23 Mart 2021 Salı

NEWROZ VE HDP ÜZERİNE KISA DÜŞÜNCELER

  2021 yılı Newroz kutlamaları neredeyse bütün HDP li belediyelere atanan kayyumlar, Meclise gelmesi beklenen fezlekeler, Demirtaş'ın ve bir çok vekil ve belediye başkanının tutklu olmalarının, geçen yıl pandemi bahane edilerek Newroz'un kutlanmasında ısrar edilmeden geçiştirilmesi, uzun süredir tutuklu bulunan DEMİRTAŞ'ın AİHM kararlarına rağmen salıverilmemesi, HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk GERGERLİOĞLU' nun dokunulmazlığının mecliste oldu bittiye getirilerek alelacele kaldırılarak hapis cezasına çarptırılmasının şoku yaşanırken, HDP ye açılan kapatma davasının yarattığı moral bozukluğunun yol açtığı olumsuz havanın oldukça etkilediği bir iklimde gerçekleşti.                                    

Kutlamalara katılım, birikmiş birçok sorunun üst üste yığıldığı sürekli ve yoğun saldırıların bu sorunları ertelediği ama çözemediği politik sıkışmışlık koşullarında moralin stabil seyrettiği coşkudan çok kaygının ve belirsizliğin egemen olduğu psikolojinin etkisi altında alanın boş olmadığını göstermek kaygısıyla gerçekleştirildi diyebiliriz. Ahmet ŞIK'ın ve Ayhan BİLGEN'in HDP nin örgütsel yapısına dönük eleştirileri geçiştirilerek yol alınmaya çalışılması var olan kaygıları gidermeye yetmedi.

HDP hızla, bir çok nedenle ama en çok demokratik bir işleyişin olmaması eleştirileri nedeniyle aynı CHP gibi kerhen oy verilen bir parti konumuna doğru hızla yol alırken, kendisine dönük bir özeleştiri süreci yaşanmaksızın yol almaya devam etme ısrarından kaynaklı güç kaybediyor. Moral ve motivasyonu düşük çaresizlikten oy veren insanlar yığınına dönüşüyor. Geçmiş yılların enerjisi artık yok. İnsanların kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri insanlar partiden uzak duruyor. Açıklama yapmaktan imtina etseler bile tutumlarından bir rahatsızlık olduğu anlaşılıyor ve bu içsel bir kırılmaya yol açıyor. Sırrı Süreya ÖNDER'in İstanbul Newrozun yaptığı zoraki konuşmanın duygu durmu kitleleri olumsuz etkiliyor.

Ahmet ŞIK'ın, Ayhan BİLGEN'in, Sırrı Süreya ÖNDER'in içine düşürüldükleri durum HDP nin uzun süredir kendi iç dinamikleriyle bir politik hat belirleyemediği izlenimini güçlendiriyor.

HDP nin politik hattının örgütsel işleyişinin itaat etmenin dışında bir eleştiriye olanak tanımadığı izlenimi güç kazanıyor. Sadece iktidarın kayyumları ve sürekli tutuklamalar bu durumu açıklamaya yeterli bir dayanak oluşturmaya yetmiyor.

HDP yi bir çok kişisel pozitif becerisinin etkisiyle Türkiyelileştirme siyasetinin başarılmasına sempati duyulmasına olağanüstü katkı koyan Selahattin DEMİRTAŞ'ın tutuklandığı andan bu güne kadar (sistemli ve bilinçli iradi bir çabayla) sanki hiç yokmuş ve önemsizmiş gibi bir sessizlikle gündeme bile getirilemeyişi buna neden olanların oy vene ve rahatsızlık duyan herkese eğer önem veriyorlarsa açıklaması gereken bir durum olmaya devam ediyor.

HDP kendi iç dinamikleriyle demokratik bir işleyişle kendi siyasal politik ve örgütsel durumunu ve duruşunu tartışamayacaksa bu yolla geleceğe taşıyamayacaksa, eleştirlere kapalıysa ve bunu baskıcı tehditkar yöntemlerle baskı altına alıyorsa diğer partilerin hiyerarşik anti demokratik yapılarından ne farkı olacaktır.

HDP ona umut bağlayanların umut bağlama nedenlerini ortadan kaldırarak onlara kulaklarını tıkayarak umut olmayı gerçekleştiremez.

HDP kendisinden hem düşünsel, hem psikoljik hemde fiziken hızla uzaklaşan kalabalıkların neden bu duruma düşürüldüklerini kendi içinde mutlaka tartışmalı eleştirilere kulak kabartmalıdır. 

Derin bir ekonomik ve siyasi krizin bütük toplumsal kesimlerde yarattığı demoralizasyon ve umutsuzluk haline daha fazla çürümeye dönüşmeden somut önerilerle onların nabzını tutarak birlikte yanıt üretmenin imkan ve koşullarını yaratmalıdır.

HDP nin kendi tabanıyla onu destekleyenlerle arsındaki bağ gevşemekte,  kurduğu dil kitlelerin beklentilerini karşılayan kapsayıcı olma özelliğini yitirmektedir. İnsanlar duymak istediklerini kendi yaşamlarına dokunan çıkışları uzun süredir bir türlü partisinin açıklamalarında bulamamaktadır.

HDP de parti olarak bir siyasi, politik ve örgütsel kriz yaşamaktadır.

Bu krizi çözmenin yolu dar toplantılarda farklı hesapların yapıldığı grupların ve iradelerin belirleyici olduğu kararlar değildir.

Tabandan başlayarak başlangıçta sınırları oldukça geniş çizilen insan gruplarının nabzını tutan onların sorunlarıyla hem hal olan bir anlayışa ihtiyaç vardır. Milletvekillerinin belirlenmesinden Parti politikalarının belirlenmesine kadar insanlara güven veren açık şeffaf süreçler işletilmelidir.

Tepeden inme ben yaptım oldu anlayışıyla, size oy veren, politik düzeyi ve kavrayışı oldukça yüksek, refleksleri gelişmiş, bir çok konuda partiyi zorlayabilecek politikalar üretme kapasitesine sahip seçmen kitlenizin analizini doğru yapmak zorundasınız. Demokratik işleyiş esastır, bundan vazgeçtiğinizde HDP den geriye dar hiyerarşik bir homojen topluluk kalır. Bu yapıda bu darlıkla iddialarının gerisinde bir karikatüre dönüşür.

Henüz vakit varken HDP ismine yakışır bir parti olmanın koşullarını zorlamalıdır.

Tek tek ayrılan ve konuşmaktan imtina eden insanlar onlara oy veren insanların temsilcileri olarak sözlerini söyleme hakkına sahip olmalıdır. Konuşamamak ağır bir baskıdır ve bu baskı o baskıyı uygulayan yapıyı zamanla çürütür. Yanlış yaptığında özeleştiri vermekten kaçınmak güçlü olmanın değil zayıflığın göstergesidir.

HDP özeleştiri mekanizmalarının işlediği kendini yenileyerek, koparak, sıçrayarak tarihsel konjonktüre uygun yanıtlar üreten dinamik bir yapı haline gelebilir.

Bedeli ne olursa olsun konuşmak ve gerçeği dile getirmek gerekiyor.

O gerçek bugünkü suskunluktan ve çürümeden kendini sıyırmalı ve gün yüzüne çıkmalıdır.

Er yada geç çıkacaktır. Ancak doğru yol ve yöntemlerle kendi doğası içinde olması zamanın ruhuna uygun olacaktır. Sırf birileri gücü elinde bulundurduğu için böyle olmuyorsa zaman, enerji ve insan emeği kayba uğrayacak tarihsel kazanımlar gecikecektir.

16 Haziran 2020 Salı

16 HAZİRANI ANLAMAYANLAR AŞAMAZLAR!

https://www.evrensel.net/haber/407275/istanbul-emek-baris-ve-demokrasi-gucleri-turkiye-ucuz-emek-cennetine-cevrildi?utm_source=anasayfa&utm_medium=manset&utm_campaign=haber&slide_order=01

15-16 Haziran 1970 İşçi sınıfının mücadele tarihinde aşılamayan bir eşik olmaya devam ediyor.
İşçi sınıfının bu büyük tarihsel eylemi Türkiye "devrimci, sosyalist, komünist" hareketi tarafından bir türlü anlaşılamayan, çok temel bir çok özelliği içinde barındırıyor.

Dönemin devrimci yapılarına karakterini veren anti emperyalist kavrayış ve konumlanış, onun sınıf algısını ve ilişkisini temelden belirleyen bir faktör olmuş ve bu günde köklü ideolojik bir kopuş ne yazık ki gerçekleştirilememiştir.
71 devrimcileri her ne kadar o gün için hareketin içinde aktif olarak yer almış olsalar bile bu o günkü sınıfın bu tarihsel eylemini kavradıklarını göstermiyor.
Sınıfın varlığı tartışma konusu olmaktan çıkmış gibi görünse de o günün devrimci yapıları işçi sınıfını iktidarını örgütlemek için kentlerde fabrikalarda çalışmak yerine, kırlara çıkıp köylüleri örgütleme çabasını öne almışlardır.71 Devrimcilerinin kentlerin büyük üniversite kampüslerinde kurdukları hayalleri ne yazık ki kırlarda gelincikler gibi zamansız solmuştur.

Burada temel problem referans olarak hemen yanı başında gerçekleşen ve bu toprakları derinden etkileyen Ekim devrimini, 16 Haziranda fabrikalardan sokaklara caddelere sel gibi akan ve burjuvazinin yüreğine korku salan devrimin öncüsü işçi sınıfını değil de, Çin deki, Küba'daki, Hindistan'daki köylülüğü temel aldığı düşünülen gerillacı hareketlerden etkilenmişler Kırlardan şehirleri kuşatma hayalinin peşine düşmüşlerdir.
İşçi sınıfı kendisini devrime taşıyacak önderlikten, devrime önderlik etme iddiasında olan devrimciler sınıftan yoksun kalmıştır.
Tarihten öğrenmek için yeterli birikim olmasına rağmen, Kemalist ideolojik damar  baskın gelmiş ve kopuş bir türlü gerçekleştirilememiştir.
Bütün devrimci hareketler çıkış itibariyle kendilerini yarım kalmış "Kemalist bağımsızlıkçı" devrimi tamamlama emperyalizme karşı savaş göreviyle ve onun devamcısı olarak tanımlamışlardır.
Tarihin süreklilik içinde sınıfsal bir zeminde kavranamamış olması nedeniyle Kemalizmin sınıf karakteri yeterince anlaşılamamış ve bu nedenle köklü bir kopuş gerçekleşememiştir.
71 devrimcilerinin beslenme kaynakları daha çok Doğan AVCIOĞLU, Mihri BELLİ ve Hikmet KIVILCIMLI olduğundan ideolojik bir çok konu yeterince berraklaştırılıp Bolşevik Partisi ve onun çizgisinde bir devrim anlayışı egemen olamamıştır.

Kaypakkaya'nın ilk yazılarındaki Kemalizme bağlılığı Milli Kurtuluş Savaşı temel saptamalarını temel alması nedeniyle Kemalizme eleştiri yöneltmiş olsa da köklü bir kopuşu gerçekleştirememiştir.
71 devrimciliği burjuva parlamentarizminden bir kopuşu işaretlese de sınıfın doğru bir zeminde kavranması ve devrimin karakteri ve öncülük konusunda bulanıklık hem teorik hem pratik olarak terk edilememiştir.
İşçi sınıfının 1917 ekim devrimi iktidar deneyimi canlı  olarak göz önünde dururken köylülüğü ve gençliği temel alan bir kır'a yönelme sınıflar mücadelesine net bir bakışın olmayışını gösteriyor.

16 Haziran direniş değil Ayaklanma!

16 Hazira'ı hazırlayan koşullara bakıldığında İşçi Sınıfının bir çok öğretici devrimci deney biriktirdiğini, az topraklı köylülerin toprak işgal denemelerini, devrimci gençliğin üniversiteden taşan kitlesel ve giderek radikalleşen eylemlerini görürüz.
Dünyada gelişen devrimci dinamiğin bu topraklara yansıması olarak okumak da yanlış olmayacaktır.

ABD nin Vietnam'da yaptıkları bütün dünyada yansımasını bulmuş, ABD karşıtı eylemler bütün dünyayı sarmış, ABD nin Vietnam yenilgisi Dünyanın ezilenlerine büyük moral kaynağı olmuş  Avrupa'da Özellikle Fransa ve İtalya'da işçiler kitlesek grevlerle hayatı sarsmış  öğrenciler sokaklara taşmış sınıfla buluşmuş dünya halkları isyana durmuştur.
Bütün dünyayı kuşatan bu kitlesel başkaldırıların yaşadığımız toprakları da etkilemesi kaçınılmaz olarak yansımasını bulmuştur.
Avrupa'da bu ayaklanmalara önderlik edecek devrimci komünist partilerin olmayışı sonucu bu dalga geri çekilmiş ve devrimci güçlerin, öncü işçilerin fiziki tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.

Karşı devrimci dalga güç kazanmıştır.

Bütün dünyada sınıfa ve devrimci güçlere yönelik saldırı bu topraklarda 12 Mart 1971 askeri darbesiyle ifadesini bulmuştur.
71 kopuşunun önderleri onları koruyamayan kırlarda sıkışıp kalmış acımasızca katledilmişlerdir.

Çıkılan yolun yanlışlığının bedeli hem kırlarda hem şehirlerde ağır bir yenilgiyle ödenmiştir.

70 li yılların sonlarına doğru tekrardan yükselişe geçen yeniden toparlanmaya çalışan devrimci hareketler bu kezde anti faşist mücadele tuzağında yorulmuş bedel ödemiş ama yol alamamışlardır.
Anti Kapitalizm eksenli devrimci bir sınıf hareketini örgütlemek yerine Faşistlerle mücadele yolu tutulmuş Kapitalizmle değil onun gölgesiyle enerji ve güç kaybedilmiştir. Devrimci bir program hiç bir güç tarafından ortaya koyulamamıştır. Savunmacı psikoloji devrimci hareketin pratiğine egemen olmuş ve olumlu bir kavrammış gibi Devrim yerine Direniş kavramı öne çıkarılmış ve hala ısrarla bu savunmacı çizgi terk edilememiştir.
Devrimci hareket devrimciliğini yitirmiş ve savunmacı çizgide ısrar eden iddiasız bir zemine savrulmuştur.
Ekonomizm, Demokratizm ve Halkçılık kuşatması bir türlü kırılamamıştır.
Sınıfın bütün kabaran öfke dalgaları bu savunmacı pasifist duvara çarpıp dağılmıştır.
Sınıfın sel olup akan bütün kitlesel çıkışları bu göz bağları nedeniyle devrim denizine ulaşamamıştır.

Bu kez 12 Eylül'de yeni ve daha acımasız bir ABD darbesi devrimci hareketin bütün kadroları ve işçi sınıfın doğal önderlerini fiziki tasfiyeye uğratmıştır.
Bütün kitleselliğine rağmen devrimci bir program ve örgüt yokluğu sınıfı ve devrimciliğe yönelen kitleleri yormuş ve tüketmiş devrim söyleminin boşalan içeriği nedeniyle uzaktan izlemeye yöneltmiştir. Sınıf kendisine başka bir gele
cek önermeyen önderlik iddiası taşımayan ve pratikte bunu cesaretle ortaya koyamayan güçlere uzak durmayı tercih etmektedir.
Önderlik iddiası devrimci bir program ve iddiaya uygun bir örgütlülüğe duyulan ihtiyaç gerçeği iddia sahipleri tarafından yanıtlanmadıkça bağ kurulamayacaktır.
İddia sahiplerinin iddiasının içeriği kadar bu iddia ya ne kadar uygun davranabildikleriyle de ilgilidir.
Marks'ın 11. Tez de vurguladığı gerçeğin hayatın içinde kurulması iradi bir varoluşu gerektirir.
Kendiliğindenliğin eleştirisi Lenin tarafından çok ayrıntılı biçimde yapılmış olup Türkiye "sol"larının mücadele anlayışına sinmiş bu savunmacı mantığının ve pratiğinin devrimci bir kopuşla aşılması gereklidir.









19 Nisan 2020 Pazar

KORONAVİRUS SALGINI YAYILDIKÇA İŞÇİLERİN SORUNLARI BÜYÜYOR, ÖNLEM YOK!

  • Covid19 testi pozitif çıkan işyerlerinin sayısı son yirmi günde hızlı bir biçimde arttı, işyerleri çıkan sonuçları saklıyor ve gizliyor.
  • Sokağa çıkma yasağı olan illerde işçiler gece vardiyasında zorla çalıştırıldı. Kimi işletmeler valilikten özel izinler alarak üretime devam etti.
  • İşletmelerin %70’inde üretim artmış sürüyor. Üretimi artmayan fabrikalarda ise azalma söz konusu değil.
  • Restoran zincirleriyle bağlantılı işletmeler kısmen işe ara verdi, ücretsiz izin, yıllık izin uygulaması var.
  • Gıda üretimi artışı ve stok nedeniyle yoğun mesailer devam ediyor, işletmeler işçi almak yerine fazla üretimi aynı işçilerle gerçekleştiriyor.
  • Üç vardiya çalışmanın yanı sıra, günde on iki saat iki vardiya çalışan işletmeler var, bazı işletmelerde iş yoğunluğundan dolayı haftalık izinler verilmiyor.
  • Hastanelerde yemek dağıtan işçilerin iş yükü arttı. Sağlık çalışanları ile aynı koşullara sahip değiller. Ek ödemelerden faydalanmıyorlar. Hastane yemekhanesinde işçilerin korunmak için kullandığı eldiven ve maske yetersiz. Servis yok, toplu taşımayla işe git-gel devam ediyor.
  • Taşeron uygulaması olan işletmelerde taşeron işçilerin çalışma koşullarında değişiklik yok.
  • İşçilerin büyük çoğunluğu kendilerini koronavirüse karşı güvende görmüyor.
  • Üretim sürecinde fizik mesafe bir çok işletmede yeterli değil.
  • Maske, eldiven ve koruyucu malzeme sağlanıyor ama yetersiz, kimi işletmeler tam koruyucu malzeme yerine ucuz ve kalitesiz koruyucu malzeme alıyor.
  • İşletmelerde kağıt havlu, tuvalet kağıdı, sabun ve temizlik malzemeleri ya yetersiz, yada hiç yok.
  • Yemekhaneler, soyunma odaları gibi alanlar dezenfekte kısmen yapıldı, ya da göstermelik yapıldı.
  • Yemekhanelerde halen toplu yemek yeniyor ve fizik mesafe korunmuyor.
  • 15- 50 yaş ve üstü, kronik hastalığı olanlar, risk gurubunda olan işçilere yıllık izin kullandırılıyor, izin hakkı olmayanlar ücretsiz izne çıkarılıyor. İzni bitenler işe çağrılıyor.
  • İşyerlerinde havalandırma sistemleri hala yetersiz.
  • Su fabrikalarında geri dönüşüm damacanaları risk taşıyor, yeterli hijyen ve dezanfaktan yapılmıyor.
  • Yemeklerde bağışıklığı güçlendirici gıdalar konusunda ilerleme yok. Kimi işletmelerde hazır sandviç ile ve ekmek arası veriliyor.
  • Şekerleme ve çikolata üretimi yapan dört işletme üretimi 14 gün süreyle durdurdu, bir işletmede 21 gün izin yapılacağı duyuruldu. 1 İşletmede bazı bölümler 20 gün izne çıkarıldı. İzinlerin ücretli veya ücretsiz olduğu konusunda açıklama yok.
  • 20- İşe girişlerde ateş ölçümleri yapılmakla birlikte tüm işletmelerde aynı durum söz konusu değil. Ateşi çıkanlar sağlık kuruluşlarına yönlendirilmek yerine evlerine gönderiliyor, bu uygulama devam ediyor,
  • Beyaz yakalı işçiler evden çalışmaya çalışmaya devam ediyor.
  • Fabrikalarda özel istihdam bürolarında getirilen günlük işçi çalıştırma yaygınlaşıyor. Gelen işçilerde sağlık raporları gibi belgeler istenmiyor.
  • İş yükü artıyor, işçiler birden fazla iş yapmak zorunda kalıyorlar.
  • İşçiler piskolojik sorunlar yaşıyor, evde aileye bulaştırma risk yüksek bu nedenle tedirginlik artmış durumda.
  • Fırınlar, ekmek satış büfeleri ve pastanelerde çalışma koşulları açısından hijyen, dezenfekte koşullarına uyulmuyor. İşçiler uzun saatler çalışmak zorunda kalıyor. Kayıt dışı çalışma sürüyor. Fırın işçilerinin soka çıkma yasaklarının ilanıyla birlikte iş yükleri artmış durumda.                  ARTI GERÇEK

