27 Mayıs 2019 Pazartesi

VİCDAN VE ADALET NÖBETİ ÜZERİNE


15 Ağustos günü Gündoğdu meydanında Osman BAYDEMİR'in konuştuğu HDP nin Grup toplantısı ile başlayan "Vicdan ve Adalet Nöbeti" 20 Ağustos Pazar akşamı saat 17:00 de HDP eş başkanı Serpil KEMALBAY'ın Sevinç pastanesi önünde yaptığı açıklama ile sona erdi.

Daha ilk günden Nöbetin tutulacağı alan çift sıra bariyerlerle kapatılarak HDP li vekiller halktan izole edileceği bir alana hapsedildi. Yürüyüş sırasında çıkarılan sıkıntılar ses düzenini içeriye alınmasına dönük tutum alışıldık bir durumdu denebilir.
Dönemin baskıcı karakteri ve İzmir'in kendi özgül durumu göz önüne alındığında katılımın yüksek olmayışı anlaşılır bir durum olarak kaydedilebilir.

7 Haziran 2015 seçimlerinde 80 milletvekiliyle meclise girerek olumlu bir rüzgar estiren HDP nin,    1 Kasım 2015 seçimlerinde zor yoluyla güçten düşürülmesi için, toplumda seçim öncesi başlatılan şiddet dalgasının Suruç,giderek genişlemesi, AKP nin kendi tabanını konsolide ederek iktidarını sürdürme, kaybettiği iktidarı zor yoluyla geri alması çabası giderek yükselen yeni bir savaş konseptine geçişin başlangıcı oldu. 

20 Temmuz 2015 Suruç katliamında 33 devrimci yaşamının yitirdi.
5 Haziran 2015 Diyarbakır HDP mitinginde bomba patladı 4 ölü yüzlerce yararlı.
7 Haziran 2015 HDP barajı aşarak 13.1 oy aldı. 80 milletvekili ile meclise girdi.

Estirilen şiddete ve katliamlara rağmen HDP istenmeyen oranda oy alarak AKP iktidarını tehlikeye düşürdü.
Şiddetin boyutları dahada artarak sürdü.

20 Temmuz 2016 da Suruç'ta patlatılan IŞİD bombası 33 canı aldı.Yüzlerce genç yaralandı. 
10 Ekimde Ankara garında Barış mitingi için toplanan kitlenin içinde  iki IŞİD canlı bombası kendini patlattı.
102 kişi yaşamını yitirdi.Yüzlerce barış savaşçısı ağır şekilde yaralandı.
1 Kasım 2016 da yapılan Seçimlerde HDP barajı az farkla aşarak 10.8 ile 59 milletvekili çıkararak meclise girmeyi yine başardı.
Bu tarihten sonra HDP ye ve Kürt halkına yönelik saldırılar şiddetini ve kapsamını arttırarak devam etti.




Kürt illerinde yaşayan halkın çok geniş kapsamlı bir yıkımla karşı karşıya kalmasıdır.
Cizre de yaşanan katliamla başlayan ve Sur, Nusaybin, Yüksekova, Şırnak ve bir çok başka yerleşim yerinde sürdürülen yıkım politikaları Kürt halkını ve onun parlamentodaki  siyasi temsilcisi HDP yi bir bütün olarak derinden etkilemiştir. 
Orada yaşayan acılar ve yıkım  karşısında HDP nin bir bütün olarak pasif yaklaşımı bu derin yıkımı engelleyecek bir politik hat ve eylem geliştirememesi oldukça sert tepkilere neden olmuş ve o partiye yaşam vermiş insanlarda duygusal bir kırılmaya yol açmıştı. Cizre'de yaşanan katliam dan sonra bölgeye giden vekillere dönük sert tutum ve eleştiriler HDP için hiç bir şeyin eskisi gibi sürmeyeceği daha özel bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Özellikle yıkım yaşanan bölgelerde halkın HDP yi sahiplenme düzeyi oldukça gerilemiştir.


HDP üzerinde uzun zamandan beri süregelen baskılar, Eş başkanların ve önemli sayıda M.vekilinin, Belediye başkanlarının ve parti örgütlerinin siyaset yapamayacağı derecede blokaja uğratılması bu eyleme katılımın sınırlı sayıda kalmasının en temel nedenlerinden biri dersek yanlış olmaz.










ABD HEGEMONYASI ÜZERİNE


Trump döneminde hegemonik restorasyon

iuzgel@gazeteduvar.com.tr            Pazartesi, 27 Mayıs, 2019

 ABD mutlak olarak küçülmüyor, düşmüyor, gerilemiyor. Ekonomisi 2008’den bu yana her yıl istikrarlı bir şekilde büyüyor, işsizlik oranı ve enflasyon düşük, savunma harcamaları azalmıyor. Ama küresel sistemin hâlâ ABD hegemonyası merkezli işliyor olması bunun hiç değişmeden böyle devam edeceği anlamına gelmiyor.
Yaşadığımız döneme ilişkin olarak küresel siyasette iki kritik süreç dikkat çekiyor. Birincisi, zamansal bir sıkışma, yani kısa bir süre içine çok sayıda gelişmenin sıkışması, ikincisiyse bununla doğrudan ilişkili olarak küresel sistemin ne yöne doğru gideceğinin bir türlü belirginleşememesi. Bu ve bundan sonraki yazılarda ABD hegemonyasının halihazırdaki durumunu ele alıp, Çin ve Rusya’nın bu geçiş dönemindeki yeri ve rollerini tartışacağım. Bu yazıda ise ABD ile Çin arasında yaşanan ve ticaret savaşıyla kendisini gösteren küresel gerilimi ABD hegemonyasının konumlanışıyla ve ömrünü uzatma çabasıyla açıklamaya çalışacağım. Temel argümanım ise ABD hegemonyasının küresel siyaseti düzenleme kapasitesinde azalma yaşanmasına rağmen, var olan düzen içinde yerine bir başkası konuncaya ya da toptan yepyeni bir düzen kuruluncaya kadar merkezi bir yere sahip olduğu ve bu uzlaşmanın bütün tarafların şikayetine rağmen devam edeceği olacak.

HEGEMONYAYA DAİR BİR HATIRLATMA

ABD’nin dünya sistemi içindeki yeri konusunda bir kafa karışıklığı var ve bu da anlaşılır bir durum. Özellikle Türkiye’deki hegemonya algısı daha çok Realpolitik’e dayanıyor ve güç mücadelesi üzerinden tanımlanıyor. Küresel hegemonya, kapitalizmin küresel ölçekte örgütlenmesinin gerekli kıldığı ihtiyaçlardan kaynaklanır ve öncelikle yapısal ve sınıfsal bir nitelik taşır. Bu haliyle küresel sistemin içine örülmüştür ve her bir kapitalist ülke hakim sınıfının aktif rızasıyla işler, ideolojik mekanizmalarla toplumlara nüfuz eder. Eğer kapitalizm küresel ölçekte işleyen bir sistem ise bunun da küresel ölçekteki fonksiyonlarını yerine getirecek bir ülkeye ihtiyaç duyar ve bu da sermaye birikiminin en yoğun olduğu, ekonomik, finansal, kurumsal, askeri, ideolojik ve kültürel açıdan en güçlü olduğu ülke tarafından yerine getirilir. 1945’ten itibaren bu rolü ABD yerine getiriyor.

HEGEMONİK DÖNÜŞÜMÜ ÖLÇMENİN KRİTERİ NE?

Dünya siyasetine daha çok güç mücadelesi ve güvenlik üzerinden bakanlar ise ABD hegemonyasını diğer büyük güçlerle küresel mücadele ve/veya bölgesel siyasete indirgeyip bu kriter üzerinden bir “düşüş” söylemi geliştiriyorlar. Hegemonya diğer devletleri ya da aktörleri kendi gücünü kullanarak istediğini yapmaya zorlamak ya da her bir bölgesel sorunu kendi lehine sonuçlandırmak değildir. Böyle bakıldığında, her bir bölgesel çekişmede eğer ABD istediğini almışsa başarılı sayılır ve hegemonyasının güçlü olduğu teyit edilir, başarısız ise düşüşe geçmiş olur. Oysa, ABD daha 1961’de yani çok güçlü olduğu dönemde bile Küba’ya müdahalede fiyasko yaşadı, 1974’te Vietnam’da mutlak bir yenilgiye uğradı. Ama 1953 İran, 1972 Şili, 1980 Türkiye darbeleri gayet de başarılı oldu. Afganistan ve Irak’ı işgal etmekte hiç zorlanmadı. Birçok yazar örneğin, ABD’nin geçtiğimiz ay Venezüela’daki başarısız darbe girişimini ABD’nin gücündeki azalmaya bağladı. Oysa, ABD’nin daha 2002’de Chavez’i devirme girişimi başarısız olmuştu. Yine, Kosova müdahalesinde hem de meşruiyet sorunu çekmeden başarılı oldu ve Kosova’yı Sırbistan’dan kopartabildi. Eğer bölgesel siyaset üzerinden bir analiz yapacaksak, ki bazen gerekli olabilir, o zaman hegemonik gücün tanımını şöyle yapmamız gerekebilir. Hegemonik güç dünyadaki her bölgesel sorunu kendi lehine çevirebilen değil her soruna etki edebilen, ona angaje olabilen güçtür. Buradan baktığımızda ABD’nin Venezüela, Afganistan, Libya, Filistin, Irak, Suriye, Kürt, Karabağ, Kıbrıs, İrlanda, Makedonya, K. Kore gibi birbirinden içerik ve coğrafi olarak çok uzak, farklı ve bir kısımını doğrudan kendisinin yarattığı bölgesel sorun ve çatışmaların ya içinde ya da parçası olduğunu görürüz. Sonuçta ABD’nin bu sorunların her birini kendi istediği yönde sonuçlandırması, ona ilahi bir güç atfetmemiz anlamına gelirdi. Ama hegemonik pozisyon bütün bunların bir şekilde bir tarafında yer almayı gerektiriyor ve bu fonksiyon devam ediyor.

Küresel sistem bütün sorunlarına rağmen 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin öncülüğünde kurulan uluslararası örgütlerin varlığında sürdürüyor ve bunlara üye ülkelerin sayısı artıyor. NATO üye sayısını iki katına çıkarak sorumluluk alanını bütün dünya olarak genişletti. 1990’lardan bu yana yeni ilan edilen bütün devletler IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldular. Dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisinden yedisi ABD müttefiki, 20 en büyük ekonomide bu sayı 17. Yine, dünyada hiçbir ülke ABD kadar çok sayıda ülkeyle ittifak ilişkisi içinde değil. ABD, Kanada’dan Şili’ye, Avustralya’dan Pakistan’a, G. Kore’den Suudi Arabistan’a 60’a yakın ülkeyle kurumsal ya da ikili ittifak ilişkisi içinde. Yani, birine yapılan saldırı diğerine yapılmış sayılan türde bir anlaşmaya sahip. Bu sayı Çin için şimdilik sıfır. Bunun da ötesinde ABD’nin başka ülkelerinin iç yapılarına nüfuz edebilme, kendisine yakın ekonomik, siyasal, askeri kesim ve sınıflar devşirebilme kapasitesi var ve bu hala devam ediyor.

DOLARSIZ HEGEMONYA OLUNMAZ

ABD hegemonyasının en güçlü ayağı doların küresel ticaret ve rezerv parası olması. ABD hegemonyasının günümüzdeki işleyiş şeklinden rahatsız olan Rusya, Çin, hatta son zamanlarda Almanya gibi ülkeler bütün eleştirilerine rağmen dolardan vazgeçebilmiş ya da yerine bir şey koyabilmiş değiller. Bugün yabancı döviz rezervi olarak tutulan kaynak içinde doların dünyadaki payı yüzde 62. Toplamda ABD’den daha büyük bir ekonomi olan Avrupa Birliği’nin ortak parası euro’nun payı yüzde 20’de kalırken, ABD hegemonyasının yerine aday gösterilen Çin’in payı yüzde 2’nin altında ve uzun süredir yükselmiyor. Daha da ilginci, 2008 krizinin sonrasında Rusya ve Çin’in yeni bir küresel para çağrısında bulunmasına rağmen, sonrasındaki 10 yıl boyunca dolara olan talebin hiç azalmamış olması. Hatta, bu iki ülke de kendi paralarını kullanacaklarını ilan etmelerine rağmen birbirleriyle ticaretlerini hala dolarla yapıyorlar. AB Komisyon Başkanı da euro gibi bir para birimi varken, AB’nin enerji ithalatının yüzde 80’ini dolar ile yapmasından şikayet ediyordu. Dünyanın geri kalanındaki dolar miktarı, ABD’de kullanılan dolardan daha fazla. Yine dünyada en fazla yatırımı ABD çekiyor. 2017’de yaklaşık 354 milyar dolarla ABD kendisine yabancı yatırım çekerken, Çin bunun yarısı alabildi. Bu durumun ABD’ye büyük bir güç, imkan ve hareket kabiliyeti kazandırdığı, ABD’nin, bunu mecburen kapatacak ülkeler olduğu sürece bütçe açığı verebilmesini sağladığını belirtmek gerek. Bunun yerine yerel paralarla ticaret iddiası bir fantezi olabilir çünkü Türkiye gibi orta büyüklükteki bir ülke bile 200’e yakın ülkeyle dış ticaret yapıyor. Bu durumda her birinden kendi parasını aldığınızda bunun yaratacağı karmaşa ortada.

TRUMP İLE DEĞİŞEN NE

ABD mutlak olarak küçülmüyor, düşmüyor, gerilemiyor. Ekonomisi 2008’den bu yana her yıl istikrarlı bir şekilde büyüyor, işsizlik oranı ve enflasyon düşük, savunma harcamaları azalmıyor. Ama küresel sistemin hâlâ ABD hegemonyası merkezli işliyor olması bunun hiç değişmeden böyle devam edeceği anlamına gelmiyor. Sorun diğer ülkelerin öncelikle ekonomik olarak büyümeye başlaması, ABD’nin göreli olarak payının küçülmesi, bunun sonucunda küresel boyutta düzenleyicilik kapasitesinin gerilemesi. Bu trend önümüzdeki dönemde devam edecek.

Trump’ın devreye girişi bu noktada gerçekleşti. Trump’ın küreselleşme karşıtlığının da nedeni bu. O yüzden onun ABD’nin düşüşünü hızlandırdığı iddiası doğru değil. Trump’a yüklenen misyon bu gidişatı mümkün olduğunca yavaşlatmak. Başka bir yazının konusu olacak bu tartışma, ABD’nin küreselleşmeden bir adım geri çekilerek hegemonik restorasyon sürecine girdiğine işaret ediyor. Trump hem içeride hem de dünyada bir meşruiyet sorunu yaratmış olsa da, onun izlediği politika ABD’nin, Çin daha fazla güçlenmeden önceki son şansı.

İlhan Uzgel

22 Mayıs 2019 Çarşamba

Pek güzel sömürülüyoruz elhamdülillah...



Murat Sevinç  / Gazete DUVAR        Salı, 21 Mayıs, 2019

Kayırma için o süfli kapitalistlerin ‘gemi’ metaforuna gereksinimi var. Kayırma için o kapitalistlerin geleneklere, göreneklere, milliyetçi duygulara, dini duyguların sömürülmesine ihtiyacı var. Din adamı kisvesine bürünmüş kimi soytarıların yardım ve yataklığına ihtiyacı var. Kayırma için o kapitalistlerin yapmayacağı hiçbir şey, öpmeyeceği hiçbir el yok.

“PR” adında bir alan var malum. Halkla ilişkilerin baş harfleri. ‘Halkla ilişkiler’ denilse herkes anlayacağından, daha ziyade PR tercih ediliyor sanırım! Ne demek bu? En sığ tanımıyla, tanıtılmak ihtiyacı içinde olan her kimse; şirketlerin, kurumların, siyasetçilerin, sanatçıların vs. kamuoyuna iyi ve hoş gösterilmeleri. Gereksinim duyulan saygınlıksa saygınlığı, şöhretse şöhreti, seçim zaferiyse o zaferi, tanınırlıksa tanınırlığı sağlamak. Bazen bir insanın/kurumun gerçek hâlini anlatmak bazen de onları olmadıkları gibi göstermek işi. Tabii, belli bir ücret karşılığında! Son zamanlarda daha sık tanık olmaya başladık, tel tel dökülen sistemin ‘piar’ çalışmalarına.

Hayli genç sayılabilecek, altı yedi asırlık bir tarihi olan kapitalizmin yakıtı, en basit söyleyişle emek sömürüsü. Verimliliğin/kâr oranlarının sürekli biçimde artması için, ‘işbölümü’ adı verilen ve kaçınılmaz biçimde ‘hiyerarşiye’ gereksinim duyan olgunun ‘sermayedar’ tarafı, ‘emek gücü’ tarafını sömürmek; ona, yaptığı işin karşılığı olan değerin ‘hayatta tutabilecek’ kadarını vermek durumunda. Haliyle bütün bir ekonomik ve tabii siyasal/kültürel yapı, söz konusu ‘işbirliğinin’ sürmesi için örgütlenmiştir. Bir kez örgütlendikten sonra, ekonomik yapı ile siyaset ve kültürün alanı karşılıklı olarak birbirini belirlemeye başlar. Nihai belirleyen egemen sınıfın çıkarlarıdır.

Bir ülkedeki hâkim düşünce/kültür (en kapsayıcı haliyle, ideoloji) ve siyaset de, o egemen sınıfın kültürü ve siyasetidir. Düşünce, genel kanılar, genel ahlak ve toplumsal ilkeler ‘egemenin’ alanında doğar, serpilir. Egemen sınıf temsilcileri, doğumdan ölüme dek, diğerlerine neyin iyi, güzel ve doğru olduğunu belletir, anlatır. Anlamak istemeyenleri(!) doğru yola getirmek için çok muhtelif araçlar kullanır. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz egemen sınıfın başat niteliklerinden olan, ‘yasal şiddet’ tekeli. Ezcümle, kapitalizm içinde hep ‘karşı çıkan’ ve ‘sorgulayan’ birileri vardır ve huzur bozan bu birileri çeşitli yöntemlerle ‘ikna edilmeye’ çalışılır!

Kapitalizm, tarihsel süreçte sayısız toplumsal form yarattı. Kendisinden önce var ve uzun süre mücadele ettiği olan kurumların (‘din’ gibi) desteğini aldı, bir kısmını (çoğu feodal kalıntılar gibi) zaman içinde yenilgiye uğrattı. Yok edemediğini (emekçi sınıfı örgütlülüğü gibi) düşmanlaştırdı. Kilisesi Mussolini’yi, Hitler’i, Franco’yu destekledi; orduları Allande’yi katletti, hammadde kaynağı olan ülkeleri işgal etti. Eğitim sistemleri, eşitliksiz bir dünyanın kurulması için örgütledi. Basın/yayın organları müesses nizamın sürmesine adandı. Kendi kadınını, kendi erkeğini, kendi çocuğunu, kendi iyi ve makbul yurttaşını yarattı.

Kâr oranlarındaki düşüş katlanılmaz hâle geldiğinde, milliyetçiliğin de mucidi olan burjuvazi, savaş çıkarmakta, sistemlere dışarıdan müdahale etmekte, askeri müdahaleleri desteklemekte hiçbir sakınca görmedi. Demokrasiyi icat eden burjuvazi, baş aşağı gittiği dönemde faşizmi keşfetti.

Tabii tüm bu genel nitelikler, burjuvazisinin gelişmişlik düzeyine, niteliğine bağlı olarak, ülkeden ülkeye farklılıklar sergiledi. Az gelişmiş demokrasilerde o egemen sınıf, sermaye birikiminin sağlanması, halihazırda sistemin sürmesi için emniyet supabı olan asgari düzeydeki sendikal sosyal haklara dahi zorlukla tahammül edebildi. Birilerinin ‘büyük sermayedar’ olabilmesi için devletle arayı iyi tutması, pastadan istedikleri payı alabilmeleri için ‘diğerlerinin’ yok sayılması gerekti. Gelir farklılıkları akıl almaz boyuta ulaştı. Üç beş şöhretli iş insanının geliri, Afrika kıtasını aştı.

Gelinen aşamada, daha önceki krizlerinden farklı olarak kapitalizm, bilişim devriminin etkisiyle doğal sınırlarına ulaşmış durumda, çünkü sistemin mantığı çöktü. Kâr etmek için artık önceki gibi bir emek sömürüsüne ihtiyaç kalmadı. Bilişim devrimi, çok daha az insanın emeğiyle aynı verimliliğin elde edilmesine olanak sağlıyor ve daha da sağlayacak.

Hâl böyleyken, artan gelir farklılığı ve ne yapacağını bilmeyen sayısız insan gerçeğiyle karşı karşıya toplumlar. Bunun olağan sonucu, demokrasilerde, bir vaadi kalmayan sistemi ayakta tutmak için tercih edilen ‘ceberrut’ liderlerin iş başına gelişi oldu. Ve tabii aynı olumsuzluk bir yandan da, gelişmiş demokrasilerde dinmeyen halk hareketleri, farklı yaşam formlarına yönelik büyük bir ilgi yarattı. Kapitalizm elinde can çekişen bir doğa, dünya, tükenen kaynaklar ve neyse ki bu deliliğe dünya çapında baş kaldıran, iklim protestosu yapan milyonlarca ‘çocuk’ ve ‘genç.’

Böyle bir dünya krizinin ortasında, Türkiye’de milli gelirin yaklaşık yüzde 55’i, nüfusun yüzde 1’inin elinde. Az gelişmiş, devlet eliyle yaratılmış burjuvazinin ayakta kalmak için muhtaç olduğu kudret yine devlette. Türkiye burjuvazisi, devlet desteği ve kayırması olmadan evinin yolunu bulamaz. Halihazırdaki sıkışmışlığında, devletin, halkın sırtından kendilerini kollaması beklentisiyle davranıyorlar. Kâr oranları azalıyor. 
Belirsizlik, tahammül edilebilir sınırları aştı. Bu yüzden biraz daha yüksek sesle demokrasiden vs. söz eder oldular. Aksi olsaydı, kuşkusuz herhangi bir adaletsizlikle dertleri olmayacaktı. Hötzötçü yönetim, kendi yoksul tabanıyla, kurtarılması gereken asalaklar (ve o asalakların kendi iç dinamikleri) arasında tercihte zorlanıyor. Son haftadaki gibi iktidar-sermaye ‘atışmaları,’ söz konusu tercih zorluğundan kaynaklanıyor belli ki. Mesele şu: Halkın sırtından kimler, hangi reçeteyle kayırılacak?

Kayırma için o süfli kapitalistlerin ‘gemi’ metaforuna gereksinimi var. Kayırma için o kapitalistlerin geleneklere, göreneklere, milliyetçi duygulara, dini duyguların sömürülmesine ihtiyacı var. Din adamı kisvesine bürünmüş kimi soytarıların yardım ve yataklığına ihtiyacı var. Kayırma için o kapitalistlerin yapmayacağı hiçbir şey, öpmeyeceği hiçbir el yok.

Kapitalistlerin, üstüne üstlük görgüsüzlük ve aç gözlülükle malûl az gelişmiş ülke kapitalistlerinin ‘kâr’ dışında herhangi bir ‘değeri’ yok. Senin görüp huzur bulduğun bir yeşil alanda o villa görür. Senin görüp huzur bulduğun akan suda o HES görür. Senin kıyısında dinlenmek istediğin bir sahilde o paralı tesis görür. Hatta kıyıların en güzelinde, nükleer santral görür. Onun lehine, senin haber alma hakkın engellenir. Senin bilmemen, duymaman, düşünmemen için ne gerekiyorsa yapılır. Sen ölürsün, görülmez. Sen üzülürsün, umursanmaz. İdam edilecek olsan, o sana daha pahalı bir ‘ip’ pazarlamak ister.

Annene sevgini sömürür. Babana sevgini sömürür. Sevdiğine sevgini sömürür. Çocuğuna sevgini sömürür. Dinini, imanını, inancını sömürür. Kültürünü, iyi niyetini, örfünü sömürür. Sömürü düzeninin siyasal temsilcileri ise üç kuruş kazançla zar zor alabildiğin erzakla hazırladığın iftar sofrasına gelip oturur, misafirperverliğini, çaresizliğini sömürür. O yer sofrasının/sininin önüne yarım saatliğine oturur ki, sen yoksulluğunun gerekçesi üzerinde düşünme. Sen onun neden oldukları üzerine, senin yoksulluğundaki katkısı üzerine kafa yorma. Düşünmeni istemez. Zira düşünmek, nankörlüğe yol açabilir!

Kapitalizm, sen o ‘eşitsiz’ yurttaş konumunu yadırgamayasın diye, yaşamın her anını örgütler. Öyle başarıyla yapar ki bunu, sen karnını ‘emeğinle’ değil, birileri sana ekmek verdiği için doyurduğunu zannedersin. “Aman ha, sakın yemek yediğin kaba pisleme” der, örneğin. O kabın ve yemeğin sahibi sensin oysa; işte bunun farkına varmandan ölesiye endişe duyar.

Onlar, senin gariban hanende biraz oyalanır. Bir iki fotoğraf çektirir. Sen mutlu olursun.

‘Piarcı’larının ‘yoksul evi’ olarak tespit ettiği hanelerdeki iftarlarda fotoğraf çektirip yayınlarken, herhangi bir mahcubiyet hissetmezler mi? O yoksullukta bir payları olduğunu düşünmezler mi? Hissetmezler. Düşünmezler.

Kapitalizm, insanı insanlıktan çıkaran, incelikle örgütlenmiş bir alçaklıktır.

Murat Sevinç kimdir?
İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Türkiye Komünist Fırkası Programı – Bakû-1920

Türkiye Komünist Fırkası Programı – Bakû-1920 

Bazı Akide ve Esaslar 

1- Hudud ve millet tanımayan fabrika sanayiinin yeryüzünde inkişaf ve teessüsü ile küçük ve millî sanatlar ortadan kalkmağa başladıktan sonra, sermaye, fabrika sanayiine sahip olan burjuvazya elinde temerküz ederek umumî bir sahaya giriyor.
Sınaî istihsal işleri, şahsî teşebbüs mahiyetini kaybederek, yeniden yeniye vücuda gelen iktisadî şartlar, istihsalin şahsî mülkiyetinden müşterek mülkîyete girmesini kolaylaştıracak bir şekil alıyor. Böylece Avrupa ve Amerika’da istihsal, birçok büyük şirketler, tröst ve karteller vasıtasıyla “sermayedarlar inhisarı” haline girince, bu ülkelerde iktisadî kudret gibi siyasî hâkimiyet de fabrikacılar, bankerler ve büyük mülk ve toprak sahipleri eline geçiyor ve bu tufeylî ve muhteris sınıflar, bütün insanlık âleminin mukadderatıyla oynamaya başlıyorlar. Küçük sanatkârlar ise, işlerini ilerletmekten, rençberler, topraklarını işletmekten âciz bir halde hayatın en ağır ihtiyaçları altında eziliyorlar ve gittikçe fakirleşerek kol kuvvetlerini iş pazarına çıkarıp fabrika ve kara toprak gündelikçilerine koşuluyorlar. Böylece gündelikçiler (proletarya) mütemadiyen şehir ve köylerde artarak, işletici ve gâsıp sermayedarlara karşı düşman bir sınıf halinde meydana geliyor ve sınıfî bir his ve terbiyenin verdiği ve faaliyetlerle teşkilatlârını gittikçe kuvvetlendiriyor. Hükûmeti ellerinde tutan zenginler sınıfı ise, mükemmelleşmekte ve mükemmelleşerek kuvvet bulmakta olan işçi halka karşı zulümlerini arttırdıkça arttırıyor.

2- Avrupa ve Amerika’da teessüs eden sermayedarlık inhisarı etrafındaki malî ve itibarî muamelelerin akla hayret verecek derecede artarak, netice itibariyle sanat, ticaret büyük makinacılığın mahallî ihtiyacattan fazla mal çıkarması sanayi için yeni mahreçler aranmasına sebebiyet veriyor ve umumiyetle banka sermayesinin de artarak büyük ve merkezlerde temerküz etmesi, itibar tahvillerinin küllî miktarda harice çıkarılmasına sebep olarak sermaye (kapital) beynelmilel bir devreye giriyor. Müstemlekât usulünü icar eden bu devrede ise, bütün dünya piyasaları gibi memleket ve milletlerin sermayedar devletler arasında zahiren muhtelif bahanelerle paylaşıldığı görülüyor. Gerek hulûl-ü muslihâne ve gerek doğrudan doğruya harp ile maksada ermek için kara ve deniz harbî kuvvetlerinin büyük mikyasta artmasından vücuda gelen militarizmin davet ettiği masraflar o derece büyüyor ki, bu yolda daha ziyade ileri gitmeye halkın tahammülü kalmadığı gibi, tutulan bu istikametten geri dönmek de mümkün olmuyor. Karanlık ve açlık içinde yaşayan milyonlarca insanları sefaletten kurtarabilecek ve medeniyeti yeryüzünde neşir ve tesise hizmet edebilecek olan milyarlar pahasındaki bu teknik ve istihsal kuvvetlerinin telef ve berhava edildiği bu devrede, Türkiye ve İran gibi yarı müstemleke ve Hindistan gibi doğrudan doğruya müstemleke halinde yaşayan zayıf ve fakir memleketlerin - emperyalist devlet ve memleketler menfaatine olarak- iktisat ve medeniyetçe harabiyet ve esaretine doğru tertipli bir usul ile gidiyor, ve bu gibi memleketlerde mahreçler temin edecek kara ve deniz yollarının ele geçirilmesi etrafında müthiş ve âlemşümul harpler ve facialar icat olunuyor, ve böylece bir veya diğer millet ve memlekete mensup milyonlarca amele ve rençber sefalet içinde mahvediliyor ki, bütün bu haller sermayedarlığın son nısıf asırda getirdiği istilâcılık devrinin haselerindendir.

3- Sermayedarlık inhisar hale getirmekle maddeten satvet ve ikbalin en yüksek mertebesine varmış ve aynı zamanda bidayet-i inkişafında haiz olduğu bazı medeniyetkâr kuvvetlerini gaip etmiş oluyor. Vakıa burjuvazi devrinin iptidalarında serbest mübadele ve rekabet, insanlar arasında teşebbüs ve teavüne yardım etmiş, istihsal ve nakil vasıtalarının terakkisi millet ve memleketler arasında yakınlığa hizmet eylemiş ise de şimdi istihsal müesseselerinin birleşmeleri ve sermayedarlığın iktisadî mutlakiyetler vücuda getirecek surette aldığı inhisar şekli hüküm ve tegallübe âlet oluyor. Bu inhisarlar eline geçen kara ve deniz yolları ise ucuz satın almak şartıyla ham malı ve pahalıya satmak üzere çürük mamûlâtı büyük soyguncu kumpanyalar hesabına taşımaktan başka bir iş görmüyor. Filhakika sermayedarlığın son ikbal devrinde Avrupa ve Amerika’da zuhur eden iktisadî buhranların önü alınamayarak müstahsil işçi kuvvetlerinin ise inhisar mutlakiyeti altında ezilip azaltılmasına çalışılması, Asya ve Afrika’nın gayr-i müterakki memleketlerinde küçük zenaatların imha edilerek, yerine büyük zenaatların tesis olunmaması ve sanayinin inkişaf ve terakkisi ile sıkı bir alâkası olan ziraatin bu yüzden iptidaî halde kalması ve aynı zamanda müskirat, fuhşiyat ve hurafâta ait türlü türlü müesseselerin intişarına binaenaleyh halkın iktisaden, medeniyeten, örfen ve ahlâken tedennisine gayret olunarak nüfusun kısmen oldukları yerlerde tamamen mahvına, kısmen ise başka memleketlere muhaceretlerine sebebiyet verilmesi, netice itibariyle insanlık âleminin büyük bir kısmını temsil eden bu memleket ve ülkelerde hayat ve medeniyetçe inkişaf ihtimallerini tamamen bitirmektedir ki, bütün bunlar, iptidaları Avrupa ve Amerika’da hâl-i hâzır medeniyetin doğmasına yol açan kapitalizmin son zamanlarında artık tekmil medeniyetkâr kuvvetlerini gaip ederek tamamen muhteris ve tahripkâr bir mahiyet aldığını ispat etmektedir. Tarihin bu cereyanını durdurmak veya bu cereyanı geriye çevirmek mümkün değildir.

4- Burjuvazinin istihsal vasıtaları nasıl derebeylik devrindeki tarihî şartlar içinde vücuda gelmiş, eski yaşayış, usul ve kanunları zulüm ve sefaleti arttırmaya sebebiyet verince, bu devir nasıl kendiliğinden yıkılıp gitmiş ise, şimdik burjuvazi devrini yıkacak sebep ve âmiller pek ziyade artarak hey’et-i içtimâiyeyi sarsmış bulunuyor. Filhakika yukarıda arz olunduğu üzere inhisarcılığın bütün mânâsıyla iktisadî bir mutlakiyet ve istibdat halinde hükümrân olmağa ve bunun altından çıkan her türlü harp ve buhranların yalnız mal ve insanları değil, belki istihsal çarelerini de bozup yıkmağa başlaması, büyük mülkiyet ve tasarruf haklarının, bu haklara malik olmayan beşer kütlesinin istihsalâtına engel olup gitmesini ve bununla beraber amele sınıfının bir taraftan açlık ve sefalet içinde mahvedilirken, diğer taraftan eski tertip ve usulü muhafaza için zorla işletilip silâhlandırılması suretiyle yıkıcı düşman kuvvetin kendiliğinden yetişip meydana çıkması, artık sermayedarlık ve burjuvazi usul ve kavanininin hey’et-i içtimâiye ihtiyaçlarını tatmin muktedir olmadığını göstermektedir. Sâbık Rusya imparatorluğunun vasî muhitinde daimi surette, Almanya, Avusturya, Macaristan ile Asya’nın bazı memleketlerinde kısmen ve mevsimî olarak amele ve rençber halkının hâkimiyeti ele alması, İtalya, İngiltere, Fransa ve Amerika proletaryalarının ise bu harekete temayülleri yer yüzünde burjuvazi hâkimiyetinde proletarya idaresine intikal devrini temsil eden içtimâî inkılâbın başladığını maddî ve âşikâr delillerle meydana koymaktadır.

5- Sınıfî cidal ve hülâsa edilebilecek olan amele ve rençber inkilâpçı hareketinin vasf-ı esasîsi; bu hareketin içtimâî ve beynelmilel (enternasyonal) olmasıdır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşayan herhangi bir millete mensup işçilerin sermayedarlara aynı surette mahkûm ve ezilmiş olmaları, onlar arasındaki dinî, vatanî her türlü ayrılığı son plânda bırakarak müttehit azmikâr ve inkilâpçı beynelmilel bir millet doğmasına yol açıyor.

6- Bugün yeryüzünde millet ve devlet halinde yaşayan içtimaî hey’etlerden herbirine mensup amele, fukara ve rençber takımı, burjuvazi tasallutunu temelinden yıkmak üzere son ve kat’i azîm ve tedbir ile sınıfî mübarezeye girişmeleri beynelmileli doğurmakla beraber, millî muhitte ileride istihsalâtın hür ve müşterek esaslarda kurulmasıyla, medeniyet ve refah nokta-i nazarından beliğan-mabelağ telâfisi mümkün büyük fedakârlıklara lüzum göstermektedir. Kendi muhit ve milleti içinde bu fedakârlığı göze alamayanlar, beynelmilel faaliyete girişmek liyakatini gaip ederler. Sosyoloji ile inkilâpçı sosyalizmi birbirine karıştırıp sulh ve müsameleti netice değil, belki bir vasıta olarak kullanmak isteyen hain sosyalistler son ve kat’i mübarezeye gevşek bir mahiyet vermekten ve aynı zamanda inkılâbı burjuvazya saltanat ve tahakkümüne satmaktan başka bir şeye hizmet etmiş olmazlar.

7- Mazlum işçiler sermayedarlar aleyhine sınıfî cidalde birleşince, karşılarına bütün dünya burjuvazinin varlığına istinadgâh olan “mülkiyet” meselesi çıkıyor. Esasen bir hak değil; bir hurafe olan bu müessesenin yıkılması ve hey’et-i içtimâîyede mevcut istihsal vasıtalarının devlete raptı iledir ki sermayedarlıktan doğan siyasî ve iktisadî her türlü zulüm ve tegallüpler ortadan kalkmış ve cemiyet-i beşeriyede kendi emeğiyle yaşayan her ferdin hakk-ı hayat ve iştiraki takarrür etmiş, yani komünizmin teessüsü ve işletici, gaddar ve müstevlî şahıs ve devletlerin mahvı tahakkuk eylemiş olacak ve nihayet fertler gibi milletler arasında da bütün mânâsıyla “beynelbeşer” ve “beynelmilel” kardeşlik, birlik ve adalet şiarları zafer bulacaktır.

8- İçtimâî inkilâp gibi, inkilâbın burjuvaziye galibiyet ve muzafferiyetinden çıkan komünizm tatbikatı da âlemşümul bir mahiyeti haizdir. Tarih gösteriyor ki, yeryüzünde yaşayan heyet-i içtimâîyeden bir kısmı derebeylikten burjuvazi devrine yeni giriyor. Diğer kısmı burjuvazya devrine girmiş, proletarya hareketinin muhtelif safhalarını yaşıyor. Üçüncü bir kısım ise, burjuvazi devrinden proletarya devr-i hâkimiyetine geçmiş bulunuyor. İçtimâî inkilâbın ibtidar ve intişarında milletlerin geçirmekte oldukları iktisadî tekâmüllerle tarihî ve siyasî şartların büyük alâka ve hisseleri olmakla beraber, inkilâp başladıktan sonra millet, memleket ve ülkeleri birbirinden lâyezal kararlarla ayırmak doğru değildir. Bugün proletarya devr-i hâkimiyetine ayak basmış olan Rusya’da komünizm icraat ve tatbikatının, muvafakkiyeti, iktisadiyatça müterakkî diğer garp memleketlerindeki içtimâî inkilâbın, zuhuruna bağlı olduğu kadar, bütün garpta intişar edecek komünizm tatbikatının da iktisadiyatça daha muhtelif safhalar arzeden şarktaki inkilâbî hareket ile alâkası pek mühim ve hayatîdir. Garp ve şarktaki bu hareketler dünya iktisadiyatının esasen burjuva devr-i saltanat ve tasallutunda inhisar mahiyetini almasından dolayı birbirlerinin mütevellit ve mütemmîmidir.

9- Umumiyetle şark memleketlerine nisbetle oldukça siyasî ve iktisadî tekâmülâta mazhar olan Türkiye’de fabrikacılık lâyıkıyla inkişaf edememiş, ve memleketin ötesine berisine serpişmiş bazı fabrikaların mevcut olmasına rağmen, bunlar ve şehirler etrafında mükemmel ve musannef bir proletarya teşekkül eyleyememiştir. Türkiye bugün Avrupa ve Amerika’ya gönderilen ham eşyayı ve madenleri çıkaracak ve bunları bozulmaktan kurtarıp kolaylıkla taşıyacak sanayi-i istihzariye, madeniye ve nakliyede çalışan yüz binlerce sanatkâr ve fukara işçilerin, tarla ve bahçelerde sabahtan akşama kadar alın teri dökerek en zarurî ihtiyaçlarını temin etmekten âciz kalan köylülerin, cihangir hükûmet ve devletlerin yumruğu altında ömürleri heder olan milyonlarca amele ve köylüden mürekkep askerlerin ve nihayet şehir ve köylerde her türlü istihsal vasıtalarından mahrum işsiz ve halâs ümidini kaybetmiş bir sınıf-ı fukaranın yaşadığı bir memlekettir.

10- Yedi asırlık iktisadî ve siyasî hayatında, ocak devrini atlatarak birçok hükûmet ıslahat ve tanzimatına maruz kalan ve bugünkü şekil ve tarz-ı idaresiyle burjuva demokrasisine ayak basmış olan Türkiye’de (sınıfî mübareze) iptidaî inkişaf devrini yaşamaktadır. Bugün Türkiye’de galip ve yağmacı Antanta devletlerine karşı devam eden millî kıyam hareketine fakir sınıfların iştirakî “düşmanın düşmanı” ile yani harici kapitalizmin tasallutuna karşı kendi içindeki muhtekir ve gâsıp küçük burjuvazi ile müşretereken mübareze mahiyetinde tecelli etmektedir. Kendi muhitinde yalnız maddî menfaate müstenit münasebetler tesis eden Avrupa ve Amerika burjuvazinin Türkiye gibi hayat ve iktisadiyatça zayıf memleketlerin her türlü tahaffuz ve nikâb hudutlarını yıkıp bu memleketleri kendilerine irad veren birer çiftlik ve buralarda yaşayan insanları yalnız işletilmeye mahkûm birer hayvan sürüsü haline koymaları, bu memleketlerde umumi surette Avrupa ve Amerika sermayedarlığına karşı büyük bir düşmanlık hissi uyandırmıştır. Ma’haza, bir taraftan emperyalistlere karşı tevcih edilen bu mübarezenin devamı, diğer taraftan bilhassa içtimâî inkilâbın Avrupa’da intişarı, sınıfî iz’anın tekemmül ve inkişafı üzerine mühim tesirler icra ederek, Türkiye’deki hareketlerin içtimâî mahiyet almasına yardım etmekte ve sosyalizm esasında amele ve rençber sûrâlar cumhuriyeti tesisatına müsa Üçüncü Enternasyonal’i teşkil ve onun yine beynelmilel burjuvazi ile mübarezesine faal bir uzuv olarak iştirak eder.

Şekil-i Hükûmet

1- Mutlakî idarelerde işçi halk müstebit hükümdar ve memurların zulmü altında ezildiği gibi demokratik denilen meşrutî hükûmetlerde de idare ve parlamentarizm ve halkçılık namı altında imtiyazlı tabakalar, yine vali ve hanların temsil ettikleri zenginler elinde inhisar haline giriyor. Amele ve rençber sınıflar, imtiyazlı sermayedarlar sınıfının menfaatine alet oluyorlar.

2- Amele ve rençber şûrâlar cumhuriyeti ise, emek sarf etmeksizin yaşayan tufeylî sınıflar hariç olmak üzere halkın çoğunluğunu etrafında toplayarak işçilerin işleticiler tarafından soyulmasına nihayet verecek her türlü çareyi temin eder. Şûrâlar cumhuriyeti hükûmet ve kızıl ordu teşkilâtıyla kapitalizm ve emperyalizmin proletarya sınıflarıyla mazlum milletleri saran esaret zincirlerini kırarak haricen milletler arasındaki kardeşliği genişletmeye, dahilde ise bütün varlığıyla fıkara ve işçi halk arasında medenî ve hayatî yeni bir devir açmağa liyakat ve iktidar gösteren, sınıfları ortadan kaldırarak her türlü harp ve kıtal gailelerini azat, münevver ve mesut bir istikbale doğru götüren kapitalizm ile komünizm arasındaki devr-i intikale ait, muvakkat bir şekl-i hükûmettir.

3- Fırka, halkçılığın en yüksek bir şekli olan amele ve rençber şûrâlar cumhuriyetinin tesisi yolunda yorulmaksızın çalışmak ve bunun için evvel emirde tebligat ve neşriyatı mağdur sınıfların hâkimiyetlerini temsil eden bu şekl-i hükûmeti kendilerine sevdirmeği vazife bilir. 

Din ve Milliyet

4- Sırf dinî mahiyetteki terbiye, tedris ve ibadet meselelerini her milletin ihtiyarına tâbi bir cemaat işi olarak telâkki ve böylece “hürriyet-i vicdan” ‘ın mutlak surette temini ve hiç kimsenin itikadından dolayı muaheze edilmemesini üss-ü hareket ad eder.

5- T.K.F. sermayedarlığın üzerindeki zulüm ve tahakkümü yıkarak sermayedarlık münasebetinden doğan her türlü harp ve kıtale nihayet vermek ve bu suretle insanlık âlemini sulh ve selâmete erdirmek maksadını takip ettiğinden, dinlerin ve milliyetlerin insanlar arasında münaferet ve düşmanlık doğran hurafelerine karşı mübarezeyi bir vazife bilir.

6- T.K.F. sermayedarlara ve bilumum mütehakkim sınıflara nüfuz ve kuvvet veren ve muhtelif milletleri temsil davasında bulunan ruhanî müesseselerin hükûmetten ayrılarak cemaat teşkilâtı halinde bırakılmasını iltizam eder.

7- T.K.F. muhtelif milletlere mensup inkilâpçı amele ve rençber sınıfları arasındaki eski düşmanlıkları kaldırmak için aşağıdaki en kat’i çarelere girişir: (elif) Dil ve hars nokta-i nazarından her milletin tam hürriyetini temin ve bu itibarla bir veya diğer millete mahsus olan her türlü imtiyazları ilga eder. (be) T.K.F. hükûmet teşkilâtında muhtelif milletlere mensup amele, rençber şûrâlar cumhuriyeti teşkilini kabul ve “hür milletlerin hür ittihadı” esasında olmak üzere federasyon usulünü tercih eder. (pe) Fırka amele ve rençber sınıfları da tamamen ayrı ve müstakil yaşamak ceryanlarına kapılmış olan milletlerin arasında kanlı nizalar çıkmasına yer vermemek için bu gibi meselelerin “plesibit” usulüyle: Umumî reye müracaatla halline delâlet eder.

Türkiye Komünist Fırkası

Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz!

Komünizm Kütüphanesi Sayı:6 (1920 senesi 10-16 Eylülünde Bakû’da içtimâ eden Türkiye Komünist Teşkilâtları Birinci Kongresinde kabul edilmiştir)
Çıkaran Türkiye Komünist Fırkası