https://www.evrensel.net/haber/407275/istanbul-emek-baris-ve-demokrasi-gucleri-turkiye-ucuz-emek-cennetine-cevrildi?utm_source=anasayfa&utm_medium=manset&utm_campaign=haber&slide_order=01
15-16 Haziran 1970 İşçi sınıfının mücadele tarihinde aşılamayan bir eşik olmaya devam ediyor.
İşçi sınıfının bu büyük tarihsel eylemi Türkiye "devrimci, sosyalist, komünist" hareketi tarafından bir türlü anlaşılamayan, çok temel bir çok özelliği içinde barındırıyor.
Dönemin devrimci yapılarına karakterini veren anti emperyalist kavrayış ve konumlanış, onun sınıf algısını ve ilişkisini temelden belirleyen bir faktör olmuş ve bu günde köklü ideolojik bir kopuş ne yazık ki gerçekleştirilememiştir.
71 devrimcileri her ne kadar o gün için hareketin içinde aktif olarak yer almış olsalar bile bu o günkü sınıfın bu tarihsel eylemini kavradıklarını göstermiyor.
Sınıfın varlığı tartışma konusu olmaktan çıkmış gibi görünse de o günün devrimci yapıları işçi sınıfını iktidarını örgütlemek için kentlerde fabrikalarda çalışmak yerine, kırlara çıkıp köylüleri örgütleme çabasını öne almışlardır.71 Devrimcilerinin kentlerin büyük üniversite kampüslerinde kurdukları hayalleri ne yazık ki kırlarda gelincikler gibi zamansız solmuştur.
Burada temel problem referans olarak hemen yanı başında gerçekleşen ve bu toprakları derinden etkileyen Ekim devrimini, 16 Haziranda fabrikalardan sokaklara caddelere sel gibi akan ve burjuvazinin yüreğine korku salan devrimin öncüsü işçi sınıfını değil de, Çin deki, Küba'daki, Hindistan'daki köylülüğü temel aldığı düşünülen gerillacı hareketlerden etkilenmişler Kırlardan şehirleri kuşatma hayalinin peşine düşmüşlerdir.
İşçi sınıfı kendisini devrime taşıyacak önderlikten, devrime önderlik etme iddiasında olan devrimciler sınıftan yoksun kalmıştır.
Tarihten öğrenmek için yeterli birikim olmasına rağmen, Kemalist ideolojik damar baskın gelmiş ve kopuş bir türlü gerçekleştirilememiştir.
Bütün devrimci hareketler çıkış itibariyle kendilerini yarım kalmış "Kemalist bağımsızlıkçı" devrimi tamamlama emperyalizme karşı savaş göreviyle ve onun devamcısı olarak tanımlamışlardır.
Tarihin süreklilik içinde sınıfsal bir zeminde kavranamamış olması nedeniyle Kemalizmin sınıf karakteri yeterince anlaşılamamış ve bu nedenle köklü bir kopuş gerçekleşememiştir.
71 devrimcilerinin beslenme kaynakları daha çok Doğan AVCIOĞLU, Mihri BELLİ ve Hikmet KIVILCIMLI olduğundan ideolojik bir çok konu yeterince berraklaştırılıp Bolşevik Partisi ve onun çizgisinde bir devrim anlayışı egemen olamamıştır.
Kaypakkaya'nın ilk yazılarındaki Kemalizme bağlılığı Milli Kurtuluş Savaşı temel saptamalarını temel alması nedeniyle Kemalizme eleştiri yöneltmiş olsa da köklü bir kopuşu gerçekleştirememiştir.
71 devrimciliği burjuva parlamentarizminden bir kopuşu işaretlese de sınıfın doğru bir zeminde kavranması ve devrimin karakteri ve öncülük konusunda bulanıklık hem teorik hem pratik olarak terk edilememiştir.
İşçi sınıfının 1917 ekim devrimi iktidar deneyimi canlı olarak göz önünde dururken köylülüğü ve gençliği temel alan bir kır'a yönelme sınıflar mücadelesine net bir bakışın olmayışını gösteriyor.
16 Haziran direniş değil Ayaklanma!
16 Hazira'ı hazırlayan koşullara bakıldığında İşçi Sınıfının bir çok öğretici devrimci deney biriktirdiğini, az topraklı köylülerin toprak işgal denemelerini, devrimci gençliğin üniversiteden taşan kitlesel ve giderek radikalleşen eylemlerini görürüz.
Dünyada gelişen devrimci dinamiğin bu topraklara yansıması olarak okumak da yanlış olmayacaktır.
ABD nin Vietnam'da yaptıkları bütün dünyada yansımasını bulmuş, ABD karşıtı eylemler bütün dünyayı sarmış, ABD nin Vietnam yenilgisi Dünyanın ezilenlerine büyük moral kaynağı olmuş Avrupa'da Özellikle Fransa ve İtalya'da işçiler kitlesek grevlerle hayatı sarsmış öğrenciler sokaklara taşmış sınıfla buluşmuş dünya halkları isyana durmuştur.
Bütün dünyayı kuşatan bu kitlesel başkaldırıların yaşadığımız toprakları da etkilemesi kaçınılmaz olarak yansımasını bulmuştur.
Avrupa'da bu ayaklanmalara önderlik edecek devrimci komünist partilerin olmayışı sonucu bu dalga geri çekilmiş ve devrimci güçlerin, öncü işçilerin fiziki tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.
Karşı devrimci dalga güç kazanmıştır.
Bütün dünyada sınıfa ve devrimci güçlere yönelik saldırı bu topraklarda 12 Mart 1971 askeri darbesiyle ifadesini bulmuştur.
71 kopuşunun önderleri onları koruyamayan kırlarda sıkışıp kalmış acımasızca katledilmişlerdir.
Çıkılan yolun yanlışlığının bedeli hem kırlarda hem şehirlerde ağır bir yenilgiyle ödenmiştir.
70 li yılların sonlarına doğru tekrardan yükselişe geçen yeniden toparlanmaya çalışan devrimci hareketler bu kezde anti faşist mücadele tuzağında yorulmuş bedel ödemiş ama yol alamamışlardır.
Anti Kapitalizm eksenli devrimci bir sınıf hareketini örgütlemek yerine Faşistlerle mücadele yolu tutulmuş Kapitalizmle değil onun gölgesiyle enerji ve güç kaybedilmiştir. Devrimci bir program hiç bir güç tarafından ortaya koyulamamıştır. Savunmacı psikoloji devrimci hareketin pratiğine egemen olmuş ve olumlu bir kavrammış gibi Devrim yerine Direniş kavramı öne çıkarılmış ve hala ısrarla bu savunmacı çizgi terk edilememiştir.
Devrimci hareket devrimciliğini yitirmiş ve savunmacı çizgide ısrar eden iddiasız bir zemine savrulmuştur.
Ekonomizm, Demokratizm ve Halkçılık kuşatması bir türlü kırılamamıştır.
Sınıfın bütün kabaran öfke dalgaları bu savunmacı pasifist duvara çarpıp dağılmıştır.
Sınıfın sel olup akan bütün kitlesel çıkışları bu göz bağları nedeniyle devrim denizine ulaşamamıştır.
Bu kez 12 Eylül'de yeni ve daha acımasız bir ABD darbesi devrimci hareketin bütün kadroları ve işçi sınıfın doğal önderlerini fiziki tasfiyeye uğratmıştır.
Bütün kitleselliğine rağmen devrimci bir program ve örgüt yokluğu sınıfı ve devrimciliğe yönelen kitleleri yormuş ve tüketmiş devrim söyleminin boşalan içeriği nedeniyle uzaktan izlemeye yöneltmiştir. Sınıf kendisine başka bir gele
cek önermeyen önderlik iddiası taşımayan ve pratikte bunu cesaretle ortaya koyamayan güçlere uzak durmayı tercih etmektedir.
Önderlik iddiası devrimci bir program ve iddiaya uygun bir örgütlülüğe duyulan ihtiyaç gerçeği iddia sahipleri tarafından yanıtlanmadıkça bağ kurulamayacaktır.
İddia sahiplerinin iddiasının içeriği kadar bu iddia ya ne kadar uygun davranabildikleriyle de ilgilidir.
Marks'ın 11. Tez de vurguladığı gerçeğin hayatın içinde kurulması iradi bir varoluşu gerektirir.
Kendiliğindenliğin eleştirisi Lenin tarafından çok ayrıntılı biçimde yapılmış olup Türkiye "sol"larının mücadele anlayışına sinmiş bu savunmacı mantığının ve pratiğinin devrimci bir kopuşla aşılması gereklidir.
16 Haziran 2020 Salı
18 Mayıs 2020 Pazartesi
19 Nisan 2020 Pazar
KORONAVİRUS SALGINI YAYILDIKÇA İŞÇİLERİN SORUNLARI BÜYÜYOR, ÖNLEM YOK!
- Covid19
testi pozitif çıkan işyerlerinin sayısı son yirmi günde hızlı bir biçimde
arttı, işyerleri çıkan sonuçları saklıyor ve gizliyor.
- Sokağa
çıkma yasağı olan illerde işçiler gece vardiyasında zorla çalıştırıldı.
Kimi işletmeler valilikten özel izinler alarak üretime devam etti.
- İşletmelerin
%70’inde üretim artmış sürüyor. Üretimi artmayan fabrikalarda ise azalma
söz konusu değil.
- Restoran
zincirleriyle bağlantılı işletmeler kısmen işe ara verdi, ücretsiz izin,
yıllık izin uygulaması var.
- Gıda
üretimi artışı ve stok nedeniyle yoğun mesailer devam ediyor, işletmeler
işçi almak yerine fazla üretimi aynı işçilerle gerçekleştiriyor.
- Üç vardiya
çalışmanın yanı sıra, günde on iki saat iki vardiya çalışan işletmeler
var, bazı işletmelerde iş yoğunluğundan dolayı haftalık izinler
verilmiyor.
- Hastanelerde
yemek dağıtan işçilerin iş yükü arttı. Sağlık çalışanları ile aynı
koşullara sahip değiller. Ek ödemelerden faydalanmıyorlar. Hastane
yemekhanesinde işçilerin korunmak için kullandığı eldiven ve maske
yetersiz. Servis yok, toplu taşımayla işe git-gel devam ediyor.
- Taşeron
uygulaması olan işletmelerde taşeron işçilerin çalışma koşullarında değişiklik
yok.
- İşçilerin
büyük çoğunluğu kendilerini koronavirüse karşı güvende görmüyor.
- Üretim
sürecinde fizik mesafe bir çok işletmede yeterli değil.
- Maske,
eldiven ve koruyucu malzeme sağlanıyor ama yetersiz, kimi işletmeler tam
koruyucu malzeme yerine ucuz ve kalitesiz koruyucu malzeme alıyor.
- İşletmelerde
kağıt havlu, tuvalet kağıdı, sabun ve temizlik malzemeleri ya yetersiz,
yada hiç yok.
- Yemekhaneler,
soyunma odaları gibi alanlar dezenfekte kısmen yapıldı, ya da göstermelik
yapıldı.
- Yemekhanelerde
halen toplu yemek yeniyor ve fizik mesafe korunmuyor.
- 15-
50 yaş ve üstü, kronik hastalığı olanlar, risk gurubunda olan işçilere
yıllık izin kullandırılıyor, izin hakkı olmayanlar ücretsiz izne
çıkarılıyor. İzni bitenler işe çağrılıyor.
- İşyerlerinde
havalandırma sistemleri hala yetersiz.
- Su
fabrikalarında geri dönüşüm damacanaları risk taşıyor, yeterli hijyen ve
dezanfaktan yapılmıyor.
- Yemeklerde
bağışıklığı güçlendirici gıdalar konusunda ilerleme yok. Kimi işletmelerde
hazır sandviç ile ve ekmek arası veriliyor.
- Şekerleme
ve çikolata üretimi yapan dört işletme üretimi 14 gün süreyle durdurdu,
bir işletmede 21 gün izin yapılacağı duyuruldu. 1 İşletmede bazı bölümler
20 gün izne çıkarıldı. İzinlerin ücretli veya ücretsiz olduğu konusunda
açıklama yok.
- 20-
İşe girişlerde ateş ölçümleri yapılmakla birlikte tüm işletmelerde aynı
durum söz konusu değil. Ateşi çıkanlar sağlık kuruluşlarına yönlendirilmek
yerine evlerine gönderiliyor, bu uygulama devam ediyor,
- Beyaz
yakalı işçiler evden çalışmaya çalışmaya devam ediyor.
- Fabrikalarda
özel istihdam bürolarında getirilen günlük işçi çalıştırma yaygınlaşıyor.
Gelen işçilerde sağlık raporları gibi belgeler istenmiyor.
- İş
yükü artıyor, işçiler birden fazla iş yapmak zorunda kalıyorlar.
- İşçiler
piskolojik sorunlar yaşıyor, evde aileye bulaştırma risk yüksek bu nedenle
tedirginlik artmış durumda.
- Fırınlar, ekmek satış büfeleri ve pastanelerde çalışma koşulları açısından hijyen, dezenfekte koşullarına uyulmuyor. İşçiler uzun saatler çalışmak zorunda kalıyor. Kayıt dışı çalışma sürüyor. Fırın işçilerinin soka çıkma yasaklarının ilanıyla birlikte iş yükleri artmış durumda. ARTI GERÇEK
30 Ağustos 2019 Cuma
MÜLTECİ İŞÇİLER VE SINIF BİLİNCİ
Sınıf bilincinden yoksun olmak ve “Suriyeliler”
Haber |Güncel |24 Ağustos 2019 / Kızıl Bayrak
Faşizmin günümüzde bir kere daha öne
çıkardığı söylem göçmen karşıtlığıdır. ABD’de Trump, İtalya’da Salvini,
Hollanda’da Wilders, Fransa’da le Pen… Her biri kapitalist sistemin
pisliklerini göçmenlere yıkıp emekçilerin zihinlerini bulandırıyor, gerçek düşmanımızı
görmemizi engelliyor. İki dünya savaşı göz önüne alındığında ulusal önyargılara
karşı mücadele etmek, ulusal önyargıların ve düşmanlıkların sınıfsal mücadeleyi
karartmasına izin vermemek, sınıfsal mücadeleyi karartan her türlü ırkçı
milliyetçi düşünceye savaş açmak, her bilinçli işçi ve emekçinin boynunun
borcudur.
Suriyelilere yönelik öfke,
Suriyelilerin, kayıtlı oldukları illere gönderilmeleri tartışmasıyla geçtiğimiz
haftalarda bir kez daha coştu. Uzun zamandır Suriyelilere yönelik hasmane
tutumu sürdüren CHP, İyi Parti ve ulusalcı kanata son seçim sonuçlarının da
etkisiyle AKP de eklendi. İşçi ve emekçilerin çok önemli bir kısmı da
Suriyelileri sorunlarımızın kaynağı sayıp, bu öfkeyi besliyor.
Gelinen yerde bu soruna karşı
tutumumuzu emekçiler arasında daha fazla yaymak acil bir yerde durmaktadır.
Çünkü sermaye iktidarı ve onun siyasi temsilcileri kapitalist düzenden kaynaklı
yaşanan işsizlik, yoksulluk, ev kiralarının yüksekliği gibi sorunların nedeni
olarak Suriyeli emekçileri hedef gösteriyorlar. Vurun abalıya derken öfkenin
kapitalizme yönelmesini engelliyorlar. Yaşanan krizin kaynağını çarpıtmada
Suriyelilere düşmanlığı fırsat olarak görüyorlar.
İki baskı odağı (Esad rejimi ve
ABD-İsrail güdümlü cihatçı çeteler) arasında kalmış Suriyeli emekçilere adeta
bir yumruk da böylece atılıyor. Oysa işsizlik, düşük ücretler ve hayat
pahalılığı Suriyeliler gelmeden önce de vardı. Suriyelilerin gelişiyle bunlarda
daha kötüleşme olmadı mı denirse cevabımız elbette evet olacaktır. Fakat bunun
sorumlusu, yaşadıkları yeri mecburen terk etmiş Suriyeli emekçiler değildir.
Yaşananların sorumlusu, mecbur durumda kalmış insanları 1.000-1.200 TL’ye, uzun
saatler boyunca, hiçbir iş güvenliği almadan çalıştırıp ölüme yollayan,
Suriyeli işgücünü kullanıp Türkiyeli işçiye gözdağı veren patronlardır. Baş
sorumlu, sigortasız isçiyi denetlemeyen, kuralsız çalışma ortamını engellemeyen
devlet ve onun başındaki AKP’dir.
Sorunun gerçek kaynağı
Meselenin başına dönersek yine bu
üçlüyü; patronlar sınıfı, ona hizmet eden hükümet ve devlet gerçeğini
göreceğiz. Eğer samimiysek bunu yapacağız. Yoksa en iyi tanımla bataklıktaki
sinekleri kovalayan ahmaklar konumuna düşeriz.
Hatırlanacağı üzere 2011’de Mısır ve
Tunus’ta halk hareketleri patlak verdiğinde ABD, İsrail ve AB devletleri başta
Libya ve Suriye olmak üzere bu ülkelere müdahale ettiler. Esad rejiminin
yıllardır süren baskısı kitlelerin tepkisini doğurmuştu. Fakat iç
dinamikleriyle başlayan isyan emperyalizmin müdahalesiyle kirletildi. Suriye
halkının özgürlük mücadelesi olmaktan çıkarıldı. Suriye’de onlarca ülkeden
getirdikleri cihatçı çetelerle rejime karşı iç savaşı kışkırttılar. ABD,
İsrail, AB ve diğerlerinin Suriye’de güç olma mücadelesine dönüştürüldü.
Türk sermaye devleti ve AKP iktidarı
da bu rant savaşında ABD-İsrail ikilisinin yanında yer aldı. Günü geldi
Suriye’nin dostları toplantısı Türkiye’de yaptırıldı, günü geldi ÖSO adı
altında paralı askerler eğit-donat projesiyle Esad rejiminin üstüne salındılar.
Günü geldi MİT TIR’larıyla El Nusra ve IŞİD gibi cihatçı çetelere yardım
edildi. Bu cihatçı çetelerin yaralıları ülkemizin hastanelerinde tedavi edildi
ve bu örgütlerin ülkemizden kadro devşirmesine izin verildi. Ne de olsa Ahmet
Davutoğlu’na göre bunlar “öfkeli çocuklar”dı.
Özetle, TC’nin ve batılı
emperyalistlerin çabalarıyla, Suriye halkının bilinçsizliğinden
(anti-emperyalist, anti-kapitalist bilinç eksikliğinden) yararlanılarak Suriye
karıştırıldı. Ve milyonlarca Suriyeli bu karmaşık tabloda yurtlarını
istemeyerek de olsa terk etmek zorunda kaldı. Tüm bu gerçeklere sırt çevirip,
1.000-1.200 TL’ye kölece çalıştırılan, iş cinayetlerine kurban edilen yoksul
Suriyelilere çatmak zayıfla, garibanla uğraşmaktır. Patronların ve emperyalist
düzenin oltasına gelmektir. 1960’lı-1970’li yıllarda Türkiyeli işçilerin
Almanya’da çektiği sıkıntıları anlayamamak demektir.
Suriyeli emekçilerin durumu
Suriyeli emekçilerin durumu
ortadadır. Bugün her üç Suriyeliden biri harabede yaşamakta, yarısından
fazlasının yaşadığı yerlerde ise en temel ev eşyaları (çamaşır makinesi,
buzdolabı, halı) yetersizdir. Kamplar dışındaki Suriyelilerin 5’te 2’si ilaca
erişmekte güçlük çekmektedir. Suriyelilere yönelik linçlerde kullanılan kimi
iddialar, örneğin hastanede öncelikliler ya da devletten maaş alıyorlar söylemi
ise yalandan başka bir şey değildir. Suriyeli yoksulların aldığı yardımların
büyük çoğunluğu AB fonlarından mültecilere gelen, Kızılay Kart ve diğer devlet
banka kartlarıyla çekilebilen yardımlardır.
Çalışma koşulları açısından ise
Suriyeli emekçilerin durumu vahimin ötesindedir. Sadece 2019’da ülkemizde
çoğunluğu Suriyeli 70 mülteci işçi iş cinayetine kurban gitmiştir. Yedi ay önce
Ankara Siteler’de yangın merdiveni olmayan işyerinde yanan 5 Suriyeli işçiyi
unutmak mümkün mü? Avrupa’ya gitmek için denizde boğulan mültecileri ve 3
yaşında ölen Alan Kurdi’yi ne çabuk aklımızdan çıkıyoruz? Savaşın yol açtığı mağduriyet
mecbur bırakmasa bu insanlar bu tehlikeleri göze alabilirler mi ya da
ülkemizdeki gibi kötü bir yaşamı tercih edebilirler mi?
Durum böyleyken Suriyeliler başta
olmak üzere mültecilere ve göçmenlere yönelik nefret ortamı nasıl oluşabiliyor?
Sol duyarlılığı bulunan, halkların kardeşliğine inandığını söyleyen Alevi, Kürt
ya da sosyal demokrat kitle (bu kitle mülteci sorununu AKP’yi yıpratmak için
kullanıyor) zor durumda kalmış insanları nasıl hedef gösterebiliyor?
Bu soruların en kısa ve basit cevabı
Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin sınıf kimliğindeki ve mücadelesindeki
geriliktir. Yıllarca işyerinde kendisini ezen, baskılayan, sömüren patronlara
ve onun koruyucusu bir devlete karşı gösterilmeyen tepki yurdunu terk etmek
zorunda kalmış ve kendilerini anlatma fırsatı olmayan başta Suriyeli olmak
üzere yabancı işçilere gösteriliyor. Oysa biz hangi ulustan olursak olalım
işçi-emekçi insanlarız. Hepimiz benzer koşullarda yaşıyor, eziliyor,
sömürülüyoruz. Sınırlar, devletler ve milliyet farklılıkları bizleri bölen,
bizlere çözüm olmak yerine bizlerin ezilmesine yarayan yapay ayrımlardır.
Bu duruma işçi-emekçi penceresinden
bakmadan, emperyalist-kapitalist sistem gerçeğini görmeden yapılacak her
davranış kendi ayağımıza sıkmak olacaktır. Böylece emperyalistlere, yerli
işbirlikçilerine ve sömürüyü arttırma fırsatı bulan patronlara değil, ezilen
başka milliyetlerden işçilere sataşacağız. Böylece bizi ezenler ve sömürenler
zaman kazanacak, keyif çatmaya devam edeceklerdir.
Neler yapmalıyız?
Her şeyden önce buraya gelmiş
Suriyeli emekçileri sınıfımızın bir parçası olarak görmeliyiz. Daha önce zaten
var olan, patronların kâr hırsından doğan birtakım sonuçları Suriyelilere
havale etmemeliyiz. Sorunlarımızın somut nedeni taşeronlaşma, sendikasızlaştırma
ve özelleştirme dayatan, ucuz işgücünü sömüren ve insanların barınma ihtiyacını
gideremeyen bu düzendir. ABD, İsrail ve Rusya gibi ülkelerin Suriye’yi talan
etmesine karşı çıkmak, emperyalizme haddini bildirmek için ülkemizdeki sınıf
mücadelesine daha sıkı sarılmak, toplumu gerçeğe uygun bir şekilde sınıf
ekseninde ayrıştırmak için işçi mücadelesini güçlendirmek öncelikli görevimiz
olmalıdır.
Daha somutta ise Suriye’deki savaşı
bugüne kadar azdırmış, ABD’nin çizdiği rotada ilerlemiş, IŞİD ve El Nusra gibi
örgütleri desteklemiş AKP iktidarının politikalarına karşı çıkmalıyız. Bugün
İdlib’de yapıldığı gibi cihatçı çeteler desteklenmemelidir talebini
yükseltmeliyiz. Suriye’ye yönelik her fiili müdahaleyi bir başka ulusun
egemenliğine yapılmış bir saldırı olarak görmeli, Türk sermaye devletinin
Suriye’de işgal ettiği bölgelerden acilen çekilmesini istemeliyiz. Fırat’ın
doğusu diyerek saldırmaya çalıştığı Kürt bölgesine yönelik politikalarından
vazgeçmesini sağlamalıyız. Bu talepler için mücadele etmeden göçler dursun
demek boş laftan başka bir şey olmayacaktır.
Sonuç olarak
Suriye’de barışçı çözümün sağlanması
ve ülkelerine dönmek isteyen Suriyelilerin dönüşü önündeki engellerin
kaldırılmasından sonra Türkiye’de kalmak ya da başka ülkelere gitmek isteyen
Suriyeliler için mültecilik veya vatandaşlık yönünde adımlar atılmalıdır.
Gerçek ve kalıcı çözüm ise Suriyeli ve diğer ulustan işçilerle birlikteliğimizi
güçlendirmekten geçmektedir. Vakit yitirmeden bu birlikteliği güçlendirmek,
mültecilerin mağduriyetini gidermek için daha fazla çaba sarf etmek öncelikli
görevimizdir. Mülteci emekçileri kazanmak için her türlü devrimci yol ve
yöntemi kullanmak ise önümüzde duran bir sorumluluktur.
Faşizmin günümüzde bir kere daha öne
çıkardığı söylem göçmen karşıtlığıdır. ABD’de Trump, İtalya’da Salvini,
Hollanda’da Wilders, Fransa’da le Pen… Her biri kapitalist sistemin
pisliklerini göçmenlere yıkıp emekçilerin zihinlerini bulandırıyor, gerçek
düşmanımızı görmemizi engelliyor. İki dünya savaşı göz önüne alındığında ulusal
önyargılara karşı mücadele etmek, ulusal önyargıların ve düşmanlıkların
sınıfsal mücadeleyi karartmasına izin vermemek, sınıfsal mücadeleyi karartan
her türlü ırkçı milliyetçi düşünceye savaş açmak, her bilinçli işçi ve
emekçinin boynunun borcudur.
9 Ağustos 2019 Cuma
Serkan Küçük’le rakı üzerine: “Güzel rakı yapıyoruz diye sağda solda övünmeyin, çünkü bu bir rakı değil”
Serkan Küçük’le rakı üzerine: “Güzel rakı yapıyoruz diye sağda solda övünmeyin, çünkü bu bir rakı değil”: Vergilerden kaçalım derken kaçak satıcıdan satın aldığımız ya da evde ürettiğimiz rakı sağlıklı mı, yasal mı, gerçekten
31 Temmuz 2019 Çarşamba
16 Temmuz 2019 Salı
ABD’de ki Çağdaş Kölelik Sistemi, Bütün patronların hayali!
Attica hapishane isyanının 45. Yıl
dönümü olan 9 Eylül’de ABD hapishanelerinde kölelik koşullarından
çalıştırılmaya zorlanan mahpus işçiler grev başlattılar. Dünya Sanayi
İşçileri’nin (Industrial Workers of the World-IWW) bir kolu olan Hapsedilmiş
İşçiler Örgütlenme Komitesi’nin örgütlenmesine katıldığı grev onlarca
hapishanede devam ediyor ve grevle dayanışmak için dışarıda da eylemler gerçekleştiriliyor. 9 Eylül 1971
tarihinde politik haklar ve daha iyi koşullar talep eden mahpuslar Attica
hapishanesinde isyan başlatmış, yaklaşık 1000 kişinin katıldığı isyanda
mahpuslar 42 görevliyi rehin alarak 4 gün boyunca hapishanenin kontrolünü ele
geçirmişlerdi. İsyanın 4. Gününde polis saldırısı sonunda en az 43 kişi
hayatını kaybetmişti. (ç.n.)
Attika Cezaevi İsyanı’nın 45. Yıl
dönümünü olan 9 Eylül 2016’dan bu yana tahminen ABD’de 24.000 kişinin grev
katıldı. Eğer grevi duymadıysan yalnız değilsin. Grev ana akım medya ve hatta
solun büyük bir kısmı tarafından büyük oranda göz ardı edildi. Bunun nedeni
grevcilerin çoğunlukla grevlere dahil olmayan insanlardan oluşmasıdır: mahpus
işçiler.
Birleşik Devletler Anayasası’nın 13.
Maddesi köleliği ve irade dışı çalıştırmayı yasaklamasına karşın, onun ortaya
koyduğu ifadeleri okuduğunuzda bariz bir istisnanın söz konusu olduğu açıktır:
“Birleşik Devletler’de veya Birleşik Devletler yetkisi altındaki yerlerde,
usulüne uygun olarak mahkum edilmiş kişinin cezası karşılığı olma dışında,
kölelik veya irade dışı çalıştırma uygulanamayacaktır.”
Eğer bir suçtan mahkum edilirseniz
diğer işçileri irade dışı çalıştırma ve kölelikten koruyan yasalar tarafından
korunmazsınız. Böylece, Birleşik Devletlerin her yerinde, binlerce mahkum,
istençlerinin dışında hapishanelerde çok az bir para karşılığı veya parasız
olarak çalışmaktadır.
Uluslarası Çalışma Örgütüne göre
mahpus işçilere ödenen brüt ücret saatte 23 cent ile 1,15 dolar arasında
değişmektedir. Sözde “para cezaları” ve idari ücretler gibi çoğu fazlasıyla
şüpheli olan vergiler ve diğer kesintiler düştüğü zaman mahpusun çoğunlukla
parası olmaz veya hapishaneden borçlanmış olarak ayrılır. Brennan Adalet
Merkezi 2010 yılındaki bir çalışmasında eyaletlerin ve idari bölgelerin
mahkumlara ait olan harcırahları artan biçimde kötüye kullandığını ve bunun
bazı mahkumların serbest bırakıldıkları zaman borca girmelerine neden olduğunu
ortaya koydu. Ayrıca Arkansas, Georgia ve Texas gibi bazı eyaletlerde mahkumlar
emeklerinin karşılığında hiçbir ücret almamaktadır.
Mahpus işçilerin çoğu, çamaşırhane ve
mutfak görevleri, kütüphaneleri işletmek gibi hapishanenin gündelik işleriyle
görevlendirilirken, çok sayıda mahpus işçi de, işçilerin düşük bir bedel
karşılığı veya bedelsiz olarak uzun saatler çalışmaya mecbur edildikleri,
koşulların çoğunlukla tehlikeli olduğu özel şirketlerde görevlendirilmiştir.
Mahpus emeği kullanan şirketlerin
sahip olduğu en büyük avantajlarından biri yalnızca çalışmaya mecbur olan bir
işgücü elde ediyor olmaları değildir, ayrıca mahpusların mahkemelerin onları
çalışan olarak addetmemesinden dolayı Adil Çalışma Standartları Yasası’nın
amacı olan çalışma koşullarının korunmasından yararlanamamaları nedeniyle
çalışma koşullarıyla ilgili herhangi bir dava açamamalarıdır.
Amerikan Prospect’in (1) “Amerika’nın
Mahpus İşgücünde Çağdaş Kölelik”(28 Mayıs 2014) başlıklı inceleme raporunda
belirtildiği gibi, sorunları daha kötü hale getirmek için, işçi sendikaları
mahpus işçileri temsil etmeyecek, çünkü onlar diğer endüstrilerle rekabet eden
ürünler üretiyorlar. Veya bir başka deyişle, mahpus işçiler diğer işçilerin
çalışma koşullarının altını oymaktadır, çünkü onlar kapitalist sınıfların
-asgari ücret, çalışma koşulları, sağlık ve güvenlik konuları ve bunlar gibi
diğer meselelerde olduğu gibi- her zaman yakındıkları rahatsızlıklarla uğraşmak
zorunda kalan şirketlerce üretilenlerden daha ucuza imal edilebilen mallar
üretmektedirler.
Mahpus emeğinin kullanımı Michigan
İnfaz Bürosu sözcüsü Chris Gautz gibileri tarafından şu ifadelerle savunuldu,
“İş mahpuslar için parasal değer sağlıyor, fakat daha da önemlisi, pek çok
mahpus bize bugüne kadar asla bir işe sahip olmamış olarak geliyor. Yalnızca
yaptıkları işin gereklerini öğrenmiyorlar, zamanında orada bulunmak gibi basit
beceriler, genel iletişim becerileri, nasıl eleştiri alacağını ve daha önce
deneyimlemedikleri pek çok şeyi öğreniyorlar… Amaç tahliye edilmelerinden önce
onlara iş bulmak.”
Peki, teoride durum bu olabilir ama
acımasız gerçek pek çok mahpus işçinin hapishaneye gelmeden önce işsiz olmadığı
ve hapishane işçiliğinin her zaman onlara tahliye edildikten sonra yeniden işe
girmelerini temin edecek beceriler sağlamadığıdır. Bunun nedeni birçok işin
vasıfsız olması ve nakit sıkıntısı çeken, kar amacı gütmeyen organizasyonlar
ile Avusturalya’da ve Yeni Zelanda’da düzensiz aralıklarla yıllarca kullanılan
herkesin aşina olduğu adıyla sözümona “işsizlik parası karşılığında çalışma”
programları denilen resmi kuruluşlar arasında sık sık yükselen diğer istihdam
programlarıdır.
Mahpus emeğinin kullanılması ile
ilgili bir diğer sorun, uluslarası kuralların ihlal ediliyor olmasıdır.
Birleşik devletlerin imzacı devletler arasında olduğu İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’nin 4. Maddesi şöyledir, “Hiç
kimse kölelik veya
kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticaretinin
her türlü biçimi yasaktır.” Yine de, öyle görünüyor ki eğer Birleşik
Devletlerde tutuklanacak ve hapsedilecek kadar talihsizseniz, kölelik ve irade
dışı çalıştırılmaya maruz kalırsınız.
Bir de durumda Birleşik Devletler
yönetiminin Çin’i zorunlu mahpus emeği kullandığı için kınamasından dolayı öyle
katıksız bir iki yüzlülük var ki. Örneğin, 6 Haziran 2016’de CNN Birleşik
Devletler’in Çin Hükümeti ve Çinli işyerlerine zorunlu mahpus emeği
kullandıkları için baskıyı arttırdığını bildirdi. CNN ayrıca Birleşik
Devletler’de mahpus emeğinin de dışarıya kiralanmasında sorumlu olan federal
ajansın da (UNICOR) (2) Birleşik Devletler’deki mahpus işçilerin düşük ücretler
ve yoğun sömürü koşullarına katlandığı konusunda eleştirilere maruz kaldığını
da belirtti.
Asıl ilginç olan, makale yazarı
Sophia Yan’ın Birleşik Devletler’in zorunlu işçi kullanımını mazur gören anlam
bozucu sözleriydi: “Çin’in tersine, Birleşik Devletler mahpus emeğinin
kullanıldığını reddetmiyor. Tutuklular, hukuk sisteminin şeffaf olmadığı ve
itirafların kimi zaman baskı altında gerçekleştiği Çin’e göre daha şeffaf bir
hukuki sürece ve yargı denetimine tabiler.” Yukarıda belirtildiği gibi,
Amerikan cezaevi sistemindeki zorunlu işçilerin herhangi bir hakları yok çünkü
çoğu Amerikalı işçiyi koruyan yasalar Adil Çalışma Standartları Yasası tarafından
işçi kabul edilmedikleri için mahpus işçilere uygulanmıyor. Ayrıca şu iddia da
çok başarısız bir argümadır: Birleşik
Devletler mahpus işçiliği kullanabilir
çünkü bu konuda şeffaftır, fakat Çin yönetiminin bunu yapması yanlıştır
çünkü o şeffaf değildir.
Mesele herhangi bir biçimde köleliğin
yanlış olmasıdır. Uluslararası yasalar açısından yanlıştır. Ahlaki yönden
yanlıştır. Hatta Birleşik Devletler yasalarına göre de yanlıştır. Yine de
Birleşik Devletler mahpus emeğinin (köleliğin) kullanılmasına izin veriyor- bu
uygulamanın ileride mahpus tahliye edildiği zaman mahpusların çıkarına hizmet
ettiği yönündeki fazlasıyla belirsiz gerekçelerle.
Belki de daha fazlasını söyleyen
istatistik Mother Jones’un (3) mahpus emeğinin kullanılmasından gerçekten kimin
çıkar hakkında bahsettikleriydi. Mahpus
işçi greviyle ilgili 19 Eylül 2016 tarihindeki makalede Mother Jones şöyle
belirtti: “Kayıtlara göre mahpus işçiler Florida vergi mükelleflerinin 2014
yılında 59 milyon dolardan fazla tasarruf etmelerini sağladı”
Dolayısıyla vatandaşlarını sömürüden
koruması gereken devlet, aslında vergi bütçesini düzenleyerek işçi sınıfının
sömürüsüne katkı sağlıyor. Zoraki mahpus emeğinden gerçekten kimlerin fayda
sağladığını çözmek için ekonomi doktorası gerekmiyor. Bu mahpus işçi
ödeneklerini, işçi sınıfının ücretleri ve koşullarını baltalamak ve rekabette
fiyat düşürmek için pervasızca yasadışı, el altından ve haksız biçimde kullanan
işyeri sahipleridir. Hizmetleri sağlayan insanlara ödeme yapılmaması ve onlar
herhangi bir çalışma standardına ve yasal korumaya sahip olmaması
sayesinde büyük vergi indirimleri alan
vergi mükellefleridir. Bu düzenlemeden herhangi iyi bir şey elde etmeyen tek
kesim işçilerin kendisidir. Çalıştıkları işletmeler ve diğer kurumlar mahpus
emeği kullanan şirketler veya idari bölge ve eyalet kurumları ile rekabet
edemediği için işlerini kaybediyorlar.
“Dünyanın bütün işçileri birleşin!
Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” Bu söz bir klişe oldu ama
aynı zamanda doğrudur. Birleşik Devletler, Çin ve diğer ülkelerdeki mahpus
işçilerinin durumunda zincirler mecazi değil, fakat oldukça gerçektir. Dünyanın
işçileri en savunmasız olanların bu utanç verici sömürüsünü kabul etmemelidir.
Amerikan işçi sendikalarının veya Birleşik Devletler hükümetinin mahpus
işçilerin sömürüden kurtulmaları için hiçbir şey yapmamanın bahanesi olarak
anlam bozucu kelimeler kullanmalarına izin vermemeliyiz. Kölelik, irade dışı
çalıştırma veya işyerinde zorlamanın herhangi başka türü tüm insanlığa
hakarettir ve tümüyle bertaraf edilene kadar karşı çıkılmalıdır. İnsan
haklarına ve birey haklarına saygılı olduğunu iddia eden bir ülkede, işçilerin
ana akım medyanın bile çağdaş kölelik olarak adlandırdığı koşullarda çalışmaya
zorlanmasına sessiz kalmak kabul edilebilir değildir.
Bu makaleyi bitirmek üzere olduğum
esnada, hapishane grevini örgütleyen gruplardan biri olan Free Alabana
Hareketi’nin, gardiyanların da greve katıldığı yönünde açıklamasını okudum.
Onlar da hapishanedeki düşük ücretler, aşırı kalabalıklık ve insan hakları
ihlalleri gibi koşulları protesto etmeye başlamışlar.
Olumsuz taraftan, Florida, Virginia,
Ohio, California, and Güney Carolina’daki protestoların örgütleyicileri başka
görevlere transfer edilmek, dışarı çıkma yasağı veya hücre cezaları gibi
çeşitli yaptırımlara maruz bırakıldılar. Oysaki bütünüyle düşündüğümüzde,
grevlerin şiddete yöneldiğine ilişkin hiçbir işaret yoktu.
Yazının yazıldığı dönemde grevler
hala sürüyordu. Dünya Sanayi İşçileri’nin (Industrial Workers of the World-IWW)
bir bölümü olan Hapsedilmiş İşçiler Örgütlenme Komitesi için çalışan Ben Turk’a
göre 24 eyalette yaklaşık 40-50 civarında hapishanede değişen oranlarda
hapishane grevlerine katılım oldu.
Eyalet veya federal otoritelerin
herhangi bir değişiklik yaptıklarına yada bu şartlarda herhangi bir değişiklik
yapma niyetleri olduğuna ilişkin bir işaret yok. Bu hiç kimse için bir sürpriz
değil. Ancak, Birleşik Devletler’deki hapishane grevinde eğer herhangi bir
gelişme olursa neyin ortaya çıkacağı belirsizliğini koruyor.
The Amerikan Prospect, 1990 yılından
bu yana ABD’de yayınlanan politik dergi (ç.n.)
UNICOR veya diğer adıyla Federal
Prison Industries (Federal Hapishane Endüstrileri) (ç.n.)
Mother Jones, 1976 yılından bu yana
ABD’de yayınlanan bir politik dergi (ç.n.)
Çeviri: Yeryüzü Postası
Kaydol:
Yorumlar (Atom)