20 Ağustos 2017 Pazar


GÜNDOĞDU'DA VİCDAN VE ADALET NÖBET EYLEMİ'NE
ÇİMLERDE İÇEN ÖZGÜRLÜK YANLILARI İZMİRLİLER DUYARSIZ KALDI!

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ DEĞERLENDİRDİ:

'Başörtüsü serbestisinden başörtüsü mecburiyetine'


İzmir Gündoğdu Meydanı'ndaki Vicdan ve Adalet Nöbeti'nin üçüncü günü geride kaldı. Alanda konuştuğumuz HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, İzmirlilerin destek konusunda zayıf olduğunu söyledi ve ekledi: "Bu durum; görünürdeki modernliğin, aslında göründüğü gibi olmadığına ve radikal muhalefet söz konusuysa diktatörlükle muhalefet arasında eşit mesafede kalabileceğine dair bir işaret olduğu için önemli..." Kürkçü ayrıca, yeni eylem biçimleri buldukça halkın daha derinlerine ulaşmanın mümkün olduğunu da söyledi.


  ‘YENİ EYLEM BİÇİMLERİ GELİŞTİRİLMELİ’

Vicdan ve Adalet Nöbeti’nde bulunan İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü de Gazete Duvar’a konuştu. Pazar günü buradan ayrılacaklarını ifade eden Kürkçü “Bundan sonraki adımlarımızda eylemi yerelleştirdikçe insanların ne istediklerini ve neye hazır olduklarını öğrenmek ve böylece yeni eylem biçimleri bularak daha derinlere ulaşmak mümkün olacak’’ dedi.

‘HİÇ GELMEMİŞ OLMAMIZI, BURADAN GİTMEMİZİ İSTİYORLAR’

Nöbet boyunca yaşadıkları baskının, İzmir’in Diyarbakır’dan farkının olmadığını gösterdiğini dile getiren Kürkçü “Bu baskının altında aynı şey yatıyor: Diktatörlük. Diyarbakır’da sömürgecilikle birlikte yaşandığı için gizlenemiyor ama İzmir’de sanki böyle değilmiş gibi bir hava vardı. Halbuki aynı baskı… Hatta Vicdan ve Adalet Nöbeti’ne karşı burada vilayetin tutumu Van’dan bile geri… Bizi çıplak güneş altında bırakmak için tenteleri yasakladılar; bu İzmir gibi bir yerde ölüm tehlikesi demekti. Daimi bir ses sistemi için dövüşmemiz gerekti; elektrik alınmasını engellediler. Açıkçası onlar sadece hiç gelmemiş olmamızı, buradan gitmemizi istiyorlar… Kısacası Türkiye’de tutarlı tek şey, diktatörlüğün her yerde aynı uygulanması.


‘İNSANLAR AYNI, DÖNEM FARKLI’

“Ancak asıl soru, İzmirliler bunu gördü mü? Gündoğdu alanı, çimenlikler İzmirlilerin övündükleri modern bir dinlenme yeri, boş zaman mekânı. Fakat buranın müdavimi binlerce insan, nöbetin ilk gününden beri nöbet alanını, bu mekanın orta yerinde ağrıtmadıkça unutabilecekleri bir diş çürüğü gibi gördüler. Görünürdeki modernliğin, aslında göründüğü gibi olmadığına ve radikal muhalefet söz konusuysa diktatörlükle muhalefet arasında eşit mesafede kalabileceğine dair bir işaret olduğu için önemli bu… Bu topyekün bir suçlama hiç değil. Bir saptama. Daha önce bu meydanda yaptığımız mitinglerde buradan gelip geçenlerin, oturanların pasif de olsa meydanın heyecanına, kaygısına, coşkusuna eşlik ettiğine tanık olmuştuk. İnsanlar aynı, ama dönem farklı… Bu, politik bilinçte bir tutulma işareti olduğu için önemli işte. AKP’nin yanına geçmiş olmasalar da diktatörlüğe karşı koyuşta motivasyon üretme konusunda bir gerileme var. Gerçi ilk günden itibaren sımsıcak bir ilişki doğması söz konusu olamazdı… Zaten nöbetin ve ‘vicdan ve adalet’ çağrısının varlık nedeni de buydu. Ama eylemi çeşitlendirmemiz, yeni iletişim yolları bulmamız ve çoğaltmamız gerektiğini görmüş olduk.

‘ÖRGÜTLÜ TOPLUM HÂLÂ ÇOK ATAK’

“Tüm amacımız, insanları geri çekildikleri o konumlardan yeniden itiraza çağırmak. Yoksa hiç hazır olmadıkları şeylerle yüzleşmek zorunda kalabilirler. Erdoğan rejimi başörtüsü serbestisinden başörtüsü mecburiyetine geçmeyi dayattığında çok geç kalınmış olabilir. Kılıçdaroğlu bugün nihayet dokunulmazlıkların kaldırılmasını onaylamaktan farklı bir yola girdiği için cezalandırılmaya çalışılıyor. Kılıçdaroğlu’na oy veren bu insanlar buna ne tepki verecek? Ben bu kitleden daha enerjik bir itiraz bekliyorum. Gerçekleşme ise daha geride. Diğer yandan CHP’li vekiller ve CHP’ye destek veren topluluklar başından beri nöbet alanına geliyor. Örgütlü toplum hâlâ çok atak… Ancak pasif seçmenlerle örgütlü topluluklar arasında hala aşılması gereken bir mesafe olduğunu da görüyoruz.
“Pazar günü buradan ayrılıyoruz. Herhangi bir vahametle karşılaşmadan buradan ayrılacağımızı umuyoruz. Bu nöbet bitecek ama muhalefeti toparlayıncaya dek yeni eylem biçimleri bulmak için çalışmaya devam edeceğiz. Birçok tecrübe yaşadık. Bundan sonraki adımlarımızda eylemi yerelleştirdikçe insanların ne istediklerini ve neye hazır olduklarını öğrenmek ve böylece yeni eylem biçimleri bularak daha derinlere ulaşmak mümkün olacak.”

21 Temmuz 2017 Cuma

KHK İLE İŞTEN ATILAN KAMU EMEKÇİLERİ... KORKMUYORUZ!

“Gölgesi tarafından ele geçirilen bir insan,
daima kendi ışığını keser ve kendi tuzağına düşer.
Carl Gustave Jung’

“KHK” LARLA İHRAÇ EDİLEN KAMU EMEKÇİLERİ

"Arkadaşlarımız su gibi berrak. Korkmuyoruz, susmuyoruz, teslim olmuyoruz" başlığı ile yayınlanan açıklamada, "Siyasi iktidar 15 Temmuz'un birinci yıldönümüne saatler kala yeni bir KHK ile yine binlerce kamu emekçisini işsiz bıraktı. Açlıkla terbiye etmeye çalışsalar da emekçiler biat etmeyecek. Bugün ihraç edilen üyelerimiz arasında bulunan, iktidara karşı koyma cüreti göstermiş olmanın diyetini ödeyen Tüm Bel Sen İzmir 1 No’lu Şube Başkanımız Çağdaş Yazıcı, işyeri temsilcilerimiz Erol Hanbayat, Uğur Tepe yalnız değiller! Bu hukuksuzluğu yapanlar, haksız ihraçlarla her geçen gün daha da zayıflayan ve saldırganlaşan iktidarlarını koruyabileceklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar. Biz buradayız ve burada olmaya devam edeceğiz." ifadelerine yer verildi. "Arkadaşlarımızla birlikte bugün yurt genelinde ihraç saldırısına maruz kalan diğer KESK üyesi kamu emekçilerini selamlıyoruz. Herkes bilmelidir ki arkadaşlarımızı sessiz sedasız uğurlamayacağız. Onları geri getirinceye kadar mücadelemize devam edeceğiz. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ye hiç birimiz!" denilen açıklamada ayrıca bütün emek güçlerine de 18 Temmuz Salı günü saat 12.15'te İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde yapılacak eyleme güçlü katılma çağrısı yapıldı. İz Gazete


HAYSİYETİ KORUMANIN ZORLUĞU VE TESLİMİYETİN RUHSAL TAHRİBATI !

KHK ile işlerine son verilen daha doğrusu atılan KESK yöneticisi, işyeri temsilcisi ve çalışanı belediye işçilerinin bu kararla dayatılan örgütsüzlük dayatmasına, itaatkâr köleler yaratma projesine dönük bir tepki eylemi. Oldukça büyük iki pankart asılmış belediye binasının yan girişine büyükçe iki pankart asmışlardı. 
KORKMUYORUZ-SUSMUYORUZ-TESLİM OLMUYORUZ!
HAYIR GİTMİYORUZ! ADALET İSTİYORUZ!

Saat 12.00 tanıdık simalar Konaktaki Büyükşehir Belediyesinin karşısındaki İZSU’nun önünde beliriyor. Çok kalabalık değil. Geçen günlerde çıkan KHK ile işlerinden atılan Akademisyenler, az sayıda Sendika yöneticileri, siyasi partilerden temsil düzeyinde birkaç kişi, destek için gelen az sayıda deri işçisi. Sayı zamanla biraz daha çoğalıyor. Belki bin kişi kadarız. Belediye çalışanı emekçilerin öğle yemeği arasına denk geliyor açıklama. 1 Nolu şube yöneticisi Çağdaş YAZICI konuşuyor. Gerçekçi, yol gösterici, uyaran, harekete geçmeye çağıran cümleler dökülüyor ağzından. Duygusal, politik, insani siyasal saptamalar ard arda sıralanıyor. Diğer konuşmacılarda çok sakin ama etkili konuşuyorlar, gerçeğin kendisi bütün çıplaklığıyla ortada duruyor.
Saatler 12.30 u gösterdiğinde binadan üçer beşer çalışanlar dışarıya çıkmaya başlıyor.  Aynı işyerinde çalışan arkadaşları konuşmalar yapıyor. Kalabalığın arasından adeta hastalık bulaşacakmış gibi hızla, kafalarını kaldırmadan geçerek uzaklaşıyorlar. Bir kaçı eylem yapan kalabalığa katılıyor. Belki yüzlercesi kalabalığı kıyısından yararak çıkıp gidiyor. Oysa bu kalabalık onların da hakları için eylem yapıyor.
Örgütlerine yönelik saldırıyı protesto ediyor.
Bütün çalışanların haklarını aradığı için işten atılmış arkadaşlarını yok sayarak kaçıp gidiyorlar. Onların utancı sarıyor bütün ruhumu, bedenimi.
Korkuları, telaşları, düşüncelerinin önüne geçmiş belli ki.
İşsiz bırakılma korkusuyla tehdit edilen milyonlarca insan.
Hiçbir şeye karışmazsam bana dokunmazlar diye düşünüyor.
Elbette hakkını yüksek sesle arayanlar, boyun eğmek istemeyenler her zaman ilk sıradadır. Ancak bu saldırılar en öndekilerle sınırlı kalır mı?
FETÖ cü diye başlayanların bu gün geldiği nokta düşünülecek olursa.
Kimsenin ayrıcalıklı bir yere sahip olmadığını, sıranın er ya da geç bu gün ses çıkarmayanlara da geleceğini bilmek için çok fazla yaşanmışlık gözümüzün önünde cereyan etti, ediyor.
Diyelim ki sıra size gelmedi.
Yanınızda çalışan arkadaşınız işten atıldığında ses çıkarmamanın kişiliğinizde yarattığı tahribatı, yaşadığınız, yaşamanız gereken utancı ne yapacaksınız?
Sahip olduğunuz hakları korumak, geliştirmek için mücadele eden iş arkadaşlarınızı bu gün yalnız bırakmak, kendi geleceğinizi, çocuklarınızın geleceğini egemenlerin iki dudağı arasından çıkacak yeni saldırı kararlarına teslim etmektir. Korkuyla telaşla değil bilinçle kavramak soğukkanlı olmak zorundayız. Birlikte davranmak ve mücadeleyi, dayanışmayı büyütmek dışında seçenek yok. Bu zorlu süreci ancak birbirimize daha sıkı sarılarak, yan yana durarak en az hasarla atlatabiliriz.
Egemenler her zaman olduğu gibi en önde olanlardan en cesur ve örgütlü olanlardan başlıyor. Ama saldırılar hiçbir zaman onlarla sınırlı kalmıyor.
Yapılmak istenen kişileri değil kazanılmış hakları budamak. Sömürüyü çoğaltarak hakları azaltmak.  İşçi sınıfını örgütsüz bırakarak Sermaye için dikensiz gül bahçesi yaratmak. Burada hedef kişiler değil kazanılmış haklarındır!
Saldırı dün Paşabahçe işçilerini, bu gün Petkim işçilerini, Metal işçilerini hedef aldıysa sıranın diğer çalışanlara geleceği gün gibi açıktı.
Saldırı tüm sınıfa yöneliktir, hiçbir kesim hiç bir kimse ayrıcalık sahibi değildir.
Boyun eğerek, susarak, geri çekilerek, haysiyeti zedelenmiş insanlar olarak utanç içinde yaşamaktansa, dayanışmayı büyütmek sıranın bize gelmesini beklemeden harekete geçmek zorundayız.
Önce kendimiz ve çocuklarımız için!
İnsanca çalışma koşulları için, insanca yaşamak için

BİRLİK, DAYANIŞMA, MÜCADELE!



21 Haziran 2017 Çarşamba

2017 YILINDA DURUMUN VEHAMETİ

Geçen haftanın hak ihlalleri
(13-19 Haziran 2017)
Memlekette esen ırkçı rüzgârdan yine Kürt kökenli işçiler nasibini aldı. Ankara’nın Nallıhan ilçesindeki bir inşaatta çalışmak için Bingöl’den gelen üniversite öğrencisi F.C. ve beraberindeki 7 işçiye ırkçı bir grup saldırdı. Hendek ilçesinde ise linçin hedefi Suriyeliler oldu.
Şenal Sarıhan*

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde karar duruşması görülen ‘MİT TIR’ları görüntülerinin yayınlaması davasına CHP Milletvekili Enis Berberoğlu ile gazeteci Erdem Gül katıldı. Yurt dışında olan Can Dündar ise duruşmaya katılmadı. Gizli yapılan ve izleyici alınmayan duruşmada kararını açıklayan mahkeme Berberoğlu’nun “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini, siyasal ve askeri casusluk maksadıyla açıklamak” suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmasına hükmetti. ‘Cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususları, sanık lehine takdiri hafifletici sebep’ olarak niteleyen mahkeme, Berberoğlu’nun cezasını 25 yıla indirdi.

BERBEROĞLU’NUN TUTUKLANMASI: SUÇ OLAN HANGİSİ?
Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla tekrar şu sorular gündeme geldi: Türkmenlere insani yardım götürdüğü iddia edilen MİT TIR’ları haberiyle devletin hangi gizli belgesi ifşa edilmiştir? “İnsani yardım” devletin neden gizli kalması gereken belgesidir? Söz konusu olayda ulusal ve uluslararası hukuka göre suç olan silah taşınması eylemi ise suçu ortaya çıkaracak belgeleri gizlemek TCK.’ya göre “suça iştirak” değil midir? Haberi yapan gazetecilerden ve belgeleri verdiği iddia edilen Berberoğlu’ndan “suça iştirak etmesi” mi beklenmektedir?

ADALET TALEP EDEN BİNLERİN YÜRÜYÜŞÜ
Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından olağanüstü toplanan CHP, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu önderliğinde Ankara’dan Maltepe Cezaevi’ne dek yürüme kararı aldı. 6. gününe giren Adalet Yürüyüşü, hak arayan vatandaşlar için bir platforma dönüştü. KHK mağdurlarından, tutuklu asker ailelerine, işçilerden gazetecilere dek bu sistemin mağduru olan herkes Adalet Yürüyüşü’nde bir araya geldi.

‘YARGI BAĞIMSIZDIR DİYEN ERDOĞAN BUGÜN SAVCILARA TALİMAT VERİYOR’
Öte taraftan Berberoğlu’nun tutukluluğuna yapılan itiraz İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilirken uzun süre sessizliğini koruyan iktidardan ilk açıklamalar gelmeye başladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan , Adalet Yürüyüşü’ne dair “Yargı yarın sizi de davet ederse şaşmayın” sözlerini sar etti. Erdoğan’ın bu sözleri CHP tarafından “2 gün önce Anayasa’nın 138. maddesi aklına gelip yargı bağımsızdır diyen Erdoğan bugün savcılara talimat veriyor. Kılıçdaroğlu’nu gözaltına alın veya ifadeye çağırın diye” sözleriyle eleştirildi.

NURİYE VE SEMİH ÖLÜYOR!
İşlerini geri almak talebiyle 224 gündür direnen ve 104 gündür açlık grevi yapan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi, gözlerden uzak dört duvar arasında sürüyor. Akademisyen Gülmen’in 46 kiloya düştüğü öğrenilirken her iki KHK mağdurunun da sağlıklarında geri dönülmez hasarların oluşabileceği, kalp yetmezliğinin başladığı açıklandı.
Öte taraftan Gülmen ve Özakça’ya destek eylemleri darp ve gözaltılarla bastırılmaya çalışılıyor. Abluka altına alınan İnsan Hakları Anıtı’nın “cezası” devam ederken , bu hafta “Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya özgürlük” pankartı açan Akdeniz Üniversitesi’nden 6 gazetecilik öğrencisinin göz altıları 7. gününe girdi.
Özakça’nın annesi Sultan ve kendisi gibi KHK mağduru eşi Esra’nın başlattığı açlık grevi ise 29. güne girdi. Aşcı İsmail Erdoğan’ın açlık grevi ise 26. gününde.

GAZETECİLERE YÖNELİK İLK ‘DARBE’ DAVASI
Ahmet Altan ve Mehmet Altan ile geçtiğimiz Temmuz ayından beri tutuklu bulunan gazeteci Nazlı Ilıcak’ın, yargılandıkları dava başladı. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmak” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya çalışmak” suçlamalarıyla üçer kez ağırlaştırılmış müebbet ve “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçlamasıyla da 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

‘SÜBLİMİNAL MESAJ’ VERMEKLE SUÇLANMIŞLARDI
İddianamede, Ahmet Altan hakkında kapatılan Taraf gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yaptığı dönemde çıkan bazı haberler, 14 Temmuz tarihinde katıldığı bir televizyon programında yaptığı yorumlar, HTS kayıtları ve tanık ifadeleri gerekçe gösterilirken, Mehmet Altan hakkında ise iki köşe yazısı, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la 14 Temmuz’da katıldığı televizyon programında söylediği sözlerin “sübliminal mesaj” sayılması, tanık ifadeleri, delil olarak yer alıyor. Altanlar ve Ilıcak’la birlikte 15 kişinin daha yargılandığı dava, gazetecilerin 15 Temmuz darbe girişimine “iştirak etmekle” suçlandıkları ilk dava olma niteliği taşıyor.

46 GAZETECİNİN İPTAL EDİLEN PASAPORTLARI BİR KEZ DAHA İPTAL EDİLDİ
Yapılan haberler, röportajlar ve basın notlarının delil olarak görüldüğü “KCK Basın” davasında yargılanan 46 gazetecinin pasaportu ikinci kez iptal edildi. Mahkemenin bir önceki heyetinin daha önce pasaportlara el koyma kararı yeni atanan heyet tarafından yinelendi.
İstanbul 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, bir önceki heyetin, gazetecilerin pasaportlarının iptal edilmesine yönelik karar olmasına rağmen yeni heyet İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yazı yazarak, gazetecilerin pasaportlarının Kanun Hükmünde Kararname kapsamında iptal edilmesini ikinci kez istedi.

GAZETECİ TÜRFENT DAVASINDA, TANIKLAR, İFADELERİNİN İŞKENCE ALTINDA ALINDIĞINI SÖYLEDİ
Hakkari Yüksekova’da sokağa çıkma yasakları döneminde yaptığı haberler nedeniyle 13 ay önce tutuklanan gazeteci Nedim Türfent’in ilk duruşması görüldü. 20 tanığın ifadesine dayanarak tutuklanan Türfent’in davasının ilk duruşmasında dinlenen 13 tanıktan 12’si ifadelerini işkence altında verdiklerini söyledi. Duruşmada savunma yapan Türfent de “Ben gazeteciyim mesleğimin gereğini yaptım. Gazetecilik suç değildir” dedi. 9 aydır tutuklu olan Türfent’in tutukluluk halinin devamına karar verildi.

SADECE ‘ŞEHİT’KEN ‘MAKBUL’ OLANLAR!
Son bir ayda askeriyede yaşanan zehirlenme olaylarına bir tane daha eklendi. Dördüncü zehirlenme vakasının adresi yine Manisa oldu. 1’inci Piyade Eğitim Tugay Komutanlığı Albay Arif Seyhun Kışlası’nda bir gün arayla iki zehirlenme yaşandı. Önce 69, ardından akşam yemeğinin ardından 731 asker zehirlendi.
Hastaneye kaldırılan askerlerin sözleri ise hangi koşullarda “zorunlu hizmet”lerini yaptığını ortaya koydu. “Şimdi oraya gideceğiz, biz orada dayak yiyeceğiz… Odaya geçip dayak yiyeceğiz”, “Tabletler kirli geliyor, sabunlu geliyor. Elimiz kayıyor tabletlerden, hep sabunlu geliyor. Biz böyle yemek yiyemiyoruz. Çekiyoruz, dayak yiyoruz” ve “Kantinden yemek yiyeceğiz, kantini kapatıyorlar. Karargahtan değil, yemek şirketinden şikayetçiyiz” ifadelerini kullanana askerler hakkında disiplin soruşturması açıldığı haberleri de basına yansıdı.

MECLİS’TE OLAYIN ARAŞTIRILMASINI AKP ENGELLEMİŞTİ
23 Mayıs’ta, Manisa 1’inci Piyade Eğitim Tugay Komutanlığı’nda gıda zehirlenmesi şüphesiyle 1049 asker hastanelik oldu. 1 er şehit olmuştu. 27 Mayıs’ta Manisa’da 70, 11 Haziran’da Diyarbakır’da 11 asker yemekten zehirlenmişti. 16 Haziran’da ise 69 asker hastanelik olmuştu.                                                                                                   Manisa’daki olayın ardından bir zehirlenme haberi ise Kastamonu’dan geldi. Kastamonu 5’inci Jandarma Eğitim Alay Komutanlığı’nda sekiz asker zehirlenme belirtileri nedeniyle hastaneye kaldırıldı.
CHP vekillerinin 12 Haziran’da, Meclis gündemine taşıdığı olaylar için talep edilen Meclis araştırması AKP’nin oylarıyla reddedilmişti.

ZIRHLI ARACIN EZDİĞİ YAŞLI KADININ KARDEŞİ: ‘GİT ABLANIN PARÇALARINI TOPLA’
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde askeri zırhlı araç, sokakta yürüyen Pakize Hazar isimli yaşlı bir kadına çarptı. Yaşlılık maaşı almaya giderken ezilen Hazar, olay yerinde yaşamını yitirirken olay yerinde bulunan kardeşi Hasret Yaşarer, polisin kendisine siyah bir poşet vererek, 1 metrelik alana dağılan ablasının uzuvları için “Git kardeşinin parçalarını topla” dediğini iddia etti. 85 yaşındaki kardeşinin parçalanmış bedenini yoldan toplayan Hasret Yaşarer ise 80 yaşında.

10 AYDA 7 KİŞİ
En son 4 Mayıs 2017 gecesi Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Karşıyaka mahallesinde devriye gezen polislerin kullandığı zırhlı bir aracın bir evin duvarını yıkarak içeri girmesi sonucu Furkan Yıldırım ve kardeşi Muhammed Yıldırım adındaki iki çocuk hayatını kaybetmişti. Basında yer alan bilgilere göre, sadece son 10 ayda 7 kişi zırhlı polis ya da asker araçlarının altında kalarak yaşamını yitirdi.

‘TERÖRİST’ OLDUĞU İDDİA EDİLEN KÖYLÜLERİN SUÇSUZ OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI
9 Haziran’da gözaltına alınan ve işkenceye uğradığı fotoğrafları “teröristler yakalandı” manşetleriyle sosyal medyadan servis edilen köylüler serbest bırakıldı. Van’ın Gevaş ilçesinde mantar toplamaktan dönerken gözaltına alınan ve işkenceye uğradıklarına dair fotoğrafları yayımlanan yurttaşlar, serbest bırakıldı.

12 YAŞINDAKİ KAZANHAN İÇİN VERİLEN İNDİRİMLİ CEZA UYGUN BULUNDU!
Nihat Kazanhan’ın öldürülmesine ilişkin sanık polise verilen ceza, Bölge Mahkemesi’nce onandı. Sanık polis 13 yıl 4 aylık indirimli ceza aldı.  Cizre’de öldürülen 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın ölümüne ilişkin yerel mahkemenin sanık polise verdiği 13 yıl 4 aylık indirimli cezayı onaylayan Gaziantep Bölge Mahkemesi, diğer sanık polislere 6’şar aylık verilen ve ertelenen cezanın da usul ve yasaya uygun olduğuna hükmetti. 11 Kasım 2016 tarihinde Cizre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın son duruşmasında tutuklu özel harekat polisi M.N.G.’ye “kasten adam öldürme” suçundan müebbet hapis cezası verilmiş, daha sonra sanığın suçu “tahrik” altında işlendiğine kanaat getirilerek ceza 16 yıla indirilmişti. Yine sanığın yargılama süresi boyunca olumlu davrandığına kanaat getiren mahkeme heyeti, verilen cezada 1/6 oranında indirime giderek, cezayı 13 yıl 4 aya düşürmüştü.

LİNÇ KÜLTÜRÜ TIRMANIYOR!
Memlekette esen ırkçı rüzgârdan yine Kürt kökenli işçiler nasibini aldı. Ankara’nın Nallıhan ilçesindeki bir inşaatta çalışmak için Bingöl’den gelen üniversite öğrencisi F.C. ve beraberindeki 7 işçiye ırkçı bir grup saldırdı. İddialara göre; işçilere demir sopalar ve coplarla saldıran 100 kişilik grup işçilere işkence yaptıktan sonra tüm işçileri inşaat dışına çıkartarak İstiklal Marşı okuttu.

HENDEK’TE SURİYELİLER HEDEFTİ
Hendek ilçesinde ise lincin hedefi Suriyeliler oldu. 2. Organize Sanayi Bölgesinde bulunan bir fabrikada Suriyeli genç ile fabrika bölüm sorumlusu arasında çıkan tartışma sonrasında, Hendek ilçe merkezinde toplanan yüzlerce kişi, yoldan geçen 6 Suriyeli sığınmacıyı darp etti. Ardından Suriyeli ailelerin kaldığı evlere yönelen kalabalık, 3 eve zorla girerek içeride bulunanlara linç girişiminde bulundu.

YANGINDAN SADECE ÇOCUK MU SORUMLU?
Adana Kürkçüler Cezaevi çocuk koğuşunda çıkan ve üç çocuğun ölümüne neden olan yangınla ilgili davanın ilk duruşması Adana 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kasten öldürme iddiası ile hakkında 93 yıla kadar hapis cezası istenen 13 yaşındaki R.K. “rehabilitasyon koğuşu” denen ve hücre benzeri, havalandırması olmayan koğuştan kurtulmak için yangın çıkardıklarını anlattı. Davanın sadece yangını çıkarma eylemine odaklanması, yetkililerin olaydaki sorumluluğunun gözardı edilmesi ise tepki topladı.

AKKUYU DA ‘MİLLETE KÜFREDEN’ CENGİZ’İN OLDU
AKP’nin doğa katliamlarının önünü açan politikaları kesintisiz devam ediyor. Zeytinlik arazilerine göz diken tasarının ardından çevrecilerin karşı çıktığı Akkuyu Nükleer Santrali’ne üretim lisansı verildi.25 Haziran 2015 tarihinde önlisans verilen santrale  15 Haziran 2017 tarihi itibariyle yürürlüğe girmek üzere 49 yıl süreli üretim lisansı verilmesinin ardından AKP hükümeti dönemiyle yıldızı parlayan Cengiz, Kolin ve Kalyon şirketleri şimdi de çevrecilerin karşı çıktığı Akkuyu Nükleer Santralı’na ortak olacağı ortaya çıktı. Kalyon Holding geçen aylarda Konya’da kazandığı büyük güneş enerjisi santrali ihalesi ile gündeme gelmişti. Kalyon Holding de Üçüncü Havalimanı’nın ortaklarından. Kolin İnşaat ise Manisa’nın Soma ilçesinin Yırca köyünde yapmak istediği termik santral projesi Türkiye’nin gündemine oturmuştu.       Cengiz İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Cengiz’i kamuoyu, millete ettiği küfürle tanıyor.

KHK İLE İHRAÇ EDİLENLERE ÖĞRENCİLİK DE YASAKLANDIUludağ Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü Lisansüstü Başvuru Koşulları’nda yer alan maddede üniversitenin OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile ihraç edilen kamu çalışanlarının OHAL süresince öğrenci olarak kabul etmeyeceğine ilişkin senato kararını açıkladı.Üniversitelerde daha önce ihraç edilen Barış Akademisyenleri’nin doçentlik başvurularının kabul edilmediği de ortaya çıkmıştı.

ONUR YÜRÜYÜŞÜ’NE TEHDİT                                                                                           
Alperen Ocakları, 25 Haziran’da Taksim’de yapılacak olan ve her yıl düzenlenen Onur Yürüyüşü’nü hedef alarak tehditler savurdu. “Devlet eğer müsaade ederse biz müsaade etmeyeceğiz, biz yürütmeyeceğiz… İstesek 200 bin kişi de buluruz” ifadelerini kullandı.
Alperen Ocakları Vakfı İstanbul İl Başkanı Kürşat Mican, son dönem revaçta olan “kokteyl “ tanımlamalarına özgün bir katkı da bulunarak ve LGBTİ+’ların ‘ahlaksızlığı yaymaya çalıştığını’ ve bunun ‘kapitalist, komünist, emperyalist güçlerin bir projesi olduğunu’ iddia etti. Ve tabii ki Ocaklar’a dair ne “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”ten ne de “nefret” suçundan soruşturma açılmadı.

KIZININ CENAZESİNE KATILMASINA İZİN VERİLMEDİ

Adalet Bakanlığı Menemen Cezaevi’nde FETÖ’den tutuklu olan eski Tire Milli Eğitim Müdürü Mehmet Ali Ölçer’e intihar eden üniversite öğrencisi kızının cenazesine katılmasına, mevzuatta tanınana bir hak olmasına rağmen izin verilmediği ortaya çıktı. Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği son sınıf öğrencisi 21 yaşındaki Tuğçe Ölçer, OHAL döneminde ailesinin ve kendisinin maruz kaldığı baskılara dayanamamış ve hayatına son verdiği iddia edildi. Ölçer’in intiharıyla birlikte OHAL nedeniyle intihar edenlerin sayısı 38’e yükseldi.
DİN GÖREVLİSİ CİNSEL İSTİSMARDAN TUTUKLANDI
Cinsel istismarda bu hafta öne çıkan olaylardan biri Tokat’ta yaşandı. Türkiye Diyanet ve Vakıf Görevlileri Sendikası (Diyanet-Sen) Şube Başkanlığı yapan ve emekli olan 53 yaşındaki din görevlisi, 5 yaşındaki çocuğa cinsel istismarda bulunmaktan dolayı tutuklandı.

12 YAŞINDAKİ ÇOCUĞU HAMİLE BIRAKAN ADAMA ‘İYİ HAL’ İNDİRİMİ

Evli ve 2 çocuk babası Güven Y. Bir dönem birlikte yaşayıp ayrıldığı kadının 12 yaşındaki kızına tecavüz etmesi nedeniyle yargılandığı davada iyi hal indirimi aldı. Adam, 12 yaşında anne olmak zorunda kalan çocuğa tecavüzünü “15 yaşında biliyordum” diye meşrulaştırmaya çalıştı.

TÜRKİYE’NİN HUKUKLA İMTİHANI: EVSİZ SANIĞA EV HAPSİ!

Bu hafta hukuk tarihimize ilginç bir daha eklendi.                                                           İstanbul’da uyuşturucu satmak ve kullanmak suçundan ‘ev hapsi’ cezası verilen Barış Alkan isimli bir kişi, kendisine verilen cezayı Kadıköy Söğütlüçeşme’de Metrobüs Durakları arkasında bulunan metal levhalarla çevrili alanda çekiyor. Zira Alkan evsiz! Polisler de İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Hakimliği’nin CMK 109/3 J maddesi gereğince, ‘Konutu terk etmemek suretiyle Adli Kontrol Tedbir”i uygulanması kararını denetliyor.

*CHP Ankara Milletvekili – TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkan Vekili

9 Haziran 2017 Cuma

Akademisyen Fikret Başkaya, sanayi kapitalizminin çöküş içinde olduğu söyledi. Başkaya, anti-kapitalist bir perspektif olmadan insanlığın geleceğinin kurtarılamayacağını belirtti.
23 Ocak 2017  Serdar Değirmenci*

DUVAR – İnsanların sistemin olumsuzluklarına maruz kalmasına rağmen, durumun vahametinin farkında olmadıklarını söyleyen Doç. Dr. Fikret Başkaya, “İdeolojik kölelik öyle bir şeyi şimdilik mümkün kılıyor. Bu sistem dahilinde durumlarının iyileşeceğini sananlar hayli fazla ama bu ilelebet devam etmez” diyor.
“Sanayi kapitalizminin çöküşünü engellemek mümkün değil. Yolun sonuna gelindi” diyen Başkaya, anti-kapitalist olmadan insanlığın geleceğinin kurtulamayacağını belirtti.

-Dünyanın şu an itibariyle içinde bulunduğu durumu iki kelimeyle ifade etseniz, bu iki kelime ne olurdu?

Herhalde “kaos ve çöküş” olurdu. Artık kapitalist dünya sistemi patinaj yapıyor, çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor. Genel bir sürdürülemezlik durumu veya aynı anlama gelmek üzere, bir uygarlık krizi ortaya çıkmış bulunuyor. Gerçi burjuva uygarlığı ‘birilerini’, küçük bir azınlığı zengin etmeyi başardı ama bunu büyük çoğunluğu yoksullaştırarak ve doğayı tahrip ederek gerçekleştirdi… Nedense insanlar yıkılanı değil de yapılanı görme eğilimindedirler. Sekiz “iş bitirici” adamın serveti, 3,5 milyardan fazla insanın sahip olduğu kadar… Bu büyük bir skandaldır ve skandal utanılacak şey demektir. Durum bu ölçüde utanç vericiyken utananların sayısının hala fazla olmaması da herhalde başka bir skandaldır!
Öyleyse buraya nasıl gelindi, bu nasıl mümkün oldu? İnsanlara sözde bir kendinden menkul “piyasa ekonomisi”, “serbest ticaret” dayatıldı. Emekçi sınıflar aşırı sömürüye maruz bırakıldı, doğal kaynaklar talan edildi, insanların ortak kullanımına sunulmuş olan, sunulması gereken yaşam alanları ve kaynakları (müşterekler) metalaştırıldı, paralılaştırıldı, özelleştirildi, özel mülk kategorisine indirgendi, teknik (teknoloji) tanrılaştırıldı, eleştiriden muaf hale getirildi, biyolojik yaşam alanları (biotope) yok edildi, rekabet refaha giden yegâne yol sayıldı ve neredeyse herkes herkesin düşmanı değilse, rakibi haline getirildi, toplumsal eşitsizlikler insan havsalasını zorlayacak boyutlara ulaştı, velhasıl yaşamın temeli aşındırıldı…

– Durum bu kadar kötüleşmişken, sizin sık kullandığınız bir tabirle, bir “sürdürülemezlik” durumu veya bir “uygarlık krizi” ortaya çıkmışken, itirazlar neden bu kadar cılız?

İnsanların ezici çoğunluğu sistemin ortaya çıkardığı olumsuzluklara fazlasıyla maruz kalsalar da, henüz durumun vahametinin farkında değiller. İdeolojik kölelik öyle bir şeyi şimdilik mümkün kılıyor. Bu sistem dahilinde durumlarının iyileşeceğini sananlar hayli fazla ama bu ilelebet devam etmez… Zira tarih, insan bilincinin nasıl hızla değiştiğinin, nasıl ani sıçramalar yaptığının örnekleriyle doludur…

– Çöküş derken bununla ne kastediliyor?

Çöküş durumu, artık verili sistemin sorun çözme yeteneğini kaybettiği demeye geliyor. Sistem bir dizi kriz yaratmadan ve sorunları azdırmadan yol alamıyor ama her kriz de bir diğerini veya diğerlerini tetikliyor. Başka türlü söylersek, bir krizler sarmalı ortaya çıkıyor. 1917- 2003 tarihleri arasında yaşamış olan Rus kimyacı/fizikçi Ilya Prigogine – ki aynı zamanda Nobel ödülü sahibidir- : ” Eğer bir kimyasal, biyolojik veya sosyal sistem normal denge durumundan fazlaca saparsa ve bu da sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha sistem yapamaz” diyor. Aslında Prigogine’nin söylediği kapitalist dünya sisteminin bu günkü manzarasını çok iyi ifade ediyor. Mesela geçerli paradigma dahilinde iklim krizini (atmosferin ısınması), işsizlik sorunun, enerji sorununu, vb. çözmek artık mümkün değil. Öyle ki, birini yapmaya kalkıldığında diğeri bozuluyor ve tabii çözümsüzlük büyümeye devam ediyor ve çöküş hızlanıyor…

– Bu söylediğiniz biraz açsanız?

Belki şöyle diyebiliriz: Atmosfer neden ısındı, neden bir iklim krizi ortaya çıktı? Fosil yakıtların aşarı kullanılmasından değil mi? O halde atmosferin ısınmasını, iklim krizini önlemek için o kaynakları toprağın altında tutmak gerekecektir… Eğer bunları kullanmaktan vazgeçilirse o zaman ne olur? Bu günkü yaşam büyük ölçüde fosil yakıtlara (kömür, petrol, doğal gaz, vb.) dayanıyorken? Eğer fosil yakıtlar kullanılmazsa, bu en başta ekonomik kriz demektir. Ekonomik kriz de anında politik krizi, sosyal krizi, belki savaşı bile tetikleyebilir…
Bu gün dünya nüfusunun üçte ikisinden (2/3) fazlası petrol sayesinde yaşıyor. Başka türlü söylersek, sanayi üretimi, gıda üretimi (bir bütün olarak tarımsal üretim), ulaşım sistemi, sağlık sistemi. vb. doğrudan petrole dayanıyor. Dolayısıyla, petrol olmadan bu kadar nüfusu yaşatmak, bu yaşam standardını sürdürmek mümkün olmaz. Ekonomiler borçla yol alıyor ve finansman olmadan yeni petrol kuyuları açılamaz – kaldı ki, başta petrol olmak üzere fosil enerji kaynakları azalmakta, tükenmekte ve çıkarılmaları her seferinde daha çok harcama gerektiriyor-, hükümetler gerekli harcamaları yapamaz, mesela ulaşım aksar, fabrikalar düşük kapasiteyle çalışmak zorunda kalır veya kapanır, işsizlik artar, yoksulluk derinleşir… Fakat gözden kaçan bir şey var: Borçlanma ancak ekonomi büyüyorken mümkündür. Ekonomik büyüme için de her seferinde daha çok enerji kullanmak gerekiyor… Ekonomik büyümeyi sağlayacak ucuz enerji bulunamazsa, borçlanmayı sürdürmek mümkün olmaz.
Enerji ve finansman yetersizliğinden ulaşım sistemi aksarsa, kentler gıdasız kalır. Öyle bir durum ortaya çıkarsa, mesela üç ay gibi kısa bir zamanda 3-4 milyar insan, açlıktan, susuzluktan, soğuktan, hastalıktan, vb. ölebilir… Türkiye’de bir kaç yıl önce bir çok yerde elektrikler bir kaç saat kesilince bile insanlar nasıl kırılgan bir zemin üzerinde durduklarını fark ettiler. Dolayısıyla toplum yaşamının tüm alanlarında işler sarpa sarmışken, çöküş sadece mümkün değil aynı zamanda da çok yakın denebilir… Zira, enerji sorunu büyüyor, borçlar sürdürülemez bir eşiğe hızla yaklaşıyor, gelir dağılımı dengesizliği devasa boyutlara ulaşıyor, bir dizi eko-sistem çöküyor… Özetle şunu söyleyebiliriz: Bu yolun sonu yok, bu sistem dahilinde çözüm yok! Mesela hiç bir devlet artık işsizlik sorununu çözemez…

– Alternatif enerjiler devreye sokularak, iklim brizi bertaraf edilemez mi?

Fosil enerjilerin (kömür, petrol, doğal gaz) alternatifi, nükleer enerji, biyo-yakıtlar, güneş, hidrolik, rüzgâr, termal, vb. enerjiler olabilir. Nükleer enerji çok tehlikeli, biyo-yakıtlar da çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor, astarı-yüzünden pahalı… Geri kalanlar içinde en uygun olanı şüphesiz güneş enerjisi ama mevcut olana alternatif oluşturmak bir zaman istiyor. Nitekim 2015 yılı itibariyle, petrol kullanılan toplam enerjinin %32,8’ini, kömür %28,8’ini, doğal gaz % 24’ünü oluşturuyordu ki, bunların toplamı %85,6 ediyor… Güneş enerjisinin payı da sadece %04 (binde dört). Dolayısıyla bu günden yarına fosil yakıtları ikame etmek çok zor. Fakat asıl sorun, bu aşırı enerji yutucu, aşırı israfçı üretim, tüketim ve yaşam tarzından çıkmak olmalıdır ama bu kapitalizm dahilinde mümkün değil. Zira kapitalizm reforme edilebilir, ıslah edilebilir değildir…

– Bu söyledikleriniz bütün bölgeler ve ülkeler için aynı derecede geçerli mi? Farklı bölgeler, farklı ülkeler için aynı şeyi söylemek doğru olur mu?

Elbette çöküş her bölgede ve her ülkede aynı yoğunlukta yaşanıyor değil ama netice itibariyle farklı yoğunluklarda olsa da tüm ülkeleri şu veya bu şekilde angaje ediyor. Mesela Bangladeş, iklim krizinden, Norveç’ten daha çok ve daha çabuk etkilenir ama okyanus sularının yükselmesinin neden olacağı göç, ta… Norveç’e kadar ulaşabilir. Enerjinin pahalanmasından ve kıtlaşmasından tüm ülkeler etkilenir. Zira bir yerde ortaya çıkan felaketin domino etkisi yaratması kaçınılmazdır. Bir tür “bulaşıcı etki” söz konusudur. Mesela bir iklim krizi bir isyana veya savaşa neden olabilir ve komşu ülkelere sıçrayabilir… Nitekim Orta Doğu’da emperyalizm tarafından peydahlanan savaşlar ve yaratılan kaos ortamı, sadece bölgeyi angaje etmiyor. Mülteci akını ve terör olarak Avrupa’ya da taşınıyor… Tabii göçmenler emperyalist sermaye için ucuz işgücü demeye de gelir ama sosyal-politik-kültürel sorunları da beraberinde getirerek…

– Çöküş daha çok tarihçilerin ve arkeologların kullandığı bir kavram değil mi?

Aslında çöküşten söz etmek, olmuş-bitmiş, anlık bir durumdan, tek bir olaydan, bir sonuçtan söz etmek değil, bir süreçten söz etmektir. Mesela Roma İmparatorluğu’nun çöküşü yüzyıllar almıştı. Biliyorsun dekadans kavramı Roma’nın zamana yayılmış çöküşünü ifade ediyor. Fakat bu sefer durum farklı. Daha şimdiden birçok bölgede ve ülkede çöküş çoktan başlamış bulunuyor. Global olarak en yoksulları vuran dalga, hızla orta sınıfları da girdabına alacaktır. Özetlersek, çöküşten bahsedildiğinde, kantitatif değil, kalitatif bir durumdan veya eğilimden söz ediliyor…

– Zenginlerin ve en zenginlerin de bu çöküşten etkilenmeleri söz konusu değil mi?

Tabii bir bütün olarak zenginler sınıfı veya küresel oligarşi densin, sistemin ürettiği olumsuzluktan bırakın zarar görmeyi kâr ediyor. Ama bunun da bir sınırı var elbette. Çöküş nihai tahlilde herkesi angaje eden bir şey ama onların şimdilik “benden sonra tufan” demek gibi bir lüksleri var. Esasen her şeyin, tüm yaşam alanlarının özelleştirildiği (meydanlar da dahil) bu durum sürdürülebilir değil. Böyle bir durumda oligarşi cephesi kendilerini ancak yüksek duvarların arkasına saklanarak, “yüksek güvenlikli” korunmuş adacıklarda, (lüks gettolarda densin) rahat hissedebilir ama eninde sonunda yangın her tarafı sarar…

– Yeni teknolojik icatlarla, inovasyonla sorunun aşılacağı beklentisinin bir karşılığı yok mu?

Kapitalizm dahilinde teknolojik ilerleme sorunun çözümü değil ama çözümsüzlüğün kaynağıdır demekte bir sakınca yoktur. Onca övünülen, yere-göğe konmayan, harikalar yarattığı söylenen ileri teknoloji bu güne kadar hangi temel sorunu çözdü? Sömürüyü derinleştirmekten, kârı artırmaktan, yağma ve talanı büyütmekten, doğa tahribatını derinleştirmekten başka ne işe yaradı? İleri teknoloji yok olan kuşları, balıkları, biyolojik çeşitliliği geri getirebilir mi, kutuplarda eriyen buzulları yerine koyabilir mi? Kaldı ki, sosyal sistemden ayrı bir teknoloji düşünmek mümkün değildir. Enerji olmadan teknoloji bir şeye yaramaz. Modern teknoloji harikası ‘akıllı telefon’ kendiliğinden işe yaramaz. Şarj aletine takıldığında çalışır. Toplumsal ilişkilerden ayrı bir teknoloji mümkün değildir ve teknoloji de diğerleri gibi bir araçtır. Netice itibariyle enerjiyle teknolojiyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Teknoloji kendi başına bir amaç değildir. Tıp teknolojisi harikalar yaratıyor ama bu dünyada yaşayan insanların yarıdan fazlası o teknolojiden habersiz yaşıyor… Teknolojinin yerli yerine konabilmesi için önce sistemin yerli yerine konması gerekiyor. Kapitalizm dahilinde teknoloji sadece kötülükleri ve yıkımı derinleştirebilir. Ancak sınıfların, sömürünün ve devletin olmadığı komünist bir toplumda teknoloji gerçek işlevine kavuşabilir ve bu mümkün…

– O halde çöküşün kaçınılmaz olduğunu söylüyorsunuz?

Artık sanayi kapitalizminin çöküşünü engellemek mümkün değil. Yolun sonuna gelindi. Fakat bu, bu durum karşısında bir şey yapılamaz anlamına da gelmemeli. Çöküşü, eli-kolu bağlı seyretmek ve yıkımın sonuçlarına katlanmak diye bir şey olamaz. Vakitlice, üretim, tüketim, yaşam tarzını, insan-insan, insan-doğa ilişkisini ve aracın rotasını değiştirmek gerekiyor. Bu da ancak kapitalizmi aşma perspektifine eklemlendiğinde mümkündür. Radikal olarak anti-kapitalist olmadan, komünist toplum perspektifine sahip olmadan, şeylerin seyrini değiştirmek, insanlığın geleceğini kurtarmak mümkün olmayacak… Aksi halde çöküş barbarlığa varacaktır ve bir üçüncü olasılık yok!
Tabii bu vesileyle bir yanlış anlamaya da yer vermemek gerekiyor. Birincisi, burjuva uygarlığının sonu demek, her şeyin sonu demek değil. Zira her çöküş aynı zamanda bir yeniden doğuşun başlangıcıdır. Bir arkeolog olarak gayet iyi bilirsin ki, tarih bir bakıma yıkılmış, yok olmuş uygarlıklar mezarlığıdır ve bu güne kadar nice uygarlıklar gelip-geçmiştir.

“Büyük İnsanlığın” veya aynı anlama gelmek üzere, küresel proletaryanın kendi kaderini kendi ellerine almasına bir engel yok. Devletin, paranın, özel mülkiyetin olmadığı bir insanlık toplumu yaratma düşüncesinin ve perspektifinin binlerce yıllık geçmişi var… Bütün mesele, bu dünyanın tüm zenginliğini yaratanların ayağa kalkmasına bağlı. Bunun da önkoşulu, politika yapma ayrıcalığını “profesyonel politikacıların” elinden almak ve onu herkesin “şeyi” yapmaktır. Zira politika yapma etkinliği herkesin “şeyi” olduğunda her şey farklı görünecektir…

29 Mayıs 2017 Pazartesi

TUTSAK 1 MAYIS /2017

TUTSAK 1 MAYIS /2017

2017 1 Mayısı üzerine bazı saptamalar.

  • Devrimci Sosyalist Grup ve “Partilerin” durumu.
  • İşçi sınıfının ve sendikaların durumu.
  • Ülkenin ve siyasi iktidarın içinde bulunduğu durum.
  • Bütün toplumsal kesimlerin genel durumu.

Bu başlıkları kısaca değerlendirerek genel bir durum tespiti yapmaya, içinde bulunduğumuz tarihsel koşulları anlamaya ve anlamlandırmaya çalışalım.

Üç günlük tatilin son gününe denk gelen 1 Mayıs 2017 birçok nedenle katılımın düşük olduğu ve gündemini daha çok referandumun hayır‘ının etkisi altında şekillendiği bir gün oldu.
Olağanüstü hal gerekçe gösterilerek Siyasi iktidarın Taksim’de kutlamaya izin vermemesi ve bu tutuma DİSK’in fazla tepki göstermeden, Bakırköy’ü güvenlik gerekçesiyle kabul ettiğini açıklaması iktidarın bu güne kadar artarak süren baskıcı tutumunun 1 Mayıs üzerinde etkili olacağını gösteren önemli bir işaret oldu.

Kürt illerinde yıllardır uygulanan OHAL’in 15 Temmuzdan sonra büyük metropollerde ezilen sınıfları ve hoşnutsuz kitleleri de içine alarak kalıcı ve sistemli şiddet uygulamalarıyla yaygınlık kazandığını saptamak gerekiyor.
İktidarın OHAL dönemiyle başlayan baskı ve yasakların, kitlesel tutuklamaların, açığa almaların tehditlerin, derinleşen ekonomik ve siyasi krizin kitleler üzerinde yarattığı öfke birikiminin patlamaya dönüşme ihtimaline karşı güvenlikçi politikalar ağırlık kazanıyor. Gezi’ ve 15 Temmuzdan sonra kendini güvende hissetmeyen iktidar sahiplerinin her türden kitlesel eylemleri yasaklaması, baskı ve şiddetle kitlelerin sindirilmesi, yeni bir kalkışma zemini oluşturabilme potansiyeli taşıyan hiçbir duruma müsamaha gösterilmemesi anlaşılır bir durumdur.

—Yıllardır ideolojik ve örgütsel tasfiye dalgalarının basıncı altında eriyen, etkin bir çalışma yürütemeyen, son bir haftaya sıkıştırılan, güncel politikaların belirleniminde içeriği belirlenen, tarihsel ve sınıfsal anlamından koparılarak adeta bir şenliğe dönüştürülen, siyasi sınıfsal taleplerin gürültü içinde boğulduğu diğer 1 Mayıslardan farklı olmadı.
Devrimci sosyalist grupların geçen yıla oranla ciddi bir güç kaybının görünür olduğu, pankart ve sloganlarda cılız, doğru ideolojik bir zeminden yoksun vurguların egemen olduğu bir hava hâkimdi.
—Sendikalar için bir görev savma günü olarak görülen ve koltukların korunması temelli bir çalışmadan öteye gitmeyen 1 Mayıs, apolitik zeminde, ekonomist bilincin egemen kılındığı işçilerle sorunsuz atlatılmış oldu. Sayısal olarak en kalabalık olan belediyelerde örgütlü sendikaların başkanları mikrofondan sık sık uzun zamandan beri her yıl olduğu gibi patronları olan belediye başkanlarına çeşitli nedenlerle teşekkürlerini dile getiriyordu.

—Birkaç yıldır müdahale edilen toplanma yerleri ve yürüyüş güzergâhları bu yıl tamamen zaptu rapt altına alınmıştı. Her yıldan farklı olarak bu yıl Basmane’de sendikalarının önünde toplanarak kortej oluşturup oradan farklı bir güzergâhtan alana yürüyen gruplar Konak’ta bariyerlerle kapatılmış arama yapılarak içeri alınan tek bir alana sıkıştırılmış oldu. 
KESK, DİSK ve Devrimci grupların tek bir noktada toplanarak yürüyüşe geçmeye razı edilmişti. Yürüyüş güzergâhı ise bir yanı restoran ve kafelerin olduğu, diğer yanı deniz olan insanlardan soyutlanmış bariyerlerin içinde gerçekleşti. Yürüyüşe katılmak isteyenler geçen yıllarda olduğu gibi istediği değil belli birkaç nokta dışında yürüyüşe katılamadı.
Sendikalara bağlı araçlardan 1 Mayıs marşının defalarca çalındığı eski 1 Mayıs’lardan eser kalmamıştı. Sendikaların katılımları üyelerinin çok küçük bir bölümünü kapsıyordu.
Korku, baskılar, siyasetsizlik, örgütsüzlük, apolitizm ve sendika bürokrasisi, üç günlük tatille birleşince 1 Mayıs’ın tarihsel anlamından kopuk bir karnaval gününe dönüşmesi sürpriz olmadı.
—HAYIR, kampanyası boyunca yükselen şovenizmin etkisi tüm alanda ve kortejlerde kendini hissettiriyordu. Birleşik Metal İş sendikası kortejiyle HDP kortejinin yan yana yürümek zorunda kaldığı kısa bir süre içinde metal işçilerinin ıslıklarla yuh sesleriyle öfkelerini dışa vurmaları, sınıfın salt kendi koltuklarını düşünen sendikacılar eliyle şovenizme nasıl teslim edildiğinin açık göstergesiydi.
Sınıf siyasetinin, örgütlü bir biçimde uzun zamandır hayatın bütün alanlarında etkin olamaması düzen siyasetini besledi ve bu tasfiye virüsü devrimci saflara taşındı.
Şovenizmden beslenen burjuva siyaset anlayışı bütün solu kuşattı. “İddia sahibi” olan birçok hareket burjuvazinin gündelik siyasetine teslim oldu.
Adım adım hep birlikte bu sürece sürüklendik. Sermaye hükümetlerinin bu günkü baskıcı iktidarın bütün krizine ve bunun sonucu hayata geçirdiği saldırılarına rağmen, ezilenlerden kendini ayakta tutabilecek desteği bulması sadece baskının bir sonucu olarak açıklanamaz.  Bu süreç Devrimci, Sosyalist mücadele niyet ve iddiası taşıyanların kendileriyle ilgili derin ve kapsamlı bir sorgulamayı da gerekli kılıyor.
Alanlara akan kalabalıklar sayısal olarak hala göz doldursa da, örgütsüz ve başıboştur.
Bu nedenle alternatif bir iktidar gücünü ve iddiayı temsil etmedikleri bilinmeli, bu kalabalıklar üzerinden kendiliğinden boş umutlar beslenmemelidir.
Kalabalıklara öykünmenin kimseye bir yararı olmadığı gibi devrimci iradeyi etkisizleştiren pasifize eden bir olumsuzluğu beslediği fark edilmelidir. Hayır’ın sayısal fazlalığı sosyalistler için bir kazanım değildir. Bu kalabalığın oluşmasındaki temel etken Her iki cephenin ortaklaşğı Kürt düşmanlığı üzerinde şekillenen ırkçı, milliyetçi söylemdir. Bu kendini avutma hali bir an önce sona ermeli gerçekle yüzleşilmelidir. Nesnel koşulların sunduğu imkânlar ancak bu gerçekliğin kabul edilmesiyle nitelikli ve hedefleri net, örgütlü bir yapıya dönüştürülebilir.
Burjuvazinin kendi iç kavgasına taraf olmak devrimcilerin ezilenlerin işi olamaz. Bağımsız devrimci bir sınıf siyaseti ortaya koyamayanlar bunda ısrar etmeyenler ve öncelikle kendilerini buna örgütleyemeyenler gündelik koşuşturmalarla ancak zaman kaybederek kendilerini kandırırlar. Kendileri inanmayanlar kitleleri ikna edemezler. Kendi düşüncesine ve eylemine inanmayanlar burjuva siyasetin rüzgârında savrulup etkisizleşmeye mahkûmdur.