Trump
döneminde hegemonik restorasyon
iuzgel@gazeteduvar.com.tr Pazartesi, 27 Mayıs, 2019
ABD mutlak olarak küçülmüyor, düşmüyor,
gerilemiyor. Ekonomisi 2008’den bu yana her yıl istikrarlı bir şekilde büyüyor,
işsizlik oranı ve enflasyon düşük, savunma harcamaları azalmıyor. Ama küresel
sistemin hâlâ ABD hegemonyası merkezli işliyor olması bunun hiç değişmeden
böyle devam edeceği anlamına gelmiyor.
Yaşadığımız
döneme ilişkin olarak küresel siyasette iki kritik süreç dikkat çekiyor.
Birincisi, zamansal bir sıkışma, yani kısa bir süre içine çok sayıda gelişmenin
sıkışması, ikincisiyse bununla doğrudan ilişkili olarak küresel sistemin ne
yöne doğru gideceğinin bir türlü belirginleşememesi. Bu ve bundan sonraki
yazılarda ABD hegemonyasının halihazırdaki durumunu ele alıp, Çin ve Rusya’nın
bu geçiş dönemindeki yeri ve rollerini tartışacağım. Bu yazıda ise ABD ile Çin
arasında yaşanan ve ticaret savaşıyla kendisini gösteren küresel gerilimi ABD
hegemonyasının konumlanışıyla ve ömrünü uzatma çabasıyla açıklamaya
çalışacağım. Temel argümanım ise ABD hegemonyasının küresel siyaseti düzenleme
kapasitesinde azalma yaşanmasına rağmen, var olan düzen içinde yerine bir
başkası konuncaya ya da toptan yepyeni bir düzen kuruluncaya kadar merkezi bir
yere sahip olduğu ve bu uzlaşmanın bütün tarafların şikayetine rağmen devam
edeceği olacak.
HEGEMONYAYA
DAİR BİR HATIRLATMA
ABD’nin
dünya sistemi içindeki yeri konusunda bir kafa karışıklığı var ve bu da
anlaşılır bir durum. Özellikle Türkiye’deki hegemonya algısı daha çok
Realpolitik’e dayanıyor ve güç mücadelesi üzerinden tanımlanıyor. Küresel
hegemonya, kapitalizmin küresel ölçekte örgütlenmesinin gerekli kıldığı
ihtiyaçlardan kaynaklanır ve öncelikle yapısal ve sınıfsal bir nitelik taşır.
Bu haliyle küresel sistemin içine örülmüştür ve her bir kapitalist ülke hakim
sınıfının aktif rızasıyla işler, ideolojik mekanizmalarla toplumlara nüfuz
eder. Eğer kapitalizm küresel ölçekte işleyen bir sistem ise bunun da küresel
ölçekteki fonksiyonlarını yerine getirecek bir ülkeye ihtiyaç duyar ve bu da
sermaye birikiminin en yoğun olduğu, ekonomik, finansal, kurumsal, askeri,
ideolojik ve kültürel açıdan en güçlü olduğu ülke tarafından yerine getirilir.
1945’ten itibaren bu rolü ABD yerine getiriyor.
HEGEMONİK
DÖNÜŞÜMÜ ÖLÇMENİN KRİTERİ NE?
Dünya
siyasetine daha çok güç mücadelesi ve güvenlik üzerinden bakanlar ise ABD
hegemonyasını diğer büyük güçlerle küresel mücadele ve/veya bölgesel siyasete
indirgeyip bu kriter üzerinden bir “düşüş” söylemi geliştiriyorlar. Hegemonya
diğer devletleri ya da aktörleri kendi gücünü kullanarak istediğini yapmaya
zorlamak ya da her bir bölgesel sorunu kendi lehine sonuçlandırmak değildir.
Böyle bakıldığında, her bir bölgesel çekişmede eğer ABD istediğini almışsa
başarılı sayılır ve hegemonyasının güçlü olduğu teyit edilir, başarısız ise
düşüşe geçmiş olur. Oysa, ABD daha 1961’de yani çok güçlü olduğu dönemde bile
Küba’ya müdahalede fiyasko yaşadı, 1974’te Vietnam’da mutlak bir yenilgiye
uğradı. Ama 1953 İran, 1972 Şili, 1980 Türkiye darbeleri gayet de başarılı
oldu. Afganistan ve Irak’ı işgal etmekte hiç zorlanmadı. Birçok yazar örneğin,
ABD’nin geçtiğimiz ay Venezüela’daki başarısız darbe girişimini ABD’nin
gücündeki azalmaya bağladı. Oysa, ABD’nin daha 2002’de Chavez’i devirme
girişimi başarısız olmuştu. Yine, Kosova müdahalesinde hem de meşruiyet sorunu
çekmeden başarılı oldu ve Kosova’yı Sırbistan’dan kopartabildi. Eğer bölgesel
siyaset üzerinden bir analiz yapacaksak, ki bazen gerekli olabilir, o zaman
hegemonik gücün tanımını şöyle yapmamız gerekebilir. Hegemonik güç dünyadaki
her bölgesel sorunu kendi lehine çevirebilen değil her soruna etki edebilen,
ona angaje olabilen güçtür. Buradan baktığımızda ABD’nin Venezüela, Afganistan,
Libya, Filistin, Irak, Suriye, Kürt, Karabağ, Kıbrıs, İrlanda, Makedonya, K.
Kore gibi birbirinden içerik ve coğrafi olarak çok uzak, farklı ve bir kısımını
doğrudan kendisinin yarattığı bölgesel sorun ve çatışmaların ya içinde ya da
parçası olduğunu görürüz. Sonuçta ABD’nin bu sorunların her birini kendi
istediği yönde sonuçlandırması, ona ilahi bir güç atfetmemiz anlamına gelirdi.
Ama hegemonik pozisyon bütün bunların bir şekilde bir tarafında yer almayı
gerektiriyor ve bu fonksiyon devam ediyor.
Küresel
sistem bütün sorunlarına rağmen 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin öncülüğünde
kurulan uluslararası örgütlerin varlığında sürdürüyor ve bunlara üye ülkelerin
sayısı artıyor. NATO üye sayısını iki katına çıkarak sorumluluk alanını bütün
dünya olarak genişletti. 1990’lardan bu yana yeni ilan edilen bütün devletler
IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldular. Dünyanın en büyük ilk
10 ekonomisinden yedisi ABD müttefiki, 20 en büyük ekonomide bu sayı 17. Yine,
dünyada hiçbir ülke ABD kadar çok sayıda ülkeyle ittifak ilişkisi içinde değil.
ABD, Kanada’dan Şili’ye, Avustralya’dan Pakistan’a, G. Kore’den Suudi
Arabistan’a 60’a yakın ülkeyle kurumsal ya da ikili ittifak ilişkisi içinde.
Yani, birine yapılan saldırı diğerine yapılmış sayılan türde bir anlaşmaya
sahip. Bu sayı Çin için şimdilik sıfır. Bunun da ötesinde ABD’nin başka
ülkelerinin iç yapılarına nüfuz edebilme, kendisine yakın ekonomik, siyasal,
askeri kesim ve sınıflar devşirebilme kapasitesi var ve bu hala devam ediyor.
DOLARSIZ
HEGEMONYA OLUNMAZ
ABD
hegemonyasının en güçlü ayağı doların küresel ticaret ve rezerv parası olması.
ABD hegemonyasının günümüzdeki işleyiş şeklinden rahatsız olan Rusya, Çin,
hatta son zamanlarda Almanya gibi ülkeler bütün eleştirilerine rağmen dolardan
vazgeçebilmiş ya da yerine bir şey koyabilmiş değiller. Bugün yabancı döviz
rezervi olarak tutulan kaynak içinde doların dünyadaki payı yüzde 62. Toplamda
ABD’den daha büyük bir ekonomi olan Avrupa Birliği’nin ortak parası euro’nun
payı yüzde 20’de kalırken, ABD hegemonyasının yerine aday gösterilen Çin’in
payı yüzde 2’nin altında ve uzun süredir yükselmiyor. Daha da ilginci, 2008
krizinin sonrasında Rusya ve Çin’in yeni bir küresel para çağrısında
bulunmasına rağmen, sonrasındaki 10 yıl boyunca dolara olan talebin hiç azalmamış
olması. Hatta, bu iki ülke de kendi paralarını kullanacaklarını ilan etmelerine
rağmen birbirleriyle ticaretlerini hala dolarla yapıyorlar. AB Komisyon Başkanı
da euro gibi bir para birimi varken, AB’nin enerji ithalatının yüzde 80’ini
dolar ile yapmasından şikayet ediyordu. Dünyanın geri kalanındaki dolar
miktarı, ABD’de kullanılan dolardan daha fazla. Yine dünyada en fazla yatırımı
ABD çekiyor. 2017’de yaklaşık 354 milyar dolarla ABD kendisine yabancı yatırım
çekerken, Çin bunun yarısı alabildi. Bu durumun ABD’ye büyük bir güç, imkan ve
hareket kabiliyeti kazandırdığı, ABD’nin, bunu mecburen kapatacak ülkeler
olduğu sürece bütçe açığı verebilmesini sağladığını belirtmek gerek. Bunun
yerine yerel paralarla ticaret iddiası bir fantezi olabilir çünkü Türkiye gibi
orta büyüklükteki bir ülke bile 200’e yakın ülkeyle dış ticaret yapıyor. Bu
durumda her birinden kendi parasını aldığınızda bunun yaratacağı karmaşa
ortada.
TRUMP
İLE DEĞİŞEN NE
ABD
mutlak olarak küçülmüyor, düşmüyor, gerilemiyor. Ekonomisi 2008’den bu yana her
yıl istikrarlı bir şekilde büyüyor, işsizlik oranı ve enflasyon düşük, savunma
harcamaları azalmıyor. Ama küresel sistemin hâlâ ABD hegemonyası merkezli
işliyor olması bunun hiç değişmeden böyle devam edeceği anlamına gelmiyor.
Sorun diğer ülkelerin öncelikle ekonomik olarak büyümeye başlaması, ABD’nin
göreli olarak payının küçülmesi, bunun sonucunda küresel boyutta düzenleyicilik
kapasitesinin gerilemesi. Bu trend önümüzdeki dönemde devam edecek.
Trump’ın
devreye girişi bu noktada gerçekleşti. Trump’ın küreselleşme karşıtlığının da
nedeni bu. O yüzden onun ABD’nin düşüşünü hızlandırdığı iddiası doğru değil.
Trump’a yüklenen misyon bu gidişatı mümkün olduğunca yavaşlatmak. Başka bir
yazının konusu olacak bu tartışma, ABD’nin küreselleşmeden bir adım geri
çekilerek hegemonik restorasyon sürecine girdiğine işaret ediyor. Trump hem
içeride hem de dünyada bir meşruiyet sorunu yaratmış olsa da, onun izlediği
politika ABD’nin, Çin daha fazla güçlenmeden önceki son şansı.
İlhan
Uzgel
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder