15-16 Haziran Genel Direnişi
http://marksist.net/Bellek/15-16.htm
Marksist Tutum / Özgür Doğan/ 5 Haziran 2002
Dünya işçi sınıfının bir parçası olarak Türkiye
işçi sınıfının sömürüye karşı verdiği mücadelede, 15-16 Haziran direnişi,
yarattığı sonuçlar itibariyle ve özellikle de birleşen işçilerin kendi
güçlerini kavramaları bakımından önemli bir dönemeç noktası oluşturur. Bu
direnişin ortaya koyduğu mücadelecilik ve başkaldırı ruhu, bugün de hâlâ
aşılamamış bir eylem olarak tarihimizde iz bırakmıştır.
Ancak 15-16 Haziran genel direnişi, ne hiç
beklenmedik bir gelişmeydi ne de yalnızca ulusal gelişmelerin bir ürünüydü. Onu
kapitalizmin bu ülkedeki gelişmesinden ve içinde şekillendiği dünyanın genel
atmosferinden kopuk olarak anlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yeni 15-16
Haziranlara hazır olmak için önce onu gerçekten anlamak, ve bunun için de hem
Türkiye’de hem de dünya çapında işçi sınıfı mücadelesindeki yükselişi
hazırlayan ortama kısaca bir göz atmak gerekir.
Cumhuriyet tarihinin ilk otuz yılı, işçi sınıfının
ekonomik, sosyal ve siyasal haklarından tamamen mahrum bırakıldığı ve baskı
altında tutulduğu yıllardır. Büyük kapitalist işletmelerin ve bankaların bizzat
devlet tarafından kurulduğu ve devlet eliyle yerli bir burjuva sınıfının
beslenip palazlandırıldığı (devletçilik denen şeyin tek ve gerçek anlamı budur)
bu dönem, en başta sayısı gün geçtikçe artan işçi sınıfı olmak üzere genel
olarak tüm emekçiler açısından tam bir baskı, gericilik ve devlet terörü
önemidir.
Bu tek partili burjuva diktatörlüğü döneminde,
Türkiye işçi sınıfı, ne toplu sözleşme yapma hakkına, ne grev hakkına ne de
gerçek bir sendikalaşma hakkına sahip olabilmişti. II. Dünya Savaşı boyunca
faşist Almanya’yla flört eden fakat savaşın dışında kalan TC, baş tehdit olarak
algıladığı yanı başındaki SSCB’nin savaştan galip çıkmasının da verdiği
tedirginlikle, Batı dünyasına bir an önce kapağı atmak için türlü manevralara
girişmeye başladı.
Aynı dönemde, Avrupa’daki sözde demokratikleşme rüzgârının
etkisiyle, 1947 yılında sendikalar kanunu çıkarıldı ama bu kanunda hâlâ işçi
sınıfına toplu sözleşme ve grev hakkı tanınmamaktaydı.
CHP’nin tek parti diktatörlüğüne karşı sözde bir
demokratikleşme propagandasıyla iktidara yerleşen Demokrat Parti döneminin
işçilere ve genel olarak sol harekete yönelik baskı yılları, Menderes
iktidarının 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonucu devrilmesiyle birlikte yerini
yeni bir döneme bıraktı. 60’lı yılların özellikle ikinci yarısı Türkiye’de
kapitalizmin hızla geliştiği ve kentlerin hızla birer sanayi merkezi haline
geldiği yıllar oldu. %10’lara varan ve hatta zaman zaman aşan yıllık büyüme
hızının en temel sonucu, yepyeni, genç ve deneyimsiz bir proletaryanın ortaya
çıkması idi. Sanayinin sıçramalı bir gelişme temposuna ulaşmasıyla birlikte
yenilenen, büyüyen ve uyanan işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin etkisiyle,
Türkiye’de 1960’lı yıllara, 1961 Anayasasının liberal atmosferi damgasını
vuracaktı.
