Akademisyen Fikret Başkaya,
sanayi kapitalizminin çöküş içinde olduğu söyledi. Başkaya, anti-kapitalist bir
perspektif olmadan insanlığın geleceğinin kurtarılamayacağını belirtti.
23 Ocak 2017 Serdar Değirmenci*
DUVAR – İnsanların sistemin
olumsuzluklarına maruz kalmasına rağmen, durumun vahametinin farkında
olmadıklarını söyleyen Doç. Dr. Fikret Başkaya, “İdeolojik kölelik öyle bir
şeyi şimdilik mümkün kılıyor. Bu sistem dahilinde durumlarının iyileşeceğini
sananlar hayli fazla ama bu ilelebet devam etmez” diyor.
“Sanayi kapitalizminin
çöküşünü engellemek mümkün değil. Yolun sonuna gelindi” diyen Başkaya,
anti-kapitalist olmadan insanlığın geleceğinin kurtulamayacağını belirtti.
-Dünyanın şu an itibariyle
içinde bulunduğu durumu iki kelimeyle ifade etseniz, bu iki kelime ne olurdu?
Herhalde “kaos ve çöküş”
olurdu. Artık kapitalist dünya sistemi patinaj yapıyor, çözdüğünden daha çok
sorun yaratıyor. Genel bir sürdürülemezlik durumu veya aynı anlama gelmek
üzere, bir uygarlık krizi ortaya çıkmış bulunuyor. Gerçi burjuva uygarlığı
‘birilerini’, küçük bir azınlığı zengin etmeyi başardı ama bunu büyük çoğunluğu
yoksullaştırarak ve doğayı tahrip ederek gerçekleştirdi… Nedense insanlar
yıkılanı değil de yapılanı görme eğilimindedirler. Sekiz “iş bitirici” adamın
serveti, 3,5 milyardan fazla insanın sahip olduğu kadar… Bu büyük bir
skandaldır ve skandal utanılacak şey demektir. Durum bu ölçüde utanç vericiyken
utananların sayısının hala fazla olmaması da herhalde başka bir skandaldır!
Öyleyse buraya nasıl
gelindi, bu nasıl mümkün oldu? İnsanlara sözde bir kendinden menkul “piyasa
ekonomisi”, “serbest ticaret” dayatıldı. Emekçi sınıflar aşırı sömürüye maruz
bırakıldı, doğal kaynaklar talan edildi, insanların ortak kullanımına sunulmuş
olan, sunulması gereken yaşam alanları ve kaynakları (müşterekler)
metalaştırıldı, paralılaştırıldı, özelleştirildi, özel mülk kategorisine
indirgendi, teknik (teknoloji) tanrılaştırıldı, eleştiriden muaf hale
getirildi, biyolojik yaşam alanları (biotope) yok edildi, rekabet refaha giden yegâne
yol sayıldı ve neredeyse herkes herkesin düşmanı değilse, rakibi haline
getirildi, toplumsal eşitsizlikler insan havsalasını zorlayacak boyutlara ulaştı,
velhasıl yaşamın temeli aşındırıldı…
– Durum bu kadar
kötüleşmişken, sizin sık kullandığınız bir tabirle, bir “sürdürülemezlik”
durumu veya bir “uygarlık krizi” ortaya çıkmışken, itirazlar neden bu kadar
cılız?
İnsanların ezici çoğunluğu
sistemin ortaya çıkardığı olumsuzluklara fazlasıyla maruz kalsalar da, henüz
durumun vahametinin farkında değiller. İdeolojik kölelik öyle bir şeyi şimdilik
mümkün kılıyor. Bu sistem dahilinde durumlarının iyileşeceğini sananlar hayli
fazla ama bu ilelebet devam etmez… Zira tarih, insan bilincinin nasıl hızla
değiştiğinin, nasıl ani sıçramalar yaptığının örnekleriyle doludur…
– Çöküş derken bununla ne
kastediliyor?
Çöküş durumu, artık verili
sistemin sorun çözme yeteneğini kaybettiği demeye geliyor. Sistem bir dizi kriz
yaratmadan ve sorunları azdırmadan yol alamıyor ama her kriz de bir diğerini
veya diğerlerini tetikliyor. Başka türlü söylersek, bir krizler sarmalı ortaya
çıkıyor. 1917- 2003 tarihleri arasında yaşamış olan Rus kimyacı/fizikçi Ilya
Prigogine – ki aynı zamanda Nobel ödülü sahibidir- : ” Eğer bir kimyasal,
biyolojik veya sosyal sistem normal denge durumundan fazlaca saparsa ve bu da
sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha sistem yapamaz” diyor. Aslında
Prigogine’nin söylediği kapitalist dünya sisteminin bu günkü manzarasını çok
iyi ifade ediyor. Mesela geçerli paradigma dahilinde iklim krizini (atmosferin
ısınması), işsizlik sorunun, enerji sorununu, vb. çözmek artık mümkün değil.
Öyle ki, birini yapmaya kalkıldığında diğeri bozuluyor ve tabii çözümsüzlük
büyümeye devam ediyor ve çöküş hızlanıyor…
– Bu söylediğiniz biraz
açsanız?
Belki şöyle diyebiliriz:
Atmosfer neden ısındı, neden bir iklim krizi ortaya çıktı? Fosil yakıtların
aşarı kullanılmasından değil mi? O halde atmosferin ısınmasını, iklim krizini önlemek
için o kaynakları toprağın altında tutmak gerekecektir… Eğer bunları
kullanmaktan vazgeçilirse o zaman ne olur? Bu günkü yaşam büyük ölçüde fosil
yakıtlara (kömür, petrol, doğal gaz, vb.) dayanıyorken? Eğer fosil yakıtlar
kullanılmazsa, bu en başta ekonomik kriz demektir. Ekonomik kriz de anında
politik krizi, sosyal krizi, belki savaşı bile tetikleyebilir…
Bu gün dünya nüfusunun üçte
ikisinden (2/3) fazlası petrol sayesinde yaşıyor. Başka türlü söylersek, sanayi
üretimi, gıda üretimi (bir bütün olarak tarımsal üretim), ulaşım sistemi,
sağlık sistemi. vb. doğrudan petrole dayanıyor. Dolayısıyla, petrol olmadan bu
kadar nüfusu yaşatmak, bu yaşam standardını sürdürmek mümkün olmaz. Ekonomiler
borçla yol alıyor ve finansman olmadan yeni petrol kuyuları açılamaz – kaldı
ki, başta petrol olmak üzere fosil enerji kaynakları azalmakta, tükenmekte ve
çıkarılmaları her seferinde daha çok harcama gerektiriyor-, hükümetler gerekli
harcamaları yapamaz, mesela ulaşım aksar, fabrikalar düşük kapasiteyle çalışmak
zorunda kalır veya kapanır, işsizlik artar, yoksulluk derinleşir… Fakat gözden
kaçan bir şey var: Borçlanma ancak ekonomi büyüyorken mümkündür. Ekonomik
büyüme için de her seferinde daha çok enerji kullanmak gerekiyor… Ekonomik
büyümeyi sağlayacak ucuz enerji bulunamazsa, borçlanmayı sürdürmek mümkün
olmaz.
Enerji ve finansman
yetersizliğinden ulaşım sistemi aksarsa, kentler gıdasız kalır. Öyle bir durum
ortaya çıkarsa, mesela üç ay gibi kısa bir zamanda 3-4 milyar insan, açlıktan,
susuzluktan, soğuktan, hastalıktan, vb. ölebilir… Türkiye’de bir kaç yıl önce
bir çok yerde elektrikler bir kaç saat kesilince bile insanlar nasıl kırılgan
bir zemin üzerinde durduklarını fark ettiler. Dolayısıyla toplum yaşamının tüm
alanlarında işler sarpa sarmışken, çöküş sadece mümkün değil aynı zamanda da
çok yakın denebilir… Zira, enerji sorunu büyüyor, borçlar sürdürülemez bir
eşiğe hızla yaklaşıyor, gelir dağılımı dengesizliği devasa boyutlara ulaşıyor,
bir dizi eko-sistem çöküyor… Özetle şunu söyleyebiliriz: Bu yolun sonu yok, bu
sistem dahilinde çözüm yok! Mesela hiç bir devlet artık işsizlik sorununu
çözemez…
– Alternatif enerjiler
devreye sokularak, iklim brizi bertaraf edilemez mi?
Fosil enerjilerin (kömür,
petrol, doğal gaz) alternatifi, nükleer enerji, biyo-yakıtlar, güneş, hidrolik,
rüzgâr, termal, vb. enerjiler olabilir. Nükleer enerji çok tehlikeli,
biyo-yakıtlar da çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor, astarı-yüzünden pahalı…
Geri kalanlar içinde en uygun olanı şüphesiz güneş enerjisi ama mevcut olana
alternatif oluşturmak bir zaman istiyor. Nitekim 2015 yılı itibariyle, petrol
kullanılan toplam enerjinin %32,8’ini, kömür %28,8’ini, doğal gaz % 24’ünü
oluşturuyordu ki, bunların toplamı %85,6 ediyor… Güneş enerjisinin payı da
sadece %04 (binde dört). Dolayısıyla bu günden yarına fosil yakıtları ikame
etmek çok zor. Fakat asıl sorun, bu aşırı enerji yutucu, aşırı israfçı üretim,
tüketim ve yaşam tarzından çıkmak olmalıdır ama bu kapitalizm dahilinde mümkün
değil. Zira kapitalizm reforme edilebilir, ıslah edilebilir değildir…
– Bu söyledikleriniz bütün
bölgeler ve ülkeler için aynı derecede geçerli mi? Farklı bölgeler, farklı
ülkeler için aynı şeyi söylemek doğru olur mu?
Elbette çöküş her bölgede
ve her ülkede aynı yoğunlukta yaşanıyor değil ama netice itibariyle farklı
yoğunluklarda olsa da tüm ülkeleri şu veya bu şekilde angaje ediyor. Mesela
Bangladeş, iklim krizinden, Norveç’ten daha çok ve daha çabuk etkilenir ama okyanus
sularının yükselmesinin neden olacağı göç, ta… Norveç’e kadar ulaşabilir.
Enerjinin pahalanmasından ve kıtlaşmasından tüm ülkeler etkilenir. Zira bir
yerde ortaya çıkan felaketin domino etkisi yaratması kaçınılmazdır. Bir tür
“bulaşıcı etki” söz konusudur. Mesela bir iklim krizi bir isyana veya savaşa
neden olabilir ve komşu ülkelere sıçrayabilir… Nitekim Orta Doğu’da emperyalizm
tarafından peydahlanan savaşlar ve yaratılan kaos ortamı, sadece bölgeyi angaje
etmiyor. Mülteci akını ve terör olarak Avrupa’ya da taşınıyor… Tabii göçmenler
emperyalist sermaye için ucuz işgücü demeye de gelir ama
sosyal-politik-kültürel sorunları da beraberinde getirerek…
– Çöküş daha çok
tarihçilerin ve arkeologların kullandığı bir kavram değil mi?
Aslında çöküşten söz etmek,
olmuş-bitmiş, anlık bir durumdan, tek bir olaydan, bir sonuçtan söz etmek
değil, bir süreçten söz etmektir. Mesela Roma İmparatorluğu’nun çöküşü
yüzyıllar almıştı. Biliyorsun dekadans kavramı Roma’nın zamana yayılmış
çöküşünü ifade ediyor. Fakat bu sefer durum farklı. Daha şimdiden birçok
bölgede ve ülkede çöküş çoktan başlamış bulunuyor. Global olarak en yoksulları
vuran dalga, hızla orta sınıfları da girdabına alacaktır. Özetlersek, çöküşten
bahsedildiğinde, kantitatif değil, kalitatif bir durumdan veya eğilimden söz
ediliyor…
– Zenginlerin ve en
zenginlerin de bu çöküşten etkilenmeleri söz konusu değil mi?
Tabii bir bütün olarak
zenginler sınıfı veya küresel oligarşi densin, sistemin ürettiği olumsuzluktan
bırakın zarar görmeyi kâr ediyor. Ama bunun da bir sınırı var elbette. Çöküş
nihai tahlilde herkesi angaje eden bir şey ama onların şimdilik “benden sonra
tufan” demek gibi bir lüksleri var. Esasen her şeyin, tüm yaşam alanlarının
özelleştirildiği (meydanlar da dahil) bu durum sürdürülebilir değil. Böyle bir
durumda oligarşi cephesi kendilerini ancak yüksek duvarların arkasına
saklanarak, “yüksek güvenlikli” korunmuş adacıklarda, (lüks gettolarda densin)
rahat hissedebilir ama eninde sonunda yangın her tarafı sarar…
– Yeni teknolojik
icatlarla, inovasyonla sorunun aşılacağı beklentisinin bir karşılığı yok mu?
Kapitalizm dahilinde
teknolojik ilerleme sorunun çözümü değil ama çözümsüzlüğün kaynağıdır demekte
bir sakınca yoktur. Onca övünülen, yere-göğe konmayan, harikalar yarattığı
söylenen ileri teknoloji bu güne kadar hangi temel sorunu çözdü? Sömürüyü
derinleştirmekten, kârı artırmaktan, yağma ve talanı büyütmekten, doğa
tahribatını derinleştirmekten başka ne işe yaradı? İleri teknoloji yok olan
kuşları, balıkları, biyolojik çeşitliliği geri getirebilir mi, kutuplarda
eriyen buzulları yerine koyabilir mi? Kaldı ki, sosyal sistemden ayrı bir
teknoloji düşünmek mümkün değildir. Enerji olmadan teknoloji bir şeye yaramaz.
Modern teknoloji harikası ‘akıllı telefon’ kendiliğinden işe yaramaz. Şarj
aletine takıldığında çalışır. Toplumsal ilişkilerden ayrı bir teknoloji mümkün
değildir ve teknoloji de diğerleri gibi bir araçtır. Netice itibariyle
enerjiyle teknolojiyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Teknoloji kendi başına
bir amaç değildir. Tıp teknolojisi harikalar yaratıyor ama bu dünyada yaşayan
insanların yarıdan fazlası o teknolojiden habersiz yaşıyor… Teknolojinin yerli
yerine konabilmesi için önce sistemin yerli yerine konması gerekiyor.
Kapitalizm dahilinde teknoloji sadece kötülükleri ve yıkımı derinleştirebilir.
Ancak sınıfların, sömürünün ve devletin olmadığı komünist bir toplumda
teknoloji gerçek işlevine kavuşabilir ve bu mümkün…
– O halde çöküşün
kaçınılmaz olduğunu söylüyorsunuz?
Artık sanayi kapitalizminin
çöküşünü engellemek mümkün değil. Yolun sonuna gelindi. Fakat bu, bu durum
karşısında bir şey yapılamaz anlamına da gelmemeli. Çöküşü, eli-kolu bağlı
seyretmek ve yıkımın sonuçlarına katlanmak diye bir şey olamaz. Vakitlice,
üretim, tüketim, yaşam tarzını, insan-insan, insan-doğa ilişkisini ve aracın
rotasını değiştirmek gerekiyor. Bu da ancak kapitalizmi aşma perspektifine
eklemlendiğinde mümkündür. Radikal olarak anti-kapitalist olmadan, komünist
toplum perspektifine sahip olmadan, şeylerin seyrini değiştirmek, insanlığın
geleceğini kurtarmak mümkün olmayacak… Aksi halde çöküş barbarlığa varacaktır
ve bir üçüncü olasılık yok!
Tabii bu vesileyle bir
yanlış anlamaya da yer vermemek gerekiyor. Birincisi, burjuva uygarlığının sonu
demek, her şeyin sonu demek değil. Zira her çöküş aynı zamanda bir yeniden
doğuşun başlangıcıdır. Bir arkeolog olarak gayet iyi bilirsin ki, tarih bir
bakıma yıkılmış, yok olmuş uygarlıklar mezarlığıdır ve bu güne kadar nice
uygarlıklar gelip-geçmiştir.
“Büyük İnsanlığın” veya
aynı anlama gelmek üzere, küresel proletaryanın kendi kaderini kendi ellerine
almasına bir engel yok. Devletin, paranın, özel mülkiyetin olmadığı bir
insanlık toplumu yaratma düşüncesinin ve perspektifinin binlerce yıllık geçmişi
var… Bütün mesele, bu dünyanın tüm zenginliğini yaratanların ayağa kalkmasına
bağlı. Bunun da önkoşulu, politika yapma ayrıcalığını “profesyonel
politikacıların” elinden almak ve onu herkesin “şeyi” yapmaktır. Zira politika
yapma etkinliği herkesin “şeyi” olduğunda her şey farklı görünecektir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder