESK yöneticisi, işyeri temsilcisi ve çalışanı belediye işçilerinin bu kararla dayatılan örgütsüzlük dayatmasına, itaatkâr köleler yaratma projesine dönük bir tepki eylemi. Oldukça büyük iki pankart asılmış belediye binasının yan girişine büyükçe iki pankart asmışlardı. 
KORKMUYORUZ-SUSMUYORUZ-TESLİM OLMUYORUZ!
HAYIR GİTMİYORUZ! ADALET İSTİYORUZ!

Saat 12.00 tanıdık simalar Konaktaki Büyükşehir Belediyesinin karşısındaki İZSU’nun önünde beliriyor. Çok kalabalık değil. Geçen günlerde çıkan KHK ile işlerinden atılan Akademisyenler, az sayıda Sendika yöneticileri, siyasi partilerden temsil düzeyinde birkaç kişi, destek için gelen az sayıda deri işçisi. Sayı zamanla biraz daha çoğalıyor. Belki bin kişi kadarız. Belediye çalışanı emekçilerin öğle yemeği arasına denk geliyor açıklama. 1 Nolu şube yöneticisi Çağdaş YAZICI konuşuyor. Gerçekçi, yol gösterici, uyaran, harekete geçmeye çağıran cümleler dökülüyor ağzından. Duygusal, politik, insani siyasal saptamalar ard arda sıralanıyor. Diğer konuşmacılarda çok sakin ama etkili konuşuyorlar, gerçeğin kendisi bütün çıplaklığıyla ortada duruyor.
Saatler 12.30 u gösterdiğinde binadan üçer beşer çalışanlar dışarıya çıkmaya başlıyor.  Aynı işyerinde çalışan arkadaşları konuşmalar yapıyor. Kalabalığın arasından adeta hastalık bulaşacakmış gibi hızla, kafalarını kaldırmadan geçerek uzaklaşıyorlar. Bir kaçı eylem yapan kalabalığa katılıyor. Belki yüzlercesi kalabalığı kıyısından yararak çıkıp gidiyor. Oysa bu kalabalık onların da hakları için eylem yapıyor.
Örgütlerine yönelik saldırıyı protesto ediyor.
Bütün çalışanların haklarını aradığı için işten atılmış arkadaşlarını yok sayarak kaçıp gidiyorlar. Onların utancı sarıyor bütün ruhumu, bedenimi.
Korkuları, telaşları, düşüncelerinin önüne geçmiş belli ki.
İşsiz bırakılma korkusuyla tehdit edilen milyonlarca insan.
Hiçbir şeye karışmazsam bana dokunmazlar diye düşünüyor.
Elbette hakkını yüksek sesle arayanlar, boyun eğmek istemeyenler her zaman ilk sıradadır. Ancak bu saldırılar en öndekilerle sınırlı kalır mı?
FETÖ cü diye başlayanların bu gün geldiği nokta düşünülecek olursa.
Kimsenin ayrıcalıklı bir yere sahip olmadığını, sıranın er ya da geç bu gün ses çıkarmayanlara da geleceğini bilmek için çok fazla yaşanmışlık gözümüzün önünde cereyan etti, ediyor.
Diyelim ki sıra size gelmedi.
Yanınızda çalışan arkadaşınız işten atıldığında ses çıkarmamanın kişiliğinizde yarattığı tahribatı, yaşadığınız, yaşamanız gereken utancı ne yapacaksınız?
Sahip olduğunuz hakları korumak, geliştirmek için mücadele eden iş arkadaşlarınızı bu gün yalnız bırakmak, kendi geleceğinizi, çocuklarınızın geleceğini egemenlerin iki dudağı arasından çıkacak yeni saldırı kararlarına teslim etmektir. Korkuyla telaşla değil bilinçle kavramak soğukkanlı olmak zorundayız. Birlikte davranmak ve mücadeleyi, dayanışmayı büyütmek dışında seçenek yok. Bu zorlu süreci ancak birbirimize daha sıkı sarılarak, yan yana durarak en az hasarla atlatabiliriz.
Egemenler her zaman olduğu gibi en önde olanlardan en cesur ve örgütlü olanlardan başlıyor. Ama saldırılar hiçbir zaman onlarla sınırlı kalmıyor.
Yapılmak istenen kişileri değil kazanılmış hakları budamak. Sömürüyü çoğaltarak hakları azaltmak.  İşçi sınıfını örgütsüz bırakarak Sermaye için dikensiz gül bahçesi yaratmak. Burada hedef kişiler değil kazanılmış haklarındır!
Saldırı dün Paşabahçe işçilerini, bu gün Petkim işçilerini, Metal işçilerini hedef aldıysa sıranın diğer çalışanlara geleceği gün gibi açıktı.
Saldırı tüm sınıfa yöneliktir, hiçbir kesim hiç bir kimse ayrıcalık sahibi değildir.
Boyun eğerek, susarak, geri çekilerek, haysiyeti zedelenmiş insanlar olarak utanç içinde yaşamaktansa, dayanışmayı büyütmek sıranın bize gelmesini beklemeden harekete geçmek zorundayız.
Önce kendimiz ve çocuklarımız için!
İnsanca çalışma koşulları için, insanca yaşamak için

BİRLİK, DAYANIŞMA, MÜCADELE!



21 Haziran 2017 Çarşamba

2017 YILINDA DURUMUN VEHAMETİ

Geçen haftanın hak ihlalleri
(13-19 Haziran 2017)
Memlekette esen ırkçı rüzgârdan yine Kürt kökenli işçiler nasibini aldı. Ankara’nın Nallıhan ilçesindeki bir inşaatta çalışmak için Bingöl’den gelen üniversite öğrencisi F.C. ve beraberindeki 7 işçiye ırkçı bir grup saldırdı. Hendek ilçesinde ise linçin hedefi Suriyeliler oldu.
Şenal Sarıhan*

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde karar duruşması görülen ‘MİT TIR’ları görüntülerinin yayınlaması davasına CHP Milletvekili Enis Berberoğlu ile gazeteci Erdem Gül katıldı. Yurt dışında olan Can Dündar ise duruşmaya katılmadı. Gizli yapılan ve izleyici alınmayan duruşmada kararını açıklayan mahkeme Berberoğlu’nun “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini, siyasal ve askeri casusluk maksadıyla açıklamak” suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmasına hükmetti. ‘Cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususları, sanık lehine takdiri hafifletici sebep’ olarak niteleyen mahkeme, Berberoğlu’nun cezasını 25 yıla indirdi.

BERBEROĞLU’NUN TUTUKLANMASI: SUÇ OLAN HANGİSİ?
Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla tekrar şu sorular gündeme geldi: Türkmenlere insani yardım götürdüğü iddia edilen MİT TIR’ları haberiyle devletin hangi gizli belgesi ifşa edilmiştir? “İnsani yardım” devletin neden gizli kalması gereken belgesidir? Söz konusu olayda ulusal ve uluslararası hukuka göre suç olan silah taşınması eylemi ise suçu ortaya çıkaracak belgeleri gizlemek TCK.’ya göre “suça iştirak” değil midir? Haberi yapan gazetecilerden ve belgeleri verdiği iddia edilen Berberoğlu’ndan “suça iştirak etmesi” mi beklenmektedir?

ADALET TALEP EDEN BİNLERİN YÜRÜYÜŞÜ
Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından olağanüstü toplanan CHP, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu önderliğinde Ankara’dan Maltepe Cezaevi’ne dek yürüme kararı aldı. 6. gününe giren Adalet Yürüyüşü, hak arayan vatandaşlar için bir platforma dönüştü. KHK mağdurlarından, tutuklu asker ailelerine, işçilerden gazetecilere dek bu sistemin mağduru olan herkes Adalet Yürüyüşü’nde bir araya geldi.

‘YARGI BAĞIMSIZDIR DİYEN ERDOĞAN BUGÜN SAVCILARA TALİMAT VERİYOR’
Öte taraftan Berberoğlu’nun tutukluluğuna yapılan itiraz İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilirken uzun süre sessizliğini koruyan iktidardan ilk açıklamalar gelmeye başladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan , Adalet Yürüyüşü’ne dair “Yargı yarın sizi de davet ederse şaşmayın” sözlerini sar etti. Erdoğan’ın bu sözleri CHP tarafından “2 gün önce Anayasa’nın 138. maddesi aklına gelip yargı bağımsızdır diyen Erdoğan bugün savcılara talimat veriyor. Kılıçdaroğlu’nu gözaltına alın veya ifadeye çağırın diye” sözleriyle eleştirildi.

NURİYE VE SEMİH ÖLÜYOR!
İşlerini geri almak talebiyle 224 gündür direnen ve 104 gündür açlık grevi yapan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi, gözlerden uzak dört duvar arasında sürüyor. Akademisyen Gülmen’in 46 kiloya düştüğü öğrenilirken her iki KHK mağdurunun da sağlıklarında geri dönülmez hasarların oluşabileceği, kalp yetmezliğinin başladığı açıklandı.
Öte taraftan Gülmen ve Özakça’ya destek eylemleri darp ve gözaltılarla bastırılmaya çalışılıyor. Abluka altına alınan İnsan Hakları Anıtı’nın “cezası” devam ederken , bu hafta “Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya özgürlük” pankartı açan Akdeniz Üniversitesi’nden 6 gazetecilik öğrencisinin göz altıları 7. gününe girdi.
Özakça’nın annesi Sultan ve kendisi gibi KHK mağduru eşi Esra’nın başlattığı açlık grevi ise 29. güne girdi. Aşcı İsmail Erdoğan’ın açlık grevi ise 26. gününde.

GAZETECİLERE YÖNELİK İLK ‘DARBE’ DAVASI
Ahmet Altan ve Mehmet Altan ile geçtiğimiz Temmuz ayından beri tutuklu bulunan gazeteci Nazlı Ilıcak’ın, yargılandıkları dava başladı. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmak” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya çalışmak” suçlamalarıyla üçer kez ağırlaştırılmış müebbet ve “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçlamasıyla da 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

‘SÜBLİMİNAL MESAJ’ VERMEKLE SUÇLANMIŞLARDI
İddianamede, Ahmet Altan hakkında kapatılan Taraf gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yaptığı dönemde çıkan bazı haberler, 14 Temmuz tarihinde katıldığı bir televizyon programında yaptığı yorumlar, HTS kayıtları ve tanık ifadeleri gerekçe gösterilirken, Mehmet Altan hakkında ise iki köşe yazısı, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la 14 Temmuz’da katıldığı televizyon programında söylediği sözlerin “sübliminal mesaj” sayılması, tanık ifadeleri, delil olarak yer alıyor. Altanlar ve Ilıcak’la birlikte 15 kişinin daha yargılandığı dava, gazetecilerin 15 Temmuz darbe girişimine “iştirak etmekle” suçlandıkları ilk dava olma niteliği taşıyor.

46 GAZETECİNİN İPTAL EDİLEN PASAPORTLARI BİR KEZ DAHA İPTAL EDİLDİ
Yapılan haberler, röportajlar ve basın notlarının delil olarak görüldüğü “KCK Basın” davasında yargılanan 46 gazetecinin pasaportu ikinci kez iptal edildi. Mahkemenin bir önceki heyetinin daha önce pasaportlara el koyma kararı yeni atanan heyet tarafından yinelendi.
İstanbul 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, bir önceki heyetin, gazetecilerin pasaportlarının iptal edilmesine yönelik karar olmasına rağmen yeni heyet İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yazı yazarak, gazetecilerin pasaportlarının Kanun Hükmünde Kararname kapsamında iptal edilmesini ikinci kez istedi.

GAZETECİ TÜRFENT DAVASINDA, TANIKLAR, İFADELERİNİN İŞKENCE ALTINDA ALINDIĞINI SÖYLEDİ
Hakkari Yüksekova’da sokağa çıkma yasakları döneminde yaptığı haberler nedeniyle 13 ay önce tutuklanan gazeteci Nedim Türfent’in ilk duruşması görüldü. 20 tanığın ifadesine dayanarak tutuklanan Türfent’in davasının ilk duruşmasında dinlenen 13 tanıktan 12’si ifadelerini işkence altında verdiklerini söyledi. Duruşmada savunma yapan Türfent de “Ben gazeteciyim mesleğimin gereğini yaptım. Gazetecilik suç değildir” dedi. 9 aydır tutuklu olan Türfent’in tutukluluk halinin devamına karar verildi.

SADECE ‘ŞEHİT’KEN ‘MAKBUL’ OLANLAR!
Son bir ayda askeriyede yaşanan zehirlenme olaylarına bir tane daha eklendi. Dördüncü zehirlenme vakasının adresi yine Manisa oldu. 1’inci Piyade Eğitim Tugay Komutanlığı Albay Arif Seyhun Kışlası’nda bir gün arayla iki zehirlenme yaşandı. Önce 69, ardından akşam yemeğinin ardından 731 asker zehirlendi.
Hastaneye kaldırılan askerlerin sözleri ise hangi koşullarda “zorunlu hizmet”lerini yaptığını ortaya koydu. “Şimdi oraya gideceğiz, biz orada dayak yiyeceğiz… Odaya geçip dayak yiyeceğiz”, “Tabletler kirli geliyor, sabunlu geliyor. Elimiz kayıyor tabletlerden, hep sabunlu geliyor. Biz böyle yemek yiyemiyoruz. Çekiyoruz, dayak yiyoruz” ve “Kantinden yemek yiyeceğiz, kantini kapatıyorlar. Karargahtan değil, yemek şirketinden şikayetçiyiz” ifadelerini kullanana askerler hakkında disiplin soruşturması açıldığı haberleri de basına yansıdı.

MECLİS’TE OLAYIN ARAŞTIRILMASINI AKP ENGELLEMİŞTİ
23 Mayıs’ta, Manisa 1’inci Piyade Eğitim Tugay Komutanlığı’nda gıda zehirlenmesi şüphesiyle 1049 asker hastanelik oldu. 1 er şehit olmuştu. 27 Mayıs’ta Manisa’da 70, 11 Haziran’da Diyarbakır’da 11 asker yemekten zehirlenmişti. 16 Haziran’da ise 69 asker hastanelik olmuştu.                                                                                                   Manisa’daki olayın ardından bir zehirlenme haberi ise Kastamonu’dan geldi. Kastamonu 5’inci Jandarma Eğitim Alay Komutanlığı’nda sekiz asker zehirlenme belirtileri nedeniyle hastaneye kaldırıldı.
CHP vekillerinin 12 Haziran’da, Meclis gündemine taşıdığı olaylar için talep edilen Meclis araştırması AKP’nin oylarıyla reddedilmişti.

ZIRHLI ARACIN EZDİĞİ YAŞLI KADININ KARDEŞİ: ‘GİT ABLANIN PARÇALARINI TOPLA’
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde askeri zırhlı araç, sokakta yürüyen Pakize Hazar isimli yaşlı bir kadına çarptı. Yaşlılık maaşı almaya giderken ezilen Hazar, olay yerinde yaşamını yitirirken olay yerinde bulunan kardeşi Hasret Yaşarer, polisin kendisine siyah bir poşet vererek, 1 metrelik alana dağılan ablasının uzuvları için “Git kardeşinin parçalarını topla” dediğini iddia etti. 85 yaşındaki kardeşinin parçalanmış bedenini yoldan toplayan Hasret Yaşarer ise 80 yaşında.

10 AYDA 7 KİŞİ
En son 4 Mayıs 2017 gecesi Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Karşıyaka mahallesinde devriye gezen polislerin kullandığı zırhlı bir aracın bir evin duvarını yıkarak içeri girmesi sonucu Furkan Yıldırım ve kardeşi Muhammed Yıldırım adındaki iki çocuk hayatını kaybetmişti. Basında yer alan bilgilere göre, sadece son 10 ayda 7 kişi zırhlı polis ya da asker araçlarının altında kalarak yaşamını yitirdi.

‘TERÖRİST’ OLDUĞU İDDİA EDİLEN KÖYLÜLERİN SUÇSUZ OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI
9 Haziran’da gözaltına alınan ve işkenceye uğradığı fotoğrafları “teröristler yakalandı” manşetleriyle sosyal medyadan servis edilen köylüler serbest bırakıldı. Van’ın Gevaş ilçesinde mantar toplamaktan dönerken gözaltına alınan ve işkenceye uğradıklarına dair fotoğrafları yayımlanan yurttaşlar, serbest bırakıldı.

12 YAŞINDAKİ KAZANHAN İÇİN VERİLEN İNDİRİMLİ CEZA UYGUN BULUNDU!
Nihat Kazanhan’ın öldürülmesine ilişkin sanık polise verilen ceza, Bölge Mahkemesi’nce onandı. Sanık polis 13 yıl 4 aylık indirimli ceza aldı.  Cizre’de öldürülen 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın ölümüne ilişkin yerel mahkemenin sanık polise verdiği 13 yıl 4 aylık indirimli cezayı onaylayan Gaziantep Bölge Mahkemesi, diğer sanık polislere 6’şar aylık verilen ve ertelenen cezanın da usul ve yasaya uygun olduğuna hükmetti. 11 Kasım 2016 tarihinde Cizre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın son duruşmasında tutuklu özel harekat polisi M.N.G.’ye “kasten adam öldürme” suçundan müebbet hapis cezası verilmiş, daha sonra sanığın suçu “tahrik” altında işlendiğine kanaat getirilerek ceza 16 yıla indirilmişti. Yine sanığın yargılama süresi boyunca olumlu davrandığına kanaat getiren mahkeme heyeti, verilen cezada 1/6 oranında indirime giderek, cezayı 13 yıl 4 aya düşürmüştü.

LİNÇ KÜLTÜRÜ TIRMANIYOR!
Memlekette esen ırkçı rüzgârdan yine Kürt kökenli işçiler nasibini aldı. Ankara’nın Nallıhan ilçesindeki bir inşaatta çalışmak için Bingöl’den gelen üniversite öğrencisi F.C. ve beraberindeki 7 işçiye ırkçı bir grup saldırdı. İddialara göre; işçilere demir sopalar ve coplarla saldıran 100 kişilik grup işçilere işkence yaptıktan sonra tüm işçileri inşaat dışına çıkartarak İstiklal Marşı okuttu.

HENDEK’TE SURİYELİLER HEDEFTİ
Hendek ilçesinde ise lincin hedefi Suriyeliler oldu. 2. Organize Sanayi Bölgesinde bulunan bir fabrikada Suriyeli genç ile fabrika bölüm sorumlusu arasında çıkan tartışma sonrasında, Hendek ilçe merkezinde toplanan yüzlerce kişi, yoldan geçen 6 Suriyeli sığınmacıyı darp etti. Ardından Suriyeli ailelerin kaldığı evlere yönelen kalabalık, 3 eve zorla girerek içeride bulunanlara linç girişiminde bulundu.

YANGINDAN SADECE ÇOCUK MU SORUMLU?
Adana Kürkçüler Cezaevi çocuk koğuşunda çıkan ve üç çocuğun ölümüne neden olan yangınla ilgili davanın ilk duruşması Adana 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kasten öldürme iddiası ile hakkında 93 yıla kadar hapis cezası istenen 13 yaşındaki R.K. “rehabilitasyon koğuşu” denen ve hücre benzeri, havalandırması olmayan koğuştan kurtulmak için yangın çıkardıklarını anlattı. Davanın sadece yangını çıkarma eylemine odaklanması, yetkililerin olaydaki sorumluluğunun gözardı edilmesi ise tepki topladı.

AKKUYU DA ‘MİLLETE KÜFREDEN’ CENGİZ’İN OLDU
AKP’nin doğa katliamlarının önünü açan politikaları kesintisiz devam ediyor. Zeytinlik arazilerine göz diken tasarının ardından çevrecilerin karşı çıktığı Akkuyu Nükleer Santrali’ne üretim lisansı verildi.25 Haziran 2015 tarihinde önlisans verilen santrale  15 Haziran 2017 tarihi itibariyle yürürlüğe girmek üzere 49 yıl süreli üretim lisansı verilmesinin ardından AKP hükümeti dönemiyle yıldızı parlayan Cengiz, Kolin ve Kalyon şirketleri şimdi de çevrecilerin karşı çıktığı Akkuyu Nükleer Santralı’na ortak olacağı ortaya çıktı. Kalyon Holding geçen aylarda Konya’da kazandığı büyük güneş enerjisi santrali ihalesi ile gündeme gelmişti. Kalyon Holding de Üçüncü Havalimanı’nın ortaklarından. Kolin İnşaat ise Manisa’nın Soma ilçesinin Yırca köyünde yapmak istediği termik santral projesi Türkiye’nin gündemine oturmuştu.       Cengiz İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Cengiz’i kamuoyu, millete ettiği küfürle tanıyor.

KHK İLE İHRAÇ EDİLENLERE ÖĞRENCİLİK DE YASAKLANDIUludağ Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü Lisansüstü Başvuru Koşulları’nda yer alan maddede üniversitenin OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile ihraç edilen kamu çalışanlarının OHAL süresince öğrenci olarak kabul etmeyeceğine ilişkin senato kararını açıkladı.Üniversitelerde daha önce ihraç edilen Barış Akademisyenleri’nin doçentlik başvurularının kabul edilmediği de ortaya çıkmıştı.

ONUR YÜRÜYÜŞÜ’NE TEHDİT                                                                                           
Alperen Ocakları, 25 Haziran’da Taksim’de yapılacak olan ve her yıl düzenlenen Onur Yürüyüşü’nü hedef alarak tehditler savurdu. “Devlet eğer müsaade ederse biz müsaade etmeyeceğiz, biz yürütmeyeceğiz… İstesek 200 bin kişi de buluruz” ifadelerini kullandı.
Alperen Ocakları Vakfı İstanbul İl Başkanı Kürşat Mican, son dönem revaçta olan “kokteyl “ tanımlamalarına özgün bir katkı da bulunarak ve LGBTİ+’ların ‘ahlaksızlığı yaymaya çalıştığını’ ve bunun ‘kapitalist, komünist, emperyalist güçlerin bir projesi olduğunu’ iddia etti. Ve tabii ki Ocaklar’a dair ne “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”ten ne de “nefret” suçundan soruşturma açılmadı.

KIZININ CENAZESİNE KATILMASINA İZİN VERİLMEDİ

Adalet Bakanlığı Menemen Cezaevi’nde FETÖ’den tutuklu olan eski Tire Milli Eğitim Müdürü Mehmet Ali Ölçer’e intihar eden üniversite öğrencisi kızının cenazesine katılmasına, mevzuatta tanınana bir hak olmasına rağmen izin verilmediği ortaya çıktı. Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği son sınıf öğrencisi 21 yaşındaki Tuğçe Ölçer, OHAL döneminde ailesinin ve kendisinin maruz kaldığı baskılara dayanamamış ve hayatına son verdiği iddia edildi. Ölçer’in intiharıyla birlikte OHAL nedeniyle intihar edenlerin sayısı 38’e yükseldi.
DİN GÖREVLİSİ CİNSEL İSTİSMARDAN TUTUKLANDI
Cinsel istismarda bu hafta öne çıkan olaylardan biri Tokat’ta yaşandı. Türkiye Diyanet ve Vakıf Görevlileri Sendikası (Diyanet-Sen) Şube Başkanlığı yapan ve emekli olan 53 yaşındaki din görevlisi, 5 yaşındaki çocuğa cinsel istismarda bulunmaktan dolayı tutuklandı.

12 YAŞINDAKİ ÇOCUĞU HAMİLE BIRAKAN ADAMA ‘İYİ HAL’ İNDİRİMİ

Evli ve 2 çocuk babası Güven Y. Bir dönem birlikte yaşayıp ayrıldığı kadının 12 yaşındaki kızına tecavüz etmesi nedeniyle yargılandığı davada iyi hal indirimi aldı. Adam, 12 yaşında anne olmak zorunda kalan çocuğa tecavüzünü “15 yaşında biliyordum” diye meşrulaştırmaya çalıştı.

TÜRKİYE’NİN HUKUKLA İMTİHANI: EVSİZ SANIĞA EV HAPSİ!

Bu hafta hukuk tarihimize ilginç bir daha eklendi.                                                           İstanbul’da uyuşturucu satmak ve kullanmak suçundan ‘ev hapsi’ cezası verilen Barış Alkan isimli bir kişi, kendisine verilen cezayı Kadıköy Söğütlüçeşme’de Metrobüs Durakları arkasında bulunan metal levhalarla çevrili alanda çekiyor. Zira Alkan evsiz! Polisler de İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Hakimliği’nin CMK 109/3 J maddesi gereğince, ‘Konutu terk etmemek suretiyle Adli Kontrol Tedbir”i uygulanması kararını denetliyor.

*CHP Ankara Milletvekili – TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkan Vekili