30 Ağustos 2019 Cuma

MÜLTECİ İŞÇİLER VE SINIF BİLİNCİ


Sınıf bilincinden yoksun olmak ve “Suriyeliler”

Haber |Güncel |24 Ağustos 2019 /  Kızıl Bayrak

Faşizmin günümüzde bir kere daha öne çıkardığı söylem göçmen karşıtlığıdır. ABD’de Trump, İtalya’da Salvini, Hollanda’da Wilders, Fransa’da le Pen… Her biri kapitalist sistemin pisliklerini göçmenlere yıkıp emekçilerin zihinlerini bulandırıyor, gerçek düşmanımızı görmemizi engelliyor. İki dünya savaşı göz önüne alındığında ulusal önyargılara karşı mücadele etmek, ulusal önyargıların ve düşmanlıkların sınıfsal mücadeleyi karartmasına izin vermemek, sınıfsal mücadeleyi karartan her türlü ırkçı milliyetçi düşünceye savaş açmak, her bilinçli işçi ve emekçinin boynunun borcudur.

Suriyelilere yönelik öfke, Suriyelilerin, kayıtlı oldukları illere gönderilmeleri tartışmasıyla geçtiğimiz haftalarda bir kez daha coştu. Uzun zamandır Suriyelilere yönelik hasmane tutumu sürdüren CHP, İyi Parti ve ulusalcı kanata son seçim sonuçlarının da etkisiyle AKP de eklendi. İşçi ve emekçilerin çok önemli bir kısmı da Suriyelileri sorunlarımızın kaynağı sayıp, bu öfkeyi besliyor.
Gelinen yerde bu soruna karşı tutumumuzu emekçiler arasında daha fazla yaymak acil bir yerde durmaktadır. Çünkü sermaye iktidarı ve onun siyasi temsilcileri kapitalist düzenden kaynaklı yaşanan işsizlik, yoksulluk, ev kiralarının yüksekliği gibi sorunların nedeni olarak Suriyeli emekçileri hedef gösteriyorlar. Vurun abalıya derken öfkenin kapitalizme yönelmesini engelliyorlar. Yaşanan krizin kaynağını çarpıtmada Suriyelilere düşmanlığı fırsat olarak görüyorlar.
İki baskı odağı (Esad rejimi ve ABD-İsrail güdümlü cihatçı çeteler) arasında kalmış Suriyeli emekçilere adeta bir yumruk da böylece atılıyor. Oysa işsizlik, düşük ücretler ve hayat pahalılığı Suriyeliler gelmeden önce de vardı. Suriyelilerin gelişiyle bunlarda daha kötüleşme olmadı mı denirse cevabımız elbette evet olacaktır. Fakat bunun sorumlusu, yaşadıkları yeri mecburen terk etmiş Suriyeli emekçiler değildir. Yaşananların sorumlusu, mecbur durumda kalmış insanları 1.000-1.200 TL’ye, uzun saatler boyunca, hiçbir iş güvenliği almadan çalıştırıp ölüme yollayan, Suriyeli işgücünü kullanıp Türkiyeli işçiye gözdağı veren patronlardır. Baş sorumlu, sigortasız isçiyi denetlemeyen, kuralsız çalışma ortamını engellemeyen devlet ve onun başındaki AKP’dir.
Sorunun gerçek kaynağı
Meselenin başına dönersek yine bu üçlüyü; patronlar sınıfı, ona hizmet eden hükümet ve devlet gerçeğini göreceğiz. Eğer samimiysek bunu yapacağız. Yoksa en iyi tanımla bataklıktaki sinekleri kovalayan ahmaklar konumuna düşeriz.
Hatırlanacağı üzere 2011’de Mısır ve Tunus’ta halk hareketleri patlak verdiğinde ABD, İsrail ve AB devletleri başta Libya ve Suriye olmak üzere bu ülkelere müdahale ettiler. Esad rejiminin yıllardır süren baskısı kitlelerin tepkisini doğurmuştu. Fakat iç dinamikleriyle başlayan isyan emperyalizmin müdahalesiyle kirletildi. Suriye halkının özgürlük mücadelesi olmaktan çıkarıldı. Suriye’de onlarca ülkeden getirdikleri cihatçı çetelerle rejime karşı iç savaşı kışkırttılar. ABD, İsrail, AB ve diğerlerinin Suriye’de güç olma mücadelesine dönüştürüldü.
Türk sermaye devleti ve AKP iktidarı da bu rant savaşında ABD-İsrail ikilisinin yanında yer aldı. Günü geldi Suriye’nin dostları toplantısı Türkiye’de yaptırıldı, günü geldi ÖSO adı altında paralı askerler eğit-donat projesiyle Esad rejiminin üstüne salındılar. Günü geldi MİT TIR’larıyla El Nusra ve IŞİD gibi cihatçı çetelere yardım edildi. Bu cihatçı çetelerin yaralıları ülkemizin hastanelerinde tedavi edildi ve bu örgütlerin ülkemizden kadro devşirmesine izin verildi. Ne de olsa Ahmet Davutoğlu’na göre bunlar “öfkeli çocuklar”dı.
Özetle, TC’nin ve batılı emperyalistlerin çabalarıyla, Suriye halkının bilinçsizliğinden (anti-emperyalist, anti-kapitalist bilinç eksikliğinden) yararlanılarak Suriye karıştırıldı. Ve milyonlarca Suriyeli bu karmaşık tabloda yurtlarını istemeyerek de olsa terk etmek zorunda kaldı. Tüm bu gerçeklere sırt çevirip, 1.000-1.200 TL’ye kölece çalıştırılan, iş cinayetlerine kurban edilen yoksul Suriyelilere çatmak zayıfla, garibanla uğraşmaktır. Patronların ve emperyalist düzenin oltasına gelmektir. 1960’lı-1970’li yıllarda Türkiyeli işçilerin Almanya’da çektiği sıkıntıları anlayamamak demektir.

Suriyeli emekçilerin durumu
Suriyeli emekçilerin durumu ortadadır. Bugün her üç Suriyeliden biri harabede yaşamakta, yarısından fazlasının yaşadığı yerlerde ise en temel ev eşyaları (çamaşır makinesi, buzdolabı, halı) yetersizdir. Kamplar dışındaki Suriyelilerin 5’te 2’si ilaca erişmekte güçlük çekmektedir. Suriyelilere yönelik linçlerde kullanılan kimi iddialar, örneğin hastanede öncelikliler ya da devletten maaş alıyorlar söylemi ise yalandan başka bir şey değildir. Suriyeli yoksulların aldığı yardımların büyük çoğunluğu AB fonlarından mültecilere gelen, Kızılay Kart ve diğer devlet banka kartlarıyla çekilebilen yardımlardır.
Çalışma koşulları açısından ise Suriyeli emekçilerin durumu vahimin ötesindedir. Sadece 2019’da ülkemizde çoğunluğu Suriyeli 70 mülteci işçi iş cinayetine kurban gitmiştir. Yedi ay önce Ankara Siteler’de yangın merdiveni olmayan işyerinde yanan 5 Suriyeli işçiyi unutmak mümkün mü? Avrupa’ya gitmek için denizde boğulan mültecileri ve 3 yaşında ölen Alan Kurdi’yi ne çabuk aklımızdan çıkıyoruz? Savaşın yol açtığı mağduriyet mecbur bırakmasa bu insanlar bu tehlikeleri göze alabilirler mi ya da ülkemizdeki gibi kötü bir yaşamı tercih edebilirler mi?
Durum böyleyken Suriyeliler başta olmak üzere mültecilere ve göçmenlere yönelik nefret ortamı nasıl oluşabiliyor? Sol duyarlılığı bulunan, halkların kardeşliğine inandığını söyleyen Alevi, Kürt ya da sosyal demokrat kitle (bu kitle mülteci sorununu AKP’yi yıpratmak için kullanıyor) zor durumda kalmış insanları nasıl hedef gösterebiliyor?
Bu soruların en kısa ve basit cevabı Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin sınıf kimliğindeki ve mücadelesindeki geriliktir. Yıllarca işyerinde kendisini ezen, baskılayan, sömüren patronlara ve onun koruyucusu bir devlete karşı gösterilmeyen tepki yurdunu terk etmek zorunda kalmış ve kendilerini anlatma fırsatı olmayan başta Suriyeli olmak üzere yabancı işçilere gösteriliyor. Oysa biz hangi ulustan olursak olalım işçi-emekçi insanlarız. Hepimiz benzer koşullarda yaşıyor, eziliyor, sömürülüyoruz. Sınırlar, devletler ve milliyet farklılıkları bizleri bölen, bizlere çözüm olmak yerine bizlerin ezilmesine yarayan yapay ayrımlardır.

Bu duruma işçi-emekçi penceresinden bakmadan, emperyalist-kapitalist sistem gerçeğini görmeden yapılacak her davranış kendi ayağımıza sıkmak olacaktır. Böylece emperyalistlere, yerli işbirlikçilerine ve sömürüyü arttırma fırsatı bulan patronlara değil, ezilen başka milliyetlerden işçilere sataşacağız. Böylece bizi ezenler ve sömürenler zaman kazanacak, keyif çatmaya devam edeceklerdir.

Neler yapmalıyız?
Her şeyden önce buraya gelmiş Suriyeli emekçileri sınıfımızın bir parçası olarak görmeliyiz. Daha önce zaten var olan, patronların kâr hırsından doğan birtakım sonuçları Suriyelilere havale etmemeliyiz. Sorunlarımızın somut nedeni taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve özelleştirme dayatan, ucuz işgücünü sömüren ve insanların barınma ihtiyacını gideremeyen bu düzendir. ABD, İsrail ve Rusya gibi ülkelerin Suriye’yi talan etmesine karşı çıkmak, emperyalizme haddini bildirmek için ülkemizdeki sınıf mücadelesine daha sıkı sarılmak, toplumu gerçeğe uygun bir şekilde sınıf ekseninde ayrıştırmak için işçi mücadelesini güçlendirmek öncelikli görevimiz olmalıdır.

Daha somutta ise Suriye’deki savaşı bugüne kadar azdırmış, ABD’nin çizdiği rotada ilerlemiş, IŞİD ve El Nusra gibi örgütleri desteklemiş AKP iktidarının politikalarına karşı çıkmalıyız. Bugün İdlib’de yapıldığı gibi cihatçı çeteler desteklenmemelidir talebini yükseltmeliyiz. Suriye’ye yönelik her fiili müdahaleyi bir başka ulusun egemenliğine yapılmış bir saldırı olarak görmeli, Türk sermaye devletinin Suriye’de işgal ettiği bölgelerden acilen çekilmesini istemeliyiz. Fırat’ın doğusu diyerek saldırmaya çalıştığı Kürt bölgesine yönelik politikalarından vazgeçmesini sağlamalıyız. Bu talepler için mücadele etmeden göçler dursun demek boş laftan başka bir şey olmayacaktır.

Sonuç olarak
Suriye’de barışçı çözümün sağlanması ve ülkelerine dönmek isteyen Suriyelilerin dönüşü önündeki engellerin kaldırılmasından sonra Türkiye’de kalmak ya da başka ülkelere gitmek isteyen Suriyeliler için mültecilik veya vatandaşlık yönünde adımlar atılmalıdır. Gerçek ve kalıcı çözüm ise Suriyeli ve diğer ulustan işçilerle birlikteliğimizi güçlendirmekten geçmektedir. Vakit yitirmeden bu birlikteliği güçlendirmek, mültecilerin mağduriyetini gidermek için daha fazla çaba sarf etmek öncelikli görevimizdir. Mülteci emekçileri kazanmak için her türlü devrimci yol ve yöntemi kullanmak ise önümüzde duran bir sorumluluktur.
Faşizmin günümüzde bir kere daha öne çıkardığı söylem göçmen karşıtlığıdır. ABD’de Trump, İtalya’da Salvini, Hollanda’da Wilders, Fransa’da le Pen… Her biri kapitalist sistemin pisliklerini göçmenlere yıkıp emekçilerin zihinlerini bulandırıyor, gerçek düşmanımızı görmemizi engelliyor. İki dünya savaşı göz önüne alındığında ulusal önyargılara karşı mücadele etmek, ulusal önyargıların ve düşmanlıkların sınıfsal mücadeleyi karartmasına izin vermemek, sınıfsal mücadeleyi karartan her türlü ırkçı milliyetçi düşünceye savaş açmak, her bilinçli işçi ve emekçinin boynunun borcudur.