Bir yandan kapitalizmin bu atılımıyla sosyalizm
mücadelesinin gerçek öznesi olan işçi sınıfı kendi güçlerini toparlamaya
başlarken, diğer yandan neredeyse 40 yıldır yasaklı ve baskı altında olan sol
kitaplar da ilk defa açıktan yayınlanmaya ve sosyalist düşünceler geniş aydın
kesimlerin, öğrencilerin ilgisini çekmeye başlıyordu. İşte böyle bir toplumsal
ortamda, 13 Şubat 1961’de 12 sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi kuruldu.
Ne var ki, sınıf hareketinin daha bu doğum
evresinin askeri darbeyle birlikte gelen bir anayasayla açılmış olması, işçi
hareketinde ve genel olarak sol hareket içerisinde iki büyük yanılgı doğurdu.
Birincisi, Sol hareket, ilerici aydınların yanısıra, orduyu da “emekçi halkın
yanında, toplumcu, zinde bir güç” olarak görüyordu. Şüphesiz bu yanlış
kavrayışın temelinde, Kemalizmin devrimci/ilerici bir güç olarak kavranması ve
Kemalist rejim ve ideolojinin Ordu tarafından temsil ediliyor olması
belirleyici rol oynuyordu. Yanlış bir anti-emperyalizm fikrinden kalkan bu
kavrayış, işçi sınıfının devrimin temel motoru olduğu fikrine küçük-burjuvaca
burun kıvırmakla kalmıyor, gözü önünde serpilip gelişen işçi sınıfının
varlığını dahi tartışma konusu yapıyordu. İkinci yanılgı ise, işçi hareketinin
mücadeleci sendikal önderleri arasında bile yaygın olan, 1961 Anayasasının işçi
sınıfının her türlü yasal hakkını güvence altına aldığı yanılsamasıydı.
1962 Aralığında Maden-İş üyesi 173 KAVEL işçisinin,
gasp edilen haklarını almak için giriştikleri mücadele işçi hareketi açısından
yeni bir dönemin açılışı oldu. Nitekim bu direnişle, bir işyeri düzeyinde kalsa
bile yasal sınırların ötesine geçilmiş ve burjuvazi bir grev ve toplu sözleşme
yasasını kabul etmek zorunda kalmıştı. Suyun yolu bir kez açıldıktan sonra
gerisi de geldi. İşçi sınıfı kendi gücüne güvenmeyi öğrenmeye başladı.
Türkiye’de ilk kez, gerçek anlamda yığınsal ve militan bir işçi hareketi tarih
sahnesine çıkıyordu.
Bu süreçte yüzlerce greve on binlerce işçi katıldı.
Bilhassa özel sektörde patlak veren sayısız mücadele, yeni ve militan bir işçi
kuşağının doğmasına yol açtı. Grevler göreceli olarak sayıca az ama sürece uzun
gerçekleşiyor, bu da mücadeleye atılan işçilerin daha da bilinçlenmesinin önünü
açıyordu. Ne var ki devlet güdümünde kurulan ve temel misyonu işçi hareketini
devletin denetiminde tutmak olan Türk-İş’in sendikal çerçevesi bu harekete dar
gelmeye başlamıştı. Yeni işçi kuşağı ve onun önderleri Türk-İş yönetiminin
sözde “partilerüstü ve siyaset dışı sendikacılık” anlayışını eleştiriyor ve
sendikal mücadeleye yeni bir kanal açmak istiyorlardı. Sınıf mücadeleci bir
anlayışa sahip sendikaların Türk-İş’ten ihraç edilmesiyle birlikte yeni bir
örgütlenme ortaya çıkıyordu: DİSK. 1967’de kurulan DİSK’e bağlı sendikaların
yürüttüğü başarılı mücadele, işçi sınıfının diğer kesimlerini de etkiledi ve
DİSK sendikal bir çekim merkezi haline geldi.
İşte 15-16 Haziran’ın önkoşulları bu çerçevede
şekillendi. DİSK bir yükselişin ürünü olarak doğmuştu ve hemen ardından bizzat
onun varlığı yeni ve daha güçlü bir yükselişin nedeni haline geldi. Buna
paralel olarak gelişen sol hareket de tabloyu tamamlayan ve tüm şekilsizliğine
ve muğlaklığına rağmen yine de yükselen işçi hareketinin gittikçe
siyasallaşmasını sağlayan faktör olarak şekillendi.
Ama yalnız bu faktörler 15-16 Haziran genel
direnişini anlamaya yetmez. Çünkü DİSK ile TİP arasındaki gayri resmi organik
bağ dikkate alındığında, TİP içindeki devrimci gençliğin ve sol aydınların
tutumlarının ne denli önemli bir rol oynayabileceği kendiliğinden anlaşılır.
60’lı yılların sonlarında, sol hareketin dikkatini ve ilgisini çeken yeni bir
dalga yükseliyordu tüm dünyada: 1968 başkaldırısı.
1968, egemen sınıfların bugünün genç kuşaklarını
inandırmaya çalıştığı gibi, ne haylaz öğrencilerin bir isyanıydı, ne de
yalnızca “bireysel özgürlük” için bir başkaldırıydı. Avrupa’da patlak veren ve
çok kısa bir zamanda etkilerini tüm kapitalist ülkelerde gösteren 68
başkaldırısı, kapitalist üretim tarzının II. Dünya Savaşından beri biriken ve
keskinleşen çelişkilerinin dışa vurumuydu. 68 başkaldırısı, çürüyen ve
çürüdükçe saldırganlığı ve zalimliği daha da artan emperyalist kapitalizme
karşı işçi sınıfının ve gençliğin devrimci bir tepkisiydi.
Avrupa’da, özellikle Fransa’da ve İtalya’da 60’lı
yılların ortalarında işçi sınıfında başlayan huzursuzluk ve grev dalgası,
1968’e gelindiğinde üniversite gençliğine de sıçradı. Bir yandan işçi sınıfını
reformist partiler aracılığıyla düzene entegre etmeye çalışan, öbür yandan da
öğrenci gençliği üniversitelerde burjuva eğitim sistemi aracılığıyla burjuva
ahlâkına göre eğitip kapitalist toplumun iyi huylu, düzene sadık yurttaşları
yapmaya çalışan burjuva devletler bir anda neye uğradıklarını şaşırdılar.
Burjuva düzenin gerçek yüzü işçilerin ve öğrenci gençliğin bilincinde açığa
çıkıyordu: Bir yandan refah toplumundan, özgürlüklerden ve ilerlemeden söz eden
bu burjuva demokrasilerinin, öbür yandan Cezayir’de, Filistin’de, Vietnam’da,
Latin Amerika’da yaptıkları, yoksul halklara reva gördükleri baskı, sömürü ve
talan artık kitlelerden gizlenemez olmuştu. Nitekim 1968 baharında başlayan
gençlik eylemleri kapitalist eğitim sisteminden, burjuva toplumun iki
yüzlülüğünden bunalan gençliğin bir patlamasına, başkaldırısına dönüştü.
68 Mayısında Fransa’da ve hemen ardından İtalya’da
başlayan üniversite işgalleri öğrencileri, burjuva devletin silahlı baskı
aygıtlarıyla, ordu ve polisle karşı karşıya getirdi. İşçiler öğrencilerin
taleplerine de sahip çıkarak, giderek artan devlet terörüne karşı alanlara
çıktılar. Fransa’da 8 milyon, İtalya’da ise 7,5 milyon işçi genel greve
çıkarken, her iki ülkede de işçi sınıfının ve öğrenci gençliğin eylemleri
ortaklaşmaya başlamış, fabrika işgalleri, kitlesel miting ve yürüyüşler,
polisle çatışmalar günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.
15-16 Haziran direnişinin ardında yatan kendine
güven duygusunun, hakkını sokaklarda arama anlayışının, devletin ordusu ve
polisiyle çatışma içerisine girmekten çekinmeyen bir cesaretin ve militan
cüretkârlığın, 1968 başkaldırısının bu topraklardaki bir uzantısı olduğunu
görmemek için kör olmak gerekir.
Fransa’da 68 baharında patlak veren üniversite ve
fabrika işgalleri dalgası derhal Türkiye’ye de sıçradı. 1968 Haziranı’nda
İstanbul Üniversitesinin işgaