31 Temmuz 2019 Çarşamba
16 Temmuz 2019 Salı
ABD’de ki Çağdaş Kölelik Sistemi, Bütün patronların hayali!
Attica hapishane isyanının 45. Yıl
dönümü olan 9 Eylül’de ABD hapishanelerinde kölelik koşullarından
çalıştırılmaya zorlanan mahpus işçiler grev başlattılar. Dünya Sanayi
İşçileri’nin (Industrial Workers of the World-IWW) bir kolu olan Hapsedilmiş
İşçiler Örgütlenme Komitesi’nin örgütlenmesine katıldığı grev onlarca
hapishanede devam ediyor ve grevle dayanışmak için dışarıda da eylemler gerçekleştiriliyor. 9 Eylül 1971
tarihinde politik haklar ve daha iyi koşullar talep eden mahpuslar Attica
hapishanesinde isyan başlatmış, yaklaşık 1000 kişinin katıldığı isyanda
mahpuslar 42 görevliyi rehin alarak 4 gün boyunca hapishanenin kontrolünü ele
geçirmişlerdi. İsyanın 4. Gününde polis saldırısı sonunda en az 43 kişi
hayatını kaybetmişti. (ç.n.)
Attika Cezaevi İsyanı’nın 45. Yıl
dönümünü olan 9 Eylül 2016’dan bu yana tahminen ABD’de 24.000 kişinin grev
katıldı. Eğer grevi duymadıysan yalnız değilsin. Grev ana akım medya ve hatta
solun büyük bir kısmı tarafından büyük oranda göz ardı edildi. Bunun nedeni
grevcilerin çoğunlukla grevlere dahil olmayan insanlardan oluşmasıdır: mahpus
işçiler.
Birleşik Devletler Anayasası’nın 13.
Maddesi köleliği ve irade dışı çalıştırmayı yasaklamasına karşın, onun ortaya
koyduğu ifadeleri okuduğunuzda bariz bir istisnanın söz konusu olduğu açıktır:
“Birleşik Devletler’de veya Birleşik Devletler yetkisi altındaki yerlerde,
usulüne uygun olarak mahkum edilmiş kişinin cezası karşılığı olma dışında,
kölelik veya irade dışı çalıştırma uygulanamayacaktır.”
Eğer bir suçtan mahkum edilirseniz
diğer işçileri irade dışı çalıştırma ve kölelikten koruyan yasalar tarafından
korunmazsınız. Böylece, Birleşik Devletlerin her yerinde, binlerce mahkum,
istençlerinin dışında hapishanelerde çok az bir para karşılığı veya parasız
olarak çalışmaktadır.
Uluslarası Çalışma Örgütüne göre
mahpus işçilere ödenen brüt ücret saatte 23 cent ile 1,15 dolar arasında
değişmektedir. Sözde “para cezaları” ve idari ücretler gibi çoğu fazlasıyla
şüpheli olan vergiler ve diğer kesintiler düştüğü zaman mahpusun çoğunlukla
parası olmaz veya hapishaneden borçlanmış olarak ayrılır. Brennan Adalet
Merkezi 2010 yılındaki bir çalışmasında eyaletlerin ve idari bölgelerin
mahkumlara ait olan harcırahları artan biçimde kötüye kullandığını ve bunun
bazı mahkumların serbest bırakıldıkları zaman borca girmelerine neden olduğunu
ortaya koydu. Ayrıca Arkansas, Georgia ve Texas gibi bazı eyaletlerde mahkumlar
emeklerinin karşılığında hiçbir ücret almamaktadır.
Mahpus işçilerin çoğu, çamaşırhane ve
mutfak görevleri, kütüphaneleri işletmek gibi hapishanenin gündelik işleriyle
görevlendirilirken, çok sayıda mahpus işçi de, işçilerin düşük bir bedel
karşılığı veya bedelsiz olarak uzun saatler çalışmaya mecbur edildikleri,
koşulların çoğunlukla tehlikeli olduğu özel şirketlerde görevlendirilmiştir.
Mahpus emeği kullanan şirketlerin
sahip olduğu en büyük avantajlarından biri yalnızca çalışmaya mecbur olan bir
işgücü elde ediyor olmaları değildir, ayrıca mahpusların mahkemelerin onları
çalışan olarak addetmemesinden dolayı Adil Çalışma Standartları Yasası’nın
amacı olan çalışma koşullarının korunmasından yararlanamamaları nedeniyle
çalışma koşullarıyla ilgili herhangi bir dava açamamalarıdır.
Amerikan Prospect’in (1) “Amerika’nın
Mahpus İşgücünde Çağdaş Kölelik”(28 Mayıs 2014) başlıklı inceleme raporunda
belirtildiği gibi, sorunları daha kötü hale getirmek için, işçi sendikaları
mahpus işçileri temsil etmeyecek, çünkü onlar diğer endüstrilerle rekabet eden
ürünler üretiyorlar. Veya bir başka deyişle, mahpus işçiler diğer işçilerin
çalışma koşullarının altını oymaktadır, çünkü onlar kapitalist sınıfların
-asgari ücret, çalışma koşulları, sağlık ve güvenlik konuları ve bunlar gibi
diğer meselelerde olduğu gibi- her zaman yakındıkları rahatsızlıklarla uğraşmak
zorunda kalan şirketlerce üretilenlerden daha ucuza imal edilebilen mallar
üretmektedirler.
Mahpus emeğinin kullanımı Michigan
İnfaz Bürosu sözcüsü Chris Gautz gibileri tarafından şu ifadelerle savunuldu,
“İş mahpuslar için parasal değer sağlıyor, fakat daha da önemlisi, pek çok
mahpus bize bugüne kadar asla bir işe sahip olmamış olarak geliyor. Yalnızca
yaptıkları işin gereklerini öğrenmiyorlar, zamanında orada bulunmak gibi basit
beceriler, genel iletişim becerileri, nasıl eleştiri alacağını ve daha önce
deneyimlemedikleri pek çok şeyi öğreniyorlar… Amaç tahliye edilmelerinden önce
onlara iş bulmak.”
Peki, teoride durum bu olabilir ama
acımasız gerçek pek çok mahpus işçinin hapishaneye gelmeden önce işsiz olmadığı
ve hapishane işçiliğinin her zaman onlara tahliye edildikten sonra yeniden işe
girmelerini temin edecek beceriler sağlamadığıdır. Bunun nedeni birçok işin
vasıfsız olması ve nakit sıkıntısı çeken, kar amacı gütmeyen organizasyonlar
ile Avusturalya’da ve Yeni Zelanda’da düzensiz aralıklarla yıllarca kullanılan
herkesin aşina olduğu adıyla sözümona “işsizlik parası karşılığında çalışma”
programları denilen resmi kuruluşlar arasında sık sık yükselen diğer istihdam
programlarıdır.
Mahpus emeğinin kullanılması ile
ilgili bir diğer sorun, uluslarası kuralların ihlal ediliyor olmasıdır.
Birleşik devletlerin imzacı devletler arasında olduğu İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’nin 4. Maddesi şöyledir, “Hiç
kimse kölelik veya
kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticaretinin
her türlü biçimi yasaktır.” Yine de, öyle görünüyor ki eğer Birleşik
Devletlerde tutuklanacak ve hapsedilecek kadar talihsizseniz, kölelik ve irade
dışı çalıştırılmaya maruz kalırsınız.
Bir de durumda Birleşik Devletler
yönetiminin Çin’i zorunlu mahpus emeği kullandığı için kınamasından dolayı öyle
katıksız bir iki yüzlülük var ki. Örneğin, 6 Haziran 2016’de CNN Birleşik
Devletler’in Çin Hükümeti ve Çinli işyerlerine zorunlu mahpus emeği
kullandıkları için baskıyı arttırdığını bildirdi. CNN ayrıca Birleşik
Devletler’de mahpus emeğinin de dışarıya kiralanmasında sorumlu olan federal
ajansın da (UNICOR) (2) Birleşik Devletler’deki mahpus işçilerin düşük ücretler
ve yoğun sömürü koşullarına katlandığı konusunda eleştirilere maruz kaldığını
da belirtti.
Asıl ilginç olan, makale yazarı
Sophia Yan’ın Birleşik Devletler’in zorunlu işçi kullanımını mazur gören anlam
bozucu sözleriydi: “Çin’in tersine, Birleşik Devletler mahpus emeğinin
kullanıldığını reddetmiyor. Tutuklular, hukuk sisteminin şeffaf olmadığı ve
itirafların kimi zaman baskı altında gerçekleştiği Çin’e göre daha şeffaf bir
hukuki sürece ve yargı denetimine tabiler.” Yukarıda belirtildiği gibi,
Amerikan cezaevi sistemindeki zorunlu işçilerin herhangi bir hakları yok çünkü
çoğu Amerikalı işçiyi koruyan yasalar Adil Çalışma Standartları Yasası tarafından
işçi kabul edilmedikleri için mahpus işçilere uygulanmıyor. Ayrıca şu iddia da
çok başarısız bir argümadır: Birleşik
Devletler mahpus işçiliği kullanabilir
çünkü bu konuda şeffaftır, fakat Çin yönetiminin bunu yapması yanlıştır
çünkü o şeffaf değildir.
Mesele herhangi bir biçimde köleliğin
yanlış olmasıdır. Uluslararası yasalar açısından yanlıştır. Ahlaki yönden
yanlıştır. Hatta Birleşik Devletler yasalarına göre de yanlıştır. Yine de
Birleşik Devletler mahpus emeğinin (köleliğin) kullanılmasına izin veriyor- bu
uygulamanın ileride mahpus tahliye edildiği zaman mahpusların çıkarına hizmet
ettiği yönündeki fazlasıyla belirsiz gerekçelerle.
Belki de daha fazlasını söyleyen
istatistik Mother Jones’un (3) mahpus emeğinin kullanılmasından gerçekten kimin
çıkar hakkında bahsettikleriydi. Mahpus
işçi greviyle ilgili 19 Eylül 2016 tarihindeki makalede Mother Jones şöyle
belirtti: “Kayıtlara göre mahpus işçiler Florida vergi mükelleflerinin 2014
yılında 59 milyon dolardan fazla tasarruf etmelerini sağladı”
Dolayısıyla vatandaşlarını sömürüden
koruması gereken devlet, aslında vergi bütçesini düzenleyerek işçi sınıfının
sömürüsüne katkı sağlıyor. Zoraki mahpus emeğinden gerçekten kimlerin fayda
sağladığını çözmek için ekonomi doktorası gerekmiyor. Bu mahpus işçi
ödeneklerini, işçi sınıfının ücretleri ve koşullarını baltalamak ve rekabette
fiyat düşürmek için pervasızca yasadışı, el altından ve haksız biçimde kullanan
işyeri sahipleridir. Hizmetleri sağlayan insanlara ödeme yapılmaması ve onlar
herhangi bir çalışma standardına ve yasal korumaya sahip olmaması
sayesinde büyük vergi indirimleri alan
vergi mükellefleridir. Bu düzenlemeden herhangi iyi bir şey elde etmeyen tek
kesim işçilerin kendisidir. Çalıştıkları işletmeler ve diğer kurumlar mahpus
emeği kullanan şirketler veya idari bölge ve eyalet kurumları ile rekabet
edemediği için işlerini kaybediyorlar.
“Dünyanın bütün işçileri birleşin!
Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” Bu söz bir klişe oldu ama
aynı zamanda doğrudur. Birleşik Devletler, Çin ve diğer ülkelerdeki mahpus
işçilerinin durumunda zincirler mecazi değil, fakat oldukça gerçektir. Dünyanın
işçileri en savunmasız olanların bu utanç verici sömürüsünü kabul etmemelidir.
Amerikan işçi sendikalarının veya Birleşik Devletler hükümetinin mahpus
işçilerin sömürüden kurtulmaları için hiçbir şey yapmamanın bahanesi olarak
anlam bozucu kelimeler kullanmalarına izin vermemeliyiz. Kölelik, irade dışı
çalıştırma veya işyerinde zorlamanın herhangi başka türü tüm insanlığa
hakarettir ve tümüyle bertaraf edilene kadar karşı çıkılmalıdır. İnsan
haklarına ve birey haklarına saygılı olduğunu iddia eden bir ülkede, işçilerin
ana akım medyanın bile çağdaş kölelik olarak adlandırdığı koşullarda çalışmaya
zorlanmasına sessiz kalmak kabul edilebilir değildir.
Bu makaleyi bitirmek üzere olduğum
esnada, hapishane grevini örgütleyen gruplardan biri olan Free Alabana
Hareketi’nin, gardiyanların da greve katıldığı yönünde açıklamasını okudum.
Onlar da hapishanedeki düşük ücretler, aşırı kalabalıklık ve insan hakları
ihlalleri gibi koşulları protesto etmeye başlamışlar.
Olumsuz taraftan, Florida, Virginia,
Ohio, California, and Güney Carolina’daki protestoların örgütleyicileri başka
görevlere transfer edilmek, dışarı çıkma yasağı veya hücre cezaları gibi
çeşitli yaptırımlara maruz bırakıldılar. Oysaki bütünüyle düşündüğümüzde,
grevlerin şiddete yöneldiğine ilişkin hiçbir işaret yoktu.
Yazının yazıldığı dönemde grevler
hala sürüyordu. Dünya Sanayi İşçileri’nin (Industrial Workers of the World-IWW)
bir bölümü olan Hapsedilmiş İşçiler Örgütlenme Komitesi için çalışan Ben Turk’a
göre 24 eyalette yaklaşık 40-50 civarında hapishanede değişen oranlarda
hapishane grevlerine katılım oldu.
Eyalet veya federal otoritelerin
herhangi bir değişiklik yaptıklarına yada bu şartlarda herhangi bir değişiklik
yapma niyetleri olduğuna ilişkin bir işaret yok. Bu hiç kimse için bir sürpriz
değil. Ancak, Birleşik Devletler’deki hapishane grevinde eğer herhangi bir
gelişme olursa neyin ortaya çıkacağı belirsizliğini koruyor.
The Amerikan Prospect, 1990 yılından
bu yana ABD’de yayınlanan politik dergi (ç.n.)
UNICOR veya diğer adıyla Federal
Prison Industries (Federal Hapishane Endüstrileri) (ç.n.)
Mother Jones, 1976 yılından bu yana
ABD’de yayınlanan bir politik dergi (ç.n.)
Çeviri: Yeryüzü Postası
15 Temmuz 2019 Pazartesi
İŞÇİ KONSEYLERİ TOPLANTISI
Sınıf kimliği edinmiş işçi davranışından çok, eril, lümpen
denebilecek bir tavır kendini hissettiriyor. Salona girişte evde yapılan börek,
kurabiye, kek vb. yiyecekler kutuların içinde meyve suyu eşliğinde gelen
konuklara ikram ediliyor. Gelen işçilerle samimi olduklarını hissettirmeye çalışan
abi ve ablaların davranışı sırıtıyor. Sahne kendine özgü sloganların yazılı olduğu
pankartlarla donatılmış. En dikkat çekici iki slogan dikkatimi çekiyor.
ÖNCÜ İŞÇİLER ÖNE, EN ÖNE! ve ZAFER KESİNDİR!
Öncü olmak yetmez en önde olacaksın,
Zafer ise tartışmasız ve kesindir
zaten şüphe duymak kimin haddine.
Slayt gösterisi durmadan akıyor, müzikler her türden kimi
duygulu, kimi coşkulu abinin seçimi muhtemelen. En önemli olanını pek bilen yok.
Sahnede bir masa ve üç sandalye var. Genç bir kadın ellilerinde
uzun kıvırcık beyaz saçlı biri ve abla oturuyor. İkisinin önünde yazman
ablanınkinde kolaylaştırıcı yazıyor.
Heyecanlı olduklarını gizlemeye çalışsalar da bir şekilde
hissediliyor. Sonuçta tarihi önemde bir iş yapılıyor. Fotoğraflar videolar
çekiliyor.
Salonda elliye yakın kişi var. Gelemeyen işçi arkadaşların neden
gelemediklerini uzun uzun anlatıyor abi. Düğünü olan, arkadaşının yerine
mesaiye kalan, misafiri gelen vb. nedenler sıralanıyor. Salonun neden boş olduğu
açıklanmış oluyor böylece.
Sırayla değişik sektörlerden işçiler sahnedeki kürsüye çıkıp kendilerini
ifade etmeye çalışıyorlar. Çoğu heyecandan konuşmakta zorlanıyor bazıları
ceplerinden bir kağıt çıkarıp oradan okumaya çalışıyor. Çok uzun konuşamadan
utanıp kürsüden iniyorlar. Bazıları daha tecrübeli İstanbul Zeytinburnu
belediyesinden atılan ve 464 gündür direndiğini söyleyen işçi arkadaş. Biraz
duygusal ancak öfkeli ve inatçı kendi mücadelesini anlatan bir konuşma yapıyor.
Sonra SİBAŞ direnişçisi kadın işçiler konuşuyor onlar daha rahatlar.
Bazlıları başkaları tarafından yazılıp eline verildiği, (okuma
zorluğundan) anlaşılan metinleri sıkıntı içinde bitirmeye çalışıyor bazı
kavramların telaffuzu çok zorluyor, belli ki daha önce pek kullanmamış.
Abi güçlü sesiyle kulaklarımızı patlatırcasına ajite düzeyi
yüksek bir şiir okuyor. Gerçektende mikrofon patlıyor ve çıplak sesiyle
devam ediyor.
Konuklara da söz veriliyor. Daha çok iç dökme ve dertleşme
tarzında bir hava var.
Her işçi kürsüye çağrıldığında çok yüksek bir sesle arkadan biri
slogan atıyor ve bütün salon var sesiyle tekrar ediyor. Bazıları çağrıldığında
slogan atarak sahneye çıkıyor.
Ben hayret içinde analiz etmeye çalışırken, kendimi çok tuhaf
hissediyorum. Bu durumu nasıl tanımlayacağımı kafamda kuruyorum daha simgesel
bir anlatıyla işin içinden çıkabileceğime karar veriyorum.
EN GÜZEL MEZHEBİN MUTLU MÜRİDLERİYLE BİR PAZAR AYİNİ
Kendi mezhebinin en mükemmel su
katılmamış inanış olduğunu düşünen ve ritüellerine sımsıkı bağlı ve
tekrar ettikçe daha güçlü bir iman sahibi olduğuna inanmış insanlar topluluğu.
Abi ve ablaları mezhebin yerel tartışmasız yarı kutsalları. Sahneye çıktığında
herkes büyük bir saygı ve hayranlıkla gözlerinin ona dikiyor.
Abi etki gücü
yüksek bir şiir okuyor, sesinin son sınırlarını zorluyor. İzleyen müridler
kendinden geçiyor adeta. Bağırdıkça bağırıyor. Şiir çok uzun belikli iyi
çalışılmış kavga, direnç, isyan, hafızadan güçlü ses tonuyla okununca
herkes uyarılmış halde, yerinden fırlayıp sokaklara taşacak hale geliyor.
Bağlılıklarını ve imanlarını tazeliyorlar. Bir zikir hali yaşanıyor. Duvarlarda
kendi inançlarını yansıtan kesin ve sert cümlelerden oluşan ayetlere
bakıyorlar. Vecd ile gerçek yaşamdan kopup uhrevi bir dünyaya yelken açmış bu
insanların içinde sırıtıyoruz birkaç kişi.
Her daim ellerini patlatırcasına alkışlara
boğazlarını yırtarcasına atılan sloganlara katılmadığımız gibi şaşkınlıkla
bakmamıza şaşıyorlar.
Abartıda sınır yok sayı az ancak coşku
oldukça yüksek. Konuşmaların içeriği sohbet kıvamında olsa da bu pek dert değil.
Büyük ideallerin bilgisinden çok inancın gücü yeterli oluyor deme ki. İman
tazeleme ve zikir de önemli elbette. Her mürid en keskin biçimde inancını
haykırıyor. Herkes ayrı ayrı ve birlikte tekrar ediyor. Ne kadar güçlü ve sık bağırırsan
haklılığın ve gücün tazeleniyor. Devrimcilik dinin en güzel mezhebi olmanın mutluluğu her
ayinde tekrarlanıyor. Boşalmanın getirdiği rahatlamayla çıkılıyor
ibadethaneden. Sokaklarda kendini diğerlerinden çok ayrı daha güçlü hissediyor
insan. Bu en büyük mutluluk. Olsun sayımız az ama inancımız güçlü, hiçbir
mezhep bizden inançlı ve kararlı değil. Er geç anlaşılacak en güzel en makbul
mezhebin bizimkisi olduğu. Şimdi bizi anlayamayacak diğer mezheplere
inancımızı anlatarak konuşarak kendimizi yormanın alemi yok. İbadetlerimizi
eksiksiz sürdürmek sık sık tekrar etmek imanımızı diri tutmak için çok önemli. Her şey
bu kadar açık ortadayken nasıl anlayamadıklarını anlayamıyorum. Neden doğru
olan bizim mezhebimize inanmakta zorlanıyorlar. Bir misafir söz alıp dinimizin
kutsal metinlerine dönmek iyice okumak gerekir diyor. Küçük bir katkı olarak
alıp misafiri mahcup etmemek için not alıyorlar naçizane öneriyi. Onların
çoktan okuyup bitirdiği metinlere tekrar göz atmanın ne zararı var elbette
arada bakmak lazım gelir diyorlar. Misafirinde gönlü olsun kabiliden.
Biraz sert bir eleştiri biliyorum ama biz kendimizi böyle eleştirmezsek düşman çok daha acımasızca yok edecektir.
Marksizm dışı bir devrimcilik tarihin bilgisine yeterince sahip olmadan, duygularla yürütülen mücadeleler her zaman yıkım ve yok oluşla sona eriyor. Bunun önüne geçmek için bu sert eleştirilere ihtiyacımız var.
10 Temmuz 2019 Çarşamba
1 MAYIS DEĞERLENDİRMELERİ
2015 1 MAYIS’I ÜZERİNE SAPTAMALAR
Kapitalist krizin dünyanın her yanında derinlik ve
yaygınlık kazandığı bir tarihsel dönemde, sınıfların konumlanışını anlamakta
önemli bir gösterge olan l Mayıs Taksim eksenli kutlamaların devlet güçleri
tarafından engellenmesi görüntülerinin damga vurduğu bir yıl oldu.
Taksim ısrarı nedeniyle bütün güçlerin burayı dikkate
alarak konumlandığı devlet güçlerini alan ve çevresine yığınak yaptığı küçük
çatışmalar dışında etkin olarak gündeme damgasını vuramayan sakin bir l mayıs
olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
Daha çok yaklaşan seçimlerin etkisinin damga vurduğu bir
ruh hali alanlara yansıdı. Milletvekili adaylarının, belediye başkanlarının ve
onlara yakın belediyelerde örgütlü sendika yöneticilerinin birlikte organize
ettiği ve içeriğini belirlediği l
Mayıs 2015 işçi
sınıfının ve sınıf devrimcilerinin etkisiz kaldığı şovenizmin baskın olduğu
resmi devlet törenine dönüştürüldü. Alan tamamen bu güçlerin kontrolünde ve
etkinliğinde şovenizmle zehirlendi. l Mayıs alanı Enternasyonalist devrimci
içeriğinin ulusalcı devletçi şoven güçlerin pratik basıncına ses çıkaramadığı
etkinlik gösteremediği ideolojik tasfiyenin pratik göstergesinin alana
yansıdığı bir yıl olarak kayıtlara geçti.
7 Temmuz 2019 Pazar
İŞÇİ SINIFI KÜRTLEŞMİŞ, KÜRTLER İŞÇİLEŞMİŞTİR!
Formel proleteryanın direnişi kırarak Türkiye'de neoliberalizme hoşgeldin diyen sermaye ve devlet, şimdi de Kürtleşmiş enformel proleteryanın yaklaşan uğultusuyla karşı karşıyadır: Türkiye varoşlarından tehlikeli bir ses yükselmektedir, ve bu ses de büyük ölçüde Kürtçe'dir.
Erdem YÖRÜK
Baltimore - BİA Haber Merkezi
21 Kasım 2009, Cumartesi
Bu yazıda temel olarak şunu iddia ediyorum: Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye'de neoliberalizmin hem inşasını, hem de başarısını mümkün kılmıştır. Türkiye'de neo-liberalizmin inşası derken, sermaye birikiminin uluslararası üretim, ticaret ve finans ağlarına eklemlenmesi ve devletin de bunu kolaylaştırıcı önlemler alması süreçlerini kastediyorum.
Söz konusu süreçlerin, üretim ve ticarette uluslarası şirketler arasındaki rekabetin, akışkan finans sermayesine erişimde de devletlerarası rekabetin arttığı dünya çapındaki yeniden yapılanmanın bir yansıması olduğu çokça kabul ediliyor. Küreselleşme denilen bu "esnek sermaye birikimi" döneminde Türkiye'de üretim yapan sermaye grupları üretimlerini giderek daha çok taşeron ağları üzerinden gerçekleştirirken, kayıtdışı, ucuz ve örgütsüz emek gücünü kullanarak dünya piyasalarında rakiplerine karşı avantaj yakalamaya çalışıyorlar. Devlet de özelleştirme uygulamaları ile ekonomiyi planlı bir strateji çerçevesinde sermaye gruplarına terk etmeyi seçiyor.
1980 sonrasına ilişkin temel süreçlerden biri bu neoliberal politikalar olsa da aynı dönemde Kürt hareketi bize başka bir tarih hazırlamaktadır. 1980'lerin sonundan itibaren PKK'nin güç kazanması ile yeniden yükselen Kürt hareketi, 1990'ların ilk yarısında yeniden güçlü bir halk hareketine dönüşmüştür.
Hareketin Serhıldan (Başkaldırı) ilan ettiği 1989 ve 1993 yılları arasında, bölgenin hemen hemen tamamı halk ayaklanmaları ve şiddetli çatışmalara sahne olmuştur. Bu dönemde devlet, PKK'ye yönelik halk desteğini engellemek amacıyla tarihteki en kapsamlı yerinden etme uygulamalarından birisini hayata geçirmiş, köy yakmaları ve sürekli artan siyasi baskı sonucu sayıları milyonları aşan Kürt nüfusunu önce doğudaki büyük şehirlere sonra da batı illerine zorunlu göç ettirmiştir.
Pek çoğumuz hatırlamasa da, Kürt hareketinin yükseldiği bu dört yıl aynı zamanda Türkiye tarihindeki en şiddetli grev dalgasının da yaşandığı dönemdi. 1989 bahar eylemleri ile başlayan, Zonguldak grevi ve yürüyüşü ile ivme kazanan bu işçi militanlığı sürecinde, büyük sanayide çalışan 1.5 milyondan fazla kamu ve özel sektör işçisi greve çıkmış, 1980 darbesiyle budanan haklarını geri almak ve ücretlerini arttırmak için kitlesel ve radikal eylemler gerçekleştirmişlerdi.
Bu eylem ve grev dalgasının Kürt illerindeki ayaklanma ile aynı zamanda yükselmesi, her iki cephede de mücadele etmek zorunda kalan dönemin hükümetlerini oldukça zora sokmuştu. Kürt bölgesinin kontrolünde zorlanan devlet, en azından grev dalgasını frenleyebilmek için ücretleri yüzde ikiyüze varan oranlarda arttırmış, ama işçileri durdurmakta bu da yeterli olmayınca bu sefer Körfez savaşı ve ulusal çıkarlar gerekçesiyle bir çok grevi durdurmuş ya da sendika bürokrasisi ile anlaşmaya giderek grev dalgasını sona erdirmişti.
1990'larda Türkiye'de neo-liberal özelleştirme dalgasının önünün açılması bu eylemlerin bastırılması ile mümkün olmuştu. 1989-1993 yılları arasında, kamuda ertelenen ya da sona erdirilen çoğu grevin hemen arkasından, önce çoğunluğu grevde öne çıkanlardan olan çok sayıda işçi işten çıkarılmış, arkasından da bu kurumlar özelleştirilmişti. Aslında, 1980 müdahalesi ile sol ve devrimci kadrolar ile sendikaların üst kademeleri büyük darbe almis olsa da, 1990'lara kadar formel işçi sınıfının üretimden kaynaklanan gücü, pazarlık kapasitesi ve direniş olanakları, neoliberal projenin gerektirdiği ölçüde yok edilememişti. Dolayısıyla, neo-liberal projenin tam anlamıyla inşası 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi sonrasında gerçekleşememiş, 1980'li yıllar bir hazırlık dönemi olarak kalmış ve ancak 1990'ların ortalarından itibaren proje tam anlamıyla uygulamaya konabilmişti.
Bu bağlamda, esnek sermaye birikiminin, taşeronlaşma ağlarınının, enformal ekonominin ve özelleştirme hamlelerinin hızlı yükselişi ile Kürtlerin zorunlu göçü ve örgütlü işçi eylemlerinin bastırılması arasında çok belirleyici bir ilişki bulunmaktadır. Zira, ekonomik ve siyasi gücü neoliberal sermaye birikimine engel teşkil eden formal işçi sınıfı, esnek sermaye birikimine olanak sağlayacak Kürt enformel işçi sınıfı ile ikame edilmiştir. Zorunlu göç, devletin Kürt illerindeki hareketi kontrol etmek için uygulamaya koyduğu askeri-siyasi bir tedbir olsa da, aynı zamanda Türkiye tarihindeki en kapsamlı ve en hızlı mülksüzleştirme ve proleterleştirme süreci olmuştur. Batıdaki şehirlere ve özellikle İstanbul ve İzmir gibi metropollere, Denizli, Manisa, İzmit, Tekirdağ gibi sanayi merkezlerine göç ettirilen Kürtler, bu kentlerde çok düşük ücretlerle, güvencesiz koşulların yaygın olduğu iş kollarında çalışmaya başlamışlardır. Bugün batı illerindeki inşaatlarda, konfeksiyon atölyelerinde, yazları tarlalarda çalışan işçilerin; sokaklardaki hamalların, seyyar satıcıların, temizliğe giden kadınların büyük bir kesimini Kürtler oluşturmakta, bu insanlar kayıtdışı ekonominin yükünü omuzlamaktadırlar. Zorunlu göç ile kentlere getirilen Kürtler, esnek sermaye birikiminin ihtiyaç duyacağı pazarlık gücünden yoksun, her işte çalışmaya hazır, mülksüzleşmiş işçi arzını büyük oranda artırmıştır.
Bu işçi arzı olmadan Türkiye'de esnek sermaye birikimi ve neo-liberalizmin inşası çok daha farklı bir seyir izlemek zorunda kalacaktı demek tarihsel bir spekülasyon olmaz. Türkiye, kendi klasmanındaki diğer ülkelere kıyasla neo-liberal küreselleşme sürecinde çok daha yüksek bir performans sergiliyorsa, 2008 yılında inşaat sektöründe dünya üçüncüsü, konfeksiyonda dünya dördüncüsü olabiliyorsa, bunu zorunlu göçün sağladığı ucuz maliyetli emek arzını düşünmeden açıklamak çok zordur. Neo-liberalizmin Türkiye'deki başarılı uygulamasını uygun ekonomik program ve stratejilerin çizilmesi ile, niyet ile, amaç ile, IMF'nin ve Dünya Bankasının ilkelerinin benimsenmesi ile açıklamak yeterli değildir. Bu "uygun akıllara" riayet eden başka birçok ülke Türkiye'ye kıyasla "başarısız" olmuştur. Ancak Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye'de sermayeye taşeron ağlarını doldurup taşıracak kadar yoğun, güvencesiz ve ucuz emek arzı hediye etmiş ve dolayısıyla, neoliberal stratejinin maddi koşulları inşaa etmiştir.
Dolayısıyla, zorunlu göçün sonuçlarından bahsederken Kürtlerin kentlerin çeperlerinde yoksul ve muzdarip bir hayata itildiklerini vurgulamak yeterli değildir. Kentin reel ekonomisinin büyük bir kısmı enformel sektörde ve taşeron ağlarında dönerken, ve de Kürtlerin büyük kısmı da bu ekonomi içinde düzensiz ve kayıtdışı emek süreçlerinde yer alırken, zorunlu göçün neticelerini sınıfsal parametrelere başvurmadan anlamak imkansız olacaktır. Gerçekte zorunlu göç Türkiye'nin sınıfsal yapısını kökünden değiştirmiştir: Kürtler işçileşmiş, işçi sınıfı da Kürtleşmiştir.
1990'lara kadar yapısal gücünü hala koruyan formal işçi sınıfının direnişinin kırılması ve zorunlu göçün Kürtleşmiş bir enformal proletarya yaratması, Türkiye'de neoliberal sermaye birikimi sürecinin inşasını ve başarısını mümkün kılmıştır. Fernand Braudel'in dediği gibi, kapitalizme can veren en önemli özelliği onun esnekliği, yani değişen siyasi ve yapısal koşullara adapte olabilme ve bu koşulları avantaja çevirebilme kapasitesidir. Türkiye'de de sermaye bu esnekliği gösterebilmiş, devlet eliyle yepyeni ve upucuz bir işçi sınıfı yaratmıştır.
Ancak, hikaye böyle bitmiyor: Varoşlarda mekan bulan bu yeni işçi sınıfı, yine 1990'lardan itibaren siyasi bir aktör olarak, devlet için bir tehlike olarak kendini ortaya koymaya başlamıştır. Gazi Mahallasi, 1996 Kadıköy 1 Mayısı, İstanbul'da yüzbinlerin katıldığı Newroz'lar, ara ara yakılan arabalar ve İstanbul'un birçok varoşunun girişinde her gün polis panzerlerinin nöbet tutması bu tehditin emareleridir.
Bugün, Meksiko, Karaçi, Bombay, Manila, Cakarta gibi birçok üçüncü dünya metropolüne benzer şekilde, İstanbul'da da varoşlar etnik ve sınıfsal gerilimlerin, Mike Davis'in deyimiyle, ne zaman ve nerede patlayacağı tahmin edilemeyen birer volkana dönüşmeye başladığı mekanlar olmaktadırlar. Formel proleteryanın direnişi kırarak Türkiye'de neoliberalizme hoşgeldin diyen sermaye ve devlet, şimdi de Kürtleşmiş enformel proleteryanın yaklaşan uğultusuyla karşı karşıyadır: Türkiye varoşlarından tehlikeli bir ses yükselmektedir, ve bu ses de büyük ölçüde Kürtçe'dir.(EY/EÜ)
* Erdem Yörük, Johns Hopkins Üniversitesi, Sosyoloji.
5 Temmuz 2019 Cuma
TARİH MEKANDA İZ BIRAKIR, MEKAN TARİHİ CANLI TUTAR!
Tarih sınıf savaşımları
tarihidir!
Karl MARX
Mülkiyetin ortaya çıktığı zamanlardan
bu güne mülk sahipleri ile mülksüzler, yani emeğinin büyük bir kısmına el konanlarla
bu emeğe el koyanlar arsında bir kavga sürüp gitmektedir.
Köle sahipleriyle köleler, toprağa
bağlı serflerle toprak ağaları derebeyleri arasında yürütülen kavga Modern
dönemin temel iki sınıfı arasında sürüp gitmektedir.
Bu iki sınıf; işçi sınıfı (Proletarya
ile Burjuvazi) ve sermaye sınıfı arasında sürmektedir.
Tarihsel gelişim süreci içerisinde
sömürü de biçim değiştirmiş, kaba şiddetin yerini inceltilmiş yöntemler
almıştır. Çalışma mekânları, çalışma süreleri, çalışma koşulları, her dönemin
yapısal özelliklerine, karakterine vb. uygun olarak gelişmiş değişime
uğramıştır. İşçiler sınıflar arası mücadelede edindikleri kazanımlar gereği 18.
yüzyıl İngiltere'sindeki gibi çocuk yaşta öldürülünceye kadar çalıştırılmaktan
genel anlamda daha ileri bir konumdadır. Elbette bu gün de, çocuk işçiliği
yoğun sömürü koşulları, iş cinayetleri dünyanın birçok yerinde sürmektedir.
Bir sınıfın kazanımı diğer sınıfın
kaybettiğidir. Zenginlik bir anda kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Bir yerde zenginliğin oluşabilmesi
için bir başka yerde yoksulluğun artması zorunludur.
İşçilerin kötü çalışma ve yaşama
koşulları, patronların daha iyi yaşam koşullarının garantisidir.
İşçilere eksik ödenen her kuruş
patronun cebinde gittikçe çoğalan milyonlardır.
Biz ucuza kötü yemekler yemek zorunda
kaldığımız, sağlıklı beslenemediğimiz için onlar iyi yemekler yiyor sağlıklı
beslenebiliyor.
Onların çocukları iyi eğitim alıyor
bizim çocuklarımızsa zorunlu olan dışında yeterli eğitim alamıyor.
Bu eşitsiz koşullar, ezilen sömürülen
yığınların isyanına, eşit, özgür, daha iyi yaşam isteğine ve bunu kurma yolunda
mücadeleye sevk etmektedir.
Sınıfların ortaya çıktığı günden bu
yana her iki sınıfın bir mücadele birikimi ve tarihsel hafızası oluşmuştur.
Sermaye sınıfı kendi tarihsel
birikiminden dersler çıkararak zayıf yanlarını onarmakta güçlendirmekte, önlem
almakta kendi mevzilerini sağlamlaştırmaktadır.
İşçi sınıfı da yaşadığı mücadele
deneyimlerinden dersler çıkararak yenilgilerden zafere ulaşmanın kalıcı
kazanımlar elde etmenin ve kazandıklarını
Bu birikim, tek tek işçilerin belleğinde parça parça yer etse de, aslolan bunun işçi sınıfının örgütlü partisi ve kurumları elinde bir bütün olarak toplanması, korunması ve süreklilik içinde canlı tutularak yarına taşınmasıdır.
Bu birikim, tek tek işçilerin belleğinde parça parça yer etse de, aslolan bunun işçi sınıfının örgütlü partisi ve kurumları elinde bir bütün olarak toplanması, korunması ve süreklilik içinde canlı tutularak yarına taşınmasıdır.
Hafızamız bizi güçlü kılar ve yeni
kazanımlar için atılım yolunda bize güç verir.
İşçi sınıfı mücadelesinin en görkemli en öğretici başkaldırısı 15-16 Haziran 1970 in tarihsel önemi çok büyüktür.
İşçi sınıfı mücadelesinin en görkemli en öğretici başkaldırısı 15-16 Haziran 1970 in tarihsel önemi çok büyüktür.

Beş yüz bin emekçinin sel olarak aktığı 1
Mayıs 1977 de işçi sınıfını gücünün simgesi haline dönüşen Taksim alanı sınıf
mücadelesinde bayraklaşmış önemli bir meydandır.
Bu alan daha sonraki yıllarda
yasaklanmış ancak işçi sınıfı Taksim alanından vazgeçmemiş, bu alanı tekrar
kazanmak için uzun mücadeleler vermiştir.
37 İşçinin katledildiği 1977 1
Mayısının AKM ye asılan dev zincirlerini kıran işçi afişi hala o dönemi yaşayan
işçilerin ve işçi örgütlerinin hafızasında canlılığını korumakta, simgesel bir
değer taşımaktadır.
Taksim alanı ve AKM binası 1977 1
Mayısından bu güne sınıflar mücadelesinin simgesel değer taşıyan en önemli mekânlarındandır.
Bu tarihsel süreklilik ve simgesellik hiç bir zaman önemini kaybetmemiştir.
Bu tarihsel süreklilik ve simgesellik hiç bir zaman önemini kaybetmemiştir.
Geziye güç katan yine Taksim'in tarihselliği simgeselliğidir.
Gezi ayaklanmasının en simgesel karesi yine AKM ye asılan pankartlardır.

Milyonların günlerce işgal ettiği
Taksim alanı ve AKM binası yakın geçmişte Gezi Parkı direnişi ile başlayan
Haziran ayaklanmasının da simgesel mekânı olmuş oraya asılan pankartlar
yüzümüzü gülümseten umut veren aydınlık geleceğimize yol gösteren 77 nin
ışığını süreklilik ve kopuş içinde günümüze taşıyan yeni kuşakların eylemiyle
tazelenen daha kapsayıcı bir simgesellik kazanmıştır.


KORKTUKLARI HAYALETTEN
KAÇAMAYACAKLAR!
Bu alanda yıllar önce dolaşan hayalet
yıllar sonra geri gelmiş Haziran günlerinde Burjuva iktidar sahiplerinin
uykularını kaçırmaya onlara unutmaya çalıştıkları geçmişi daha güçlü
hatırlatmaya devam etmektedir.
Burjuvazinin hafızasında karabasanlar
yaşadığı uykusuz gecelerini hatırlatan bu meydan ve AKM binası bu nedenle
mutlaka yıkılmalıdır. Taksim meydanı bütün ilerici eylemlere, devrimcilere ve
işçi sınıfına mutlaka kapatılmalıdır.
Geçmişi çağrıştıran, az da olsa
anımsatan semt, mahalle, cadde, sokak, park, kültür merkezi her ne varsa
isimleri, anılardan kazınmalı kitlelere unutturulmalıdır.
KIZILAY MEYDANI, TEKEL DİRENİŞİ, SAKARYA CADDESİ, KONAK MEYDANI, DİYARBAKIR NEWROZ ALANI, İZMİR TARİŞ DİRENİŞİ, SEKA DİRENİŞİ, ZONGULDAK MADENCİLERİNİN YÜRÜYÜŞÜ VE BÜYÜK KÜÇÜK BİR ÇOK MÜCADELELER VE EMEK BİRİKİMİ TARİHİMİZİN AYRILMAZ PARÇASIDIR!
Adı isyanla, direnişle, mücadeleyle anılan,
her meydanı, her sokağı, her kurumu yok etmek, yıkmak, satmak talan etmek burjuvazinin
korkusunun, sınıf kimliğine yönelik kininin açık bir göstergesidir.
Sınıf savaşı sadece ekonomik alanla sınırlı değil burjuvazi her dönemde tarihsel hafızayı silmek için çok yönlü uğraş veriyor.
İşçi sınıfının mücadele hafızası yok
ediliyor. Mücadele tarihimizde kayıtlı alanlarımız mekânsal olarak hafızalarımızdan silinmeye çalışılıyor.
Sinemalar, Tiyatrolar, Sokak isimleri, bazı tarihler çok şey anlatıyor onlara.
Bize anlatamadığı kadar çok şey.
İktidarlarının ellerinden kayıp gitmesinden korkuyorlar.
Geçmişin köklerinden beslenmeyen hiç bir mücadele başarılı olamaz.
O yüzden sokaklarımıza, meydanlarımıza, geçmişin bizi biz yapan tüm değerlerine, büyük bir inatla ve mücadeleyle sahip çıkmalıyız.
3 Temmuz 2019 Çarşamba
2018 / İZMİR 1 MAYIS 'I BİR ELEŞTİRİ
İzmir 1 Mayıs'ının ve diğer illerdeki 1 Mayıs'ların, birer kutlama havasında geçtiğini söyleyebiliriz. Gören Küba 1 Mayıs'ı sanacak. Dert tasa yok. Devrim olmuş. Tamam, yoksulluk var ama en azından sömürü yok. Toplum huzur içerisinde. Gidip şöyle hakkıyla bir halay çekelim, konser dinleyelim havası hâkim.
Yemen Cankan* Gazete duvar Bir 1 Mayıs’ı daha arkamızda bırakmış olduk. Her tarihsel günün ardından birkaç tespit ve değerlendirme yapma âdetine (ki kanımca da son derece isabetli bir adettir bu) uyarak, ben de katılmış olduğum İzmir 1 Mayıs’ı üzerinden edindiğim birkaç gözlemi ve genel olarak 1 Mayıs üzerine birkaç değerlendirmeyi sizlerle paylaşmayı -belki haddimi aşarak- gerekli buldum. İZMİR 1 MAYIS’I, İZMİR’İN 1 MAYIS’I İnsanlar tarafından rahatlığıyla, karışık olmayışıyla, sakinliğiyle anılan İzmir’in, bu türden özelliklerinin yapılan eylem ve etkinliklere de sirayet ettiği yönünde çokça duyumum oldu bugüne kadar. Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri adlı o güzel şiirinde “o güzel Ahmet abisine”, “insan yaşadığı yere benzer / o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer” diye seslenir, sitem eder. Doğanın en kolay adaptasyona uğrayan varlığı olarak insanın böylesi bir benzeşmeyi hak ettiğini de söyleyebiliriz elbet ama ‘politik’ bir eylemin, bir ‘etkinliğin’ de bu türden bir benzeşmeye(eğer gerçekse bu benzeşme) gark olması, ne kötü bir talihsizliktir. Uzun lafı kısası, İzmir 1 Mayıs’ında bu yıl da yeni bir şey yok; olmadı. Yenilenen bayrak ve flamaları, belki birkaç sloganı vs. saymazsak… Geçen yılların 1 Mayıs’larına göre değişen elbette birçok şey olabilir fakat kastımız ve konumuz bunlar değil. Sorun 1 Mayıs’ın, öncelikle her yıl ‘kutlanıyor’ oluşu. Yetmez, hep aynı biçimde kutlanıyor oluşu. Yani aslında kutlanmıyor oluşu. İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele gününün, “bir bayram kartının tutsaklığına” angaje oluşu, bayram oluşu, tatil oluşu… Her yıl yeni bir kararlılık ve inatla karşılanıp, katılanların(öncelikle işçilerin) öfkesini ve mücadele azmini bilemesi gerekirken, her yıl aynı biçimde “kutlanıyor” olması ve bir takvim etkinliği sıradanlığı ile karşılanıyor olması, 1 Mayıs’ları bir külfete dönüştürmüş durumda. Bu külfet olma durumunun, 1 Mayıs organizatörlerinin, tertip komitelerinin, ağır top sendika liderlerinin yüzlerinden okunduğunu söylesem, çok da abartmış sayılmam hani.Ülkede son yıllarda yaşanan onca baskıya, saldırıya, zulme, olağan hale getirilmiş OHAL’e rağmen, işçilerin, emekçilerin ve diğer halk kitlelerinin alanlara çıkmış olmaları elbette son derece değerli ve önemli. İzmir özelinde gözlemlediğim kadarıyla yine gençlerin yoğun katılımı, son derece umut verici. Toplumun ezilen, sömürülen, baskı gören kesimleri, yaşadıkları ablukalara rağmen sokaklara çıkmaktan imtina etmediler ve etmeyeceklerini de bir kez daha göstermiş oldular. Tamam. Fakat bu durum, tek başına 1 Mayıs övgüsü yapmamıza yetmeyecek gibi görünüyor. Katılımın (her şeye rağmen) yüksek olmasına karşılık, kitlenin dağınıklığı, 1 Mayıs’ın gerçek mahiyetine sadakatsizliği, birlik, dayanışma ve mücadele temasından uzaklığı da bu yıl ki 1 Mayıs için de gözlemlenebilir düzeydeydi. Açıkça Cumhuriyet Halk Partisi güdümünde hareket eden DİSK’in (ki genel başkanı -yine bir DİSK genel başkanı- önümüzdeki seçimlerde CHP’den aday olacağını da açıklamış oldu) 1 Mayıs “kutlamalarına” bu sene de ağırlığını koymuş olması, tek başına 1 Mayıs’ı 1 Mayıs olmaktan çıkarmaya yetti. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı vermekte olduğu tarihsel sınıf savaşında, birlik, dayanışma ve mücadele günü ilan ettiği bir günü, bir burjuva partisinin (CHP) ağırlığı ve yönlendirmesi altında geçirmiş ve geçiriyor olması oldukça vahim bir durum. CHP’nin bir burjuva partisi, DİSK’in de tarihsel misyonunu ve rotasını CHP’ye kaptırarak kaybetmiş olduğu gerçeği tartışma konusu değildir, söylemeden geçmemiş olayım. DİSK’in ve dolayısıyla CHP’nin ağırlığı altında, işçi sınıfının ve bir bütün olarak toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerinin, baskıya ve sömürüye karşı birleşme, dayanışma ve bu baskı ve sömürüye karşı mücadele etme yükümlülüğü, bu sene de yerini 24 Haziran seçimlerine bırakmış oldu. Bakalım önümüzdeki 1 Mayıs’larda nelere bırakacak. Nihayetinde ülkede her sene yer bırakılacak seçim ve benzeri gündemlerden çok bir şey yok.
…
Gelelim işçi sınıfına, sınıfları ortadan kaldırarak, sınıfsız bir toplum yaratma payesi biçen devrimcilerin bu 1 Mayıs’taki haline, pür melaline. Kendi kitlesi yahut grubuna çekilen coşkulu ajitasyon, bir önceki yıla nazaran artmayan/azalmayan bir insan yoğunluğu, devasa pankartlar, sloganlar eşliğinde bir yürüyüş, 1 Mayıs alanına giriş ve alana girişinin anons edilmesinin ardından alandan çıkış… Vaziyet bu. Sınıfla temas, sınıfı yönetme ve yönlendirme, inisiyatif yok. Tabii 1 Mayıs günü gerçekleştirilip, yukarıda saydıklarımızı sağlayacak bir atılımdan bahsetmiyorum. Bu haksızlık olurdu. Devrimcilerin, sınıf örgütlenmelerinin yetersizliği, örgütsüzlüğü, 1 Mayıs’ın yukarıda saydığımız niteliğini (niteliksizliğini) fazlasıyla (hepsinden çok hatta) belirliyor. Demek istediğim, devrimcilerden, kendini devrimci olarak addeden siyasal hareketlerden, 1 Mayıs günü ortalığın tozunu dumanını atmak ya da bir mucize yaratmasını beklemek değil. Devrimcilerin, devrimci olmayanlara kaptırdığı siyasal önderliği yeniden kazanmak için ne yaptığını sorgulamak. İzmir 1 Mayıs’ının ve diğer illerdeki 1 Mayıs’ların, birer kutlama havasında geçtiğini yukarıda söylemiştim. Gören Küba 1 Mayıs’ı sanacak. Dert tasa yok. Devrim olmuş. Tamam, yoksulluk var ama en azından sömürü yok. Toplum huzur içerisinde. Gidip şöyle hakkıyla bir halay çekelim, konser dinleyelim havası hâkim. Dünyanın en çalkantılı, siyasal olarak en gergin ülkelerinden biri olan bu ülkeye böylesi bir 1 Mayıs birkaç gömlek küçük. İşçiler geçinemiyoruz diyerek kendilerini yakıyorlar, intihar edenlerin sayısı her geçen gün artıyor, işçi ölümleri almış başını gidiyor, kriz yine öyle, satılmadık kamu kurumu neredeyse kalmamış. E o zaman bu halay niye? Tamam, “halay çekemeyeceğimiz devrimi neyleyelim” ama devrim nerede? Bu bayram niye? Alanda karşılaştığım, uzun bir dönemdir işçi ve öğrenci gençlik mücadelesi veren bir genç arkadaşıma, 1 Mayıs hakkında ne düşündüğünü sordum; “nerde o eski bayramlar” dedi gülerek. 1 Mayıs’lar tarihini, işçi sınıfı mücadelesini hasbelkader izleyen, takip eden, okuyan, yazan ve büyüklerinden dinleyen bu genç arkadaşıma gülerek katılmış oldum ben de. Bu genç arkadaşım, devrimciler açısından sorunun sadece 1 Mayıs’ın vaziyeti ile sınırlandırılamayacağını, birçok alanda daha çok günü kurtarmak refleksi ile politik argümanların üretildiğini ve “işçiler, emekçiler böyle düşünmüyor” diyerek, işçi ve emekçi kitlelerinin düzen sınırlarını aşmayan fikirlerinin politik doğru olarak kabul edildiğini; bu bakış açısının sonucu olarak da devrimci fikirlerin, devrimci programların ve devrimci birlikteliklerin bilinmez bir geleceğe ertelenmiş olduğunu da naçizane eklemiş oldu. Devrimcilerin, uzun yıllardır kitlelerle buluşmak adına inisiyatif gösteremediği, içerisinde eriyip gittiği, yön ve yöntem belirleyemediği bu türden kitlesel eylemliliklerde, bundan sonraki dönemlerde de başarı göstermesinin bu haliyle mümkün görünmediği; devrimcilerin kitlelerin ruh haline ve politik düzeylerine göre değil (en azından öncelikli olarak değil) nesnel sürece göre politika üretmeleri gerektiği noktalarında da yine fikirlerimiz ortaklaşmış oldu. Nihayetinde bizlere göre bir devrimciyi devrimci yapan en önemli özelliklerden biri belirlenmiş bir yola girme değil, yeni bir yol açma iradesini gösterebilme kararlılığıdır. Baskıyla ve korkuyla bastırılmış (ki 1 Mayıs’taki katılıma bakılırsa tam da bastırılamamış) halk kitlelerinin ortalama bilinçlerine göre değil, süreci karşılayacak bir perspektife göre hareket etmeleri gereken devrimcilerin, halk kitleleriyle bir arada bulunamama riskini de göze alarak, farklı bir yol açması ve eğilim yaratması gerekliliği bugün artık fazlasıyla hissedilir düzeyde. İçi iyiden iyiye boşaltılmış, göstermelik taleplerle geçiştirilen bir 1 Mayıs etkinliği içerisinde, işçi sınıfı ile temas kurmak ve sesini duyurmak için yer alan devrimcilerin, bu etkinliği ‘etkinlik’ olmaktan çıkartıp, gerçek anlamına kavuşturmak noktasında bugün yaptığından daha fazlasını yapması ve yeni bir yol açması gerekmektedir. Aksi halde, kendisini birkaç yılda bir önüne çıkarılan seçimlerin gündemine kaptırmış, değiştiren değil değişim bekleyen, misyonları gereği önde yürümesi gerekirken ortalarda yürüyen bir devrimci hareketin, 1 Mayıs’ları “bayram kartlarının tutsaklığından aşırması”** mümkün görünmüyor. *Avukat, İzmir Barosu ** Nevzat Çelik’in Şafak Türküsü adlı şiirinden bir dize
İzmir 1 Mayıs'ının ve diğer illerdeki 1 Mayıs'ların, birer kutlama havasında geçtiğini söyleyebiliriz. Gören Küba 1 Mayıs'ı sanacak. Dert tasa yok. Devrim olmuş. Tamam, yoksulluk var ama en azından sömürü yok. Toplum huzur içerisinde. Gidip şöyle hakkıyla bir halay çekelim, konser dinleyelim havası hâkim.
Yemen Cankan* Gazete duvar
Bir 1 Mayıs’ı daha arkamızda bırakmış olduk. Her tarihsel günün ardından birkaç tespit ve değerlendirme yapma âdetine (ki kanımca da son derece isabetli bir adettir bu) uyarak, ben de katılmış olduğum İzmir 1 Mayıs’ı üzerinden edindiğim birkaç gözlemi ve genel olarak 1 Mayıs üzerine birkaç değerlendirmeyi sizlerle paylaşmayı -belki haddimi aşarak- gerekli buldum.
İZMİR 1 MAYIS’I, İZMİR’İN 1 MAYIS’I
İnsanlar tarafından rahatlığıyla, karışık olmayışıyla, sakinliğiyle anılan İzmir’in, bu türden özelliklerinin yapılan eylem ve etkinliklere de sirayet ettiği yönünde çokça duyumum oldu bugüne kadar. Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri adlı o güzel şiirinde “o güzel Ahmet abisine”, “insan yaşadığı yere benzer / o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer” diye seslenir, sitem eder. Doğanın en kolay adaptasyona uğrayan varlığı olarak insanın böylesi bir benzeşmeyi hak ettiğini de söyleyebiliriz elbet ama ‘politik’ bir eylemin, bir ‘etkinliğin’ de bu türden bir benzeşmeye(eğer gerçekse bu benzeşme) gark olması, ne kötü bir talihsizliktir.
Uzun lafı kısası, İzmir 1 Mayıs’ında bu yıl da yeni bir şey yok; olmadı. Yenilenen bayrak ve flamaları, belki birkaç sloganı vs. saymazsak… Geçen yılların 1 Mayıs’larına göre değişen elbette birçok şey olabilir fakat kastımız ve konumuz bunlar değil. Sorun 1 Mayıs’ın, öncelikle her yıl ‘kutlanıyor’ oluşu. Yetmez, hep aynı biçimde kutlanıyor oluşu. Yani aslında kutlanmıyor oluşu. İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele gününün, “bir bayram kartının tutsaklığına” angaje oluşu, bayram oluşu, tatil oluşu…
Her yıl yeni bir kararlılık ve inatla karşılanıp, katılanların(öncelikle işçilerin) öfkesini ve mücadele azmini bilemesi gerekirken, her yıl aynı biçimde “kutlanıyor” olması ve bir takvim etkinliği sıradanlığı ile karşılanıyor olması, 1 Mayıs’ları bir külfete dönüştürmüş durumda. Bu külfet olma durumunun, 1 Mayıs organizatörlerinin, tertip komitelerinin, ağır top sendika liderlerinin yüzlerinden okunduğunu söylesem, çok da abartmış sayılmam hani.
Ülkede son yıllarda yaşanan onca baskıya, saldırıya, zulme, olağan hale getirilmiş OHAL’e rağmen, işçilerin, emekçilerin ve diğer halk kitlelerinin alanlara çıkmış olmaları elbette son derece değerli ve önemli. İzmir özelinde gözlemlediğim kadarıyla yine gençlerin yoğun katılımı, son derece umut verici. Toplumun ezilen, sömürülen, baskı gören kesimleri, yaşadıkları ablukalara rağmen sokaklara çıkmaktan imtina etmediler ve etmeyeceklerini de bir kez daha göstermiş oldular. Tamam.
Fakat bu durum, tek başına 1 Mayıs övgüsü yapmamıza yetmeyecek gibi görünüyor. Katılımın (her şeye rağmen) yüksek olmasına karşılık, kitlenin dağınıklığı, 1 Mayıs’ın gerçek mahiyetine sadakatsizliği, birlik, dayanışma ve mücadele temasından uzaklığı da bu yıl ki 1 Mayıs için de gözlemlenebilir düzeydeydi.
Açıkça Cumhuriyet Halk Partisi güdümünde hareket eden DİSK’in (ki genel başkanı -yine bir DİSK genel başkanı- önümüzdeki seçimlerde CHP’den aday olacağını da açıklamış oldu) 1 Mayıs “kutlamalarına” bu sene de ağırlığını koymuş olması, tek başına 1 Mayıs’ı 1 Mayıs olmaktan çıkarmaya yetti.
İşçi sınıfının burjuvaziye karşı vermekte olduğu tarihsel sınıf savaşında, birlik, dayanışma ve mücadele günü ilan ettiği bir günü, bir burjuva partisinin (CHP) ağırlığı ve yönlendirmesi altında geçirmiş ve geçiriyor olması oldukça vahim bir durum. CHP’nin bir burjuva partisi, DİSK’in de tarihsel misyonunu ve rotasını CHP’ye kaptırarak kaybetmiş olduğu gerçeği tartışma konusu değildir, söylemeden geçmemiş olayım.
DİSK’in ve dolayısıyla CHP’nin ağırlığı altında, işçi sınıfının ve bir bütün olarak toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerinin, baskıya ve sömürüye karşı birleşme, dayanışma ve bu baskı ve sömürüye karşı mücadele etme yükümlülüğü, bu sene de yerini 24 Haziran seçimlerine bırakmış oldu. Bakalım önümüzdeki 1 Mayıs’larda nelere bırakacak. Nihayetinde ülkede her sene yer bırakılacak seçim ve benzeri gündemlerden çok bir şey yok.
…
Gelelim işçi sınıfına, sınıfları ortadan kaldırarak, sınıfsız bir toplum yaratma payesi biçen devrimcilerin bu 1 Mayıs’taki haline, pür melaline. Kendi kitlesi yahut grubuna çekilen coşkulu ajitasyon, bir önceki yıla nazaran artmayan/azalmayan bir insan yoğunluğu, devasa pankartlar, sloganlar eşliğinde bir yürüyüş, 1 Mayıs alanına giriş ve alana girişinin anons edilmesinin ardından alandan çıkış… Vaziyet bu. Sınıfla temas, sınıfı yönetme ve yönlendirme, inisiyatif yok.
…
Gelelim işçi sınıfına, sınıfları ortadan kaldırarak, sınıfsız bir toplum yaratma payesi biçen devrimcilerin bu 1 Mayıs’taki haline, pür melaline. Kendi kitlesi yahut grubuna çekilen coşkulu ajitasyon, bir önceki yıla nazaran artmayan/azalmayan bir insan yoğunluğu, devasa pankartlar, sloganlar eşliğinde bir yürüyüş, 1 Mayıs alanına giriş ve alana girişinin anons edilmesinin ardından alandan çıkış… Vaziyet bu. Sınıfla temas, sınıfı yönetme ve yönlendirme, inisiyatif yok.
Tabii 1 Mayıs günü gerçekleştirilip, yukarıda saydıklarımızı sağlayacak bir atılımdan bahsetmiyorum. Bu haksızlık olurdu. Devrimcilerin, sınıf örgütlenmelerinin yetersizliği, örgütsüzlüğü, 1 Mayıs’ın yukarıda saydığımız niteliğini (niteliksizliğini) fazlasıyla (hepsinden çok hatta) belirliyor. Demek istediğim, devrimcilerden, kendini devrimci olarak addeden siyasal hareketlerden, 1 Mayıs günü ortalığın tozunu dumanını atmak ya da bir mucize yaratmasını beklemek değil. Devrimcilerin, devrimci olmayanlara kaptırdığı siyasal önderliği yeniden kazanmak için ne yaptığını sorgulamak.
İzmir 1 Mayıs’ının ve diğer illerdeki 1 Mayıs’ların, birer kutlama havasında geçtiğini yukarıda söylemiştim. Gören Küba 1 Mayıs’ı sanacak. Dert tasa yok. Devrim olmuş. Tamam, yoksulluk var ama en azından sömürü yok. Toplum huzur içerisinde. Gidip şöyle hakkıyla bir halay çekelim, konser dinleyelim havası hâkim.
Dünyanın en çalkantılı, siyasal olarak en gergin ülkelerinden biri olan bu ülkeye böylesi bir 1 Mayıs birkaç gömlek küçük. İşçiler geçinemiyoruz diyerek kendilerini yakıyorlar, intihar edenlerin sayısı her geçen gün artıyor, işçi ölümleri almış başını gidiyor, kriz yine öyle, satılmadık kamu kurumu neredeyse kalmamış. E o zaman bu halay niye? Tamam, “halay çekemeyeceğimiz devrimi neyleyelim” ama devrim nerede? Bu bayram niye?
Alanda karşılaştığım, uzun bir dönemdir işçi ve öğrenci gençlik mücadelesi veren bir genç arkadaşıma, 1 Mayıs hakkında ne düşündüğünü sordum; “nerde o eski bayramlar” dedi gülerek. 1 Mayıs’lar tarihini, işçi sınıfı mücadelesini hasbelkader izleyen, takip eden, okuyan, yazan ve büyüklerinden dinleyen bu genç arkadaşıma gülerek katılmış oldum ben de.
Bu genç arkadaşım, devrimciler açısından sorunun sadece 1 Mayıs’ın vaziyeti ile sınırlandırılamayacağını, birçok alanda daha çok günü kurtarmak refleksi ile politik argümanların üretildiğini ve “işçiler, emekçiler böyle düşünmüyor” diyerek, işçi ve emekçi kitlelerinin düzen sınırlarını aşmayan fikirlerinin politik doğru olarak kabul edildiğini; bu bakış açısının sonucu olarak da devrimci fikirlerin, devrimci programların ve devrimci birlikteliklerin bilinmez bir geleceğe ertelenmiş olduğunu da naçizane eklemiş oldu.
Devrimcilerin, uzun yıllardır kitlelerle buluşmak adına inisiyatif gösteremediği, içerisinde eriyip gittiği, yön ve yöntem belirleyemediği bu türden kitlesel eylemliliklerde, bundan sonraki dönemlerde de başarı göstermesinin bu haliyle mümkün görünmediği; devrimcilerin kitlelerin ruh haline ve politik düzeylerine göre değil (en azından öncelikli olarak değil) nesnel sürece göre politika üretmeleri gerektiği noktalarında da yine fikirlerimiz ortaklaşmış oldu. Nihayetinde bizlere göre bir devrimciyi devrimci yapan en önemli özelliklerden biri belirlenmiş bir yola girme değil, yeni bir yol açma iradesini gösterebilme kararlılığıdır.
Baskıyla ve korkuyla bastırılmış (ki 1 Mayıs’taki katılıma bakılırsa tam da bastırılamamış) halk kitlelerinin ortalama bilinçlerine göre değil, süreci karşılayacak bir perspektife göre hareket etmeleri gereken devrimcilerin, halk kitleleriyle bir arada bulunamama riskini de göze alarak, farklı bir yol açması ve eğilim yaratması gerekliliği bugün artık fazlasıyla hissedilir düzeyde.
İçi iyiden iyiye boşaltılmış, göstermelik taleplerle geçiştirilen bir 1 Mayıs etkinliği içerisinde, işçi sınıfı ile temas kurmak ve sesini duyurmak için yer alan devrimcilerin, bu etkinliği ‘etkinlik’ olmaktan çıkartıp, gerçek anlamına kavuşturmak noktasında bugün yaptığından daha fazlasını yapması ve yeni bir yol açması gerekmektedir.
Aksi halde, kendisini birkaç yılda bir önüne çıkarılan seçimlerin gündemine kaptırmış, değiştiren değil değişim bekleyen, misyonları gereği önde yürümesi gerekirken ortalarda yürüyen bir devrimci hareketin, 1 Mayıs’ları “bayram kartlarının tutsaklığından aşırması”** mümkün görünmüyor.
*Avukat, İzmir Barosu
** Nevzat Çelik’in Şafak Türküsü adlı şiirinden bir dize
Kaydol:
Yorumlar (Atom)