Sınıf bilincinden yoksun olmak ve “Suriyeliler”
Haber |Güncel |24 Ağustos 2019 / Kızıl Bayrak
Faşizmin günümüzde bir kere daha öne
çıkardığı söylem göçmen karşıtlığıdır. ABD’de Trump, İtalya’da Salvini,
Hollanda’da Wilders, Fransa’da le Pen… Her biri kapitalist sistemin
pisliklerini göçmenlere yıkıp emekçilerin zihinlerini bulandırıyor, gerçek düşmanımızı
görmemizi engelliyor. İki dünya savaşı göz önüne alındığında ulusal önyargılara
karşı mücadele etmek, ulusal önyargıların ve düşmanlıkların sınıfsal mücadeleyi
karartmasına izin vermemek, sınıfsal mücadeleyi karartan her türlü ırkçı
milliyetçi düşünceye savaş açmak, her bilinçli işçi ve emekçinin boynunun
borcudur.
Suriyelilere yönelik öfke,
Suriyelilerin, kayıtlı oldukları illere gönderilmeleri tartışmasıyla geçtiğimiz
haftalarda bir kez daha coştu. Uzun zamandır Suriyelilere yönelik hasmane
tutumu sürdüren CHP, İyi Parti ve ulusalcı kanata son seçim sonuçlarının da
etkisiyle AKP de eklendi. İşçi ve emekçilerin çok önemli bir kısmı da
Suriyelileri sorunlarımızın kaynağı sayıp, bu öfkeyi besliyor.
Gelinen yerde bu soruna karşı
tutumumuzu emekçiler arasında daha fazla yaymak acil bir yerde durmaktadır.
Çünkü sermaye iktidarı ve onun siyasi temsilcileri kapitalist düzenden kaynaklı
yaşanan işsizlik, yoksulluk, ev kiralarının yüksekliği gibi sorunların nedeni
olarak Suriyeli emekçileri hedef gösteriyorlar. Vurun abalıya derken öfkenin
kapitalizme yönelmesini engelliyorlar. Yaşanan krizin kaynağını çarpıtmada
Suriyelilere düşmanlığı fırsat olarak görüyorlar.
İki baskı odağı (Esad rejimi ve
ABD-İsrail güdümlü cihatçı çeteler) arasında kalmış Suriyeli emekçilere adeta
bir yumruk da böylece atılıyor. Oysa işsizlik, düşük ücretler ve hayat
pahalılığı Suriyeliler gelmeden önce de vardı. Suriyelilerin gelişiyle bunlarda
daha kötüleşme olmadı mı denirse cevabımız elbette evet olacaktır. Fakat bunun
sorumlusu, yaşadıkları yeri mecburen terk etmiş Suriyeli emekçiler değildir.
Yaşananların sorumlusu, mecbur durumda kalmış insanları 1.000-1.200 TL’ye, uzun
saatler boyunca, hiçbir iş güvenliği almadan çalıştırıp ölüme yollayan,
Suriyeli işgücünü kullanıp Türkiyeli işçiye gözdağı veren patronlardır. Baş
sorumlu, sigortasız isçiyi denetlemeyen, kuralsız çalışma ortamını engellemeyen
devlet ve onun başındaki AKP’dir.
Sorunun gerçek kaynağı
Meselenin başına dönersek yine bu
üçlüyü; patronlar sınıfı, ona hizmet eden hükümet ve devlet gerçeğini
göreceğiz. Eğer samimiysek bunu yapacağız. Yoksa en iyi tanımla bataklıktaki
sinekleri kovalayan ahmaklar konumuna düşeriz.
Hatırlanacağı üzere 2011’de Mısır ve
Tunus’ta halk hareketleri patlak verdiğinde ABD, İsrail ve AB devletleri başta
Libya ve Suriye olmak üzere bu ülkelere müdahale ettiler. Esad rejiminin
yıllardır süren baskısı kitlelerin tepkisini doğurmuştu. Fakat iç
dinamikleriyle başlayan isyan emperyalizmin müdahalesiyle kirletildi. Suriye
halkının özgürlük mücadelesi olmaktan çıkarıldı. Suriye’de onlarca ülkeden
getirdikleri cihatçı çetelerle rejime karşı iç savaşı kışkırttılar. ABD,
İsrail, AB ve diğerlerinin Suriye’de güç olma mücadelesine dönüştürüldü.
Türk sermaye devleti ve AKP iktidarı
da bu rant savaşında ABD-İsrail ikilisinin yanında yer aldı. Günü geldi
Suriye’nin dostları toplantısı Türkiye’de yaptırıldı, günü geldi ÖSO adı
altında paralı askerler eğit-donat projesiyle Esad rejiminin üstüne salındılar.
Günü geldi MİT TIR’larıyla El Nusra ve IŞİD gibi cihatçı çetelere yardım
edildi. Bu cihatçı çetelerin yaralıları ülkemizin hastanelerinde tedavi edildi
ve bu örgütlerin ülkemizden kadro devşirmesine izin verildi. Ne de olsa Ahmet
Davutoğlu’na göre bunlar “öfkeli çocuklar”dı.
Özetle, TC’nin ve batılı
emperyalistlerin çabalarıyla, Suriye halkının bilinçsizliğinden
(anti-emperyalist, anti-kapitalist bilinç eksikliğinden) yararlanılarak Suriye
karıştırıldı. Ve milyonlarca Suriyeli bu karmaşık tabloda yurtlarını
istemeyerek de olsa terk etmek zorunda kaldı. Tüm bu gerçeklere sırt çevirip,
1.000-1.200 TL’ye kölece çalıştırılan, iş cinayetlerine kurban edilen yoksul
Suriyelilere çatmak zayıfla, garibanla uğraşmaktır. Patronların ve emperyalist
düzenin oltasına gelmektir. 1960’lı-1970’li yıllarda Türkiyeli işçilerin
Almanya’da çektiği sıkıntıları anlayamamak demektir.
Suriyeli emekçilerin durumu
Suriyeli emekçilerin durumu
ortadadır. Bugün her üç Suriyeliden biri harabede yaşamakta, yarısından
fazlasının yaşadığı yerlerde ise en temel ev eşyaları (çamaşır makinesi,
buzdolabı, halı) yetersizdir. Kamplar dışındaki Suriyelilerin 5’te 2’si ilaca
erişmekte güçlük çekmektedir. Suriyelilere yönelik linçlerde kullanılan kimi
iddialar, örneğin hastanede öncelikliler ya da devletten maaş alıyorlar söylemi
ise yalandan başka bir şey değildir. Suriyeli yoksulların aldığı yardımların
büyük çoğunluğu AB fonlarından mültecilere gelen, Kızılay Kart ve diğer devlet
banka kartlarıyla çekilebilen yardımlardır.
Çalışma koşulları açısından ise
Suriyeli emekçilerin durumu vahimin ötesindedir. Sadece 2019’da ülkemizde
çoğunluğu Suriyeli 70 mülteci işçi iş cinayetine kurban gitmiştir. Yedi ay önce
Ankara Siteler’de yangın merdiveni olmayan işyerinde yanan 5 Suriyeli işçiyi
unutmak mümkün mü? Avrupa’ya gitmek için denizde boğulan mültecileri ve 3
yaşında ölen Alan Kurdi’yi ne çabuk aklımızdan çıkıyoruz? Savaşın yol açtığı mağduriyet
mecbur bırakmasa bu insanlar bu tehlikeleri göze alabilirler mi ya da
ülkemizdeki gibi kötü bir yaşamı tercih edebilirler mi?
Durum böyleyken Suriyeliler başta
olmak üzere mültecilere ve göçmenlere yönelik nefret ortamı nasıl oluşabiliyor?
Sol duyarlılığı bulunan, halkların kardeşliğine inandığını söyleyen Alevi, Kürt
ya da sosyal demokrat kitle (bu kitle mülteci sorununu AKP’yi yıpratmak için
kullanıyor) zor durumda kalmış insanları nasıl hedef gösterebiliyor?
Bu soruların en kısa ve basit cevabı
Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin sınıf kimliğindeki ve mücadelesindeki
geriliktir. Yıllarca işyerinde kendisini ezen, baskılayan, sömüren patronlara
ve onun koruyucusu bir devlete karşı gösterilmeyen tepki yurdunu terk etmek
zorunda kalmış ve kendilerini anlatma fırsatı olmayan başta Suriyeli olmak
üzere yabancı işçilere gösteriliyor. Oysa biz hangi ulustan olursak olalım
işçi-emekçi insanlarız. Hepimiz benzer koşullarda yaşıyor, eziliyor,
sömürülüyoruz. Sınırlar, devletler ve milliyet farklılıkları bizleri bölen,
bizlere çözüm olmak yerine bizlerin ezilmesine yarayan yapay ayrımlardır.
Bu duruma işçi-emekçi penceresinden
bakmadan, emperyalist-kapitalist sistem gerçeğini görmeden yapılacak her
davranış kendi ayağımıza sıkmak olacaktır. Böylece emperyalistlere, yerli
işbirlikçilerine ve sömürüyü arttırma fırsatı bulan patronlara değil, ezilen
başka milliyetlerden işçilere sataşacağız. Böylece bizi ezenler ve sömürenler
zaman kazanacak, keyif çatmaya devam edeceklerdir.
Neler yapmalıyız?
Her şeyden önce buraya gelmiş
Suriyeli emekçileri sınıfımızın bir parçası olarak görmeliyiz. Daha önce zaten
var olan, patronların kâr hırsından doğan birtakım sonuçları Suriyelilere
havale etmemeliyiz. Sorunlarımızın somut nedeni taşeronlaşma, sendikasızlaştırma
ve özelleştirme dayatan, ucuz işgücünü sömüren ve insanların barınma ihtiyacını
gideremeyen bu düzendir. ABD, İsrail ve Rusya gibi ülkelerin Suriye’yi talan
etmesine karşı çıkmak, emperyalizme haddini bildirmek için ülkemizdeki sınıf
mücadelesine daha sıkı sarılmak, toplumu gerçeğe uygun bir şekilde sınıf
ekseninde ayrıştırmak için işçi mücadelesini güçlendirmek öncelikli görevimiz
olmalıdır.
Daha somutta ise Suriye’deki savaşı
bugüne kadar azdırmış, ABD’nin çizdiği rotada ilerlemiş, IŞİD ve El Nusra gibi
örgütleri desteklemiş AKP iktidarının politikalarına karşı çıkmalıyız. Bugün
İdlib’de yapıldığı gibi cihatçı çeteler desteklenmemelidir talebini
yükseltmeliyiz. Suriye’ye yönelik her fiili müdahaleyi bir başka ulusun
egemenliğine yapılmış bir saldırı olarak görmeli, Türk sermaye devletinin
Suriye’de işgal ettiği bölgelerden acilen çekilmesini istemeliyiz. Fırat’ın
doğusu diyerek saldırmaya çalıştığı Kürt bölgesine yönelik politikalarından
vazgeçmesini sağlamalıyız. Bu talepler için mücadele etmeden göçler dursun
demek boş laftan başka bir şey olmayacaktır.
Sonuç olarak
Suriye’de barışçı çözümün sağlanması
ve ülkelerine dönmek isteyen Suriyelilerin dönüşü önündeki engellerin
kaldırılmasından sonra Türkiye’de kalmak ya da başka ülkelere gitmek isteyen
Suriyeliler için mültecilik veya vatandaşlık yönünde adımlar atılmalıdır.
Gerçek ve kalıcı çözüm ise Suriyeli ve diğer ulustan işçilerle birlikteliğimizi
güçlendirmekten geçmektedir. Vakit yitirmeden bu birlikteliği güçlendirmek,
mültecilerin mağduriyetini gidermek için daha fazla çaba sarf etmek öncelikli
görevimizdir. Mülteci emekçileri kazanmak için her türlü devrimci yol ve
yöntemi kullanmak ise önümüzde duran bir sorumluluktur.
Faşizmin günümüzde bir kere daha öne
çıkardığı söylem göçmen karşıtlığıdır. ABD’de Trump, İtalya’da Salvini,
Hollanda’da Wilders, Fransa’da le Pen… Her biri kapitalist sistemin
pisliklerini göçmenlere yıkıp emekçilerin zihinlerini bulandırıyor, gerçek
düşmanımızı görmemizi engelliyor. İki dünya savaşı göz önüne alındığında ulusal
önyargılara karşı mücadele etmek, ulusal önyargıların ve düşmanlıkların
sınıfsal mücadeleyi karartmasına izin vermemek, sınıfsal mücadeleyi karartan
her türlü ırkçı milliyetçi düşünceye savaş açmak, her bilinçli işçi ve
emekçinin boynunun borcudur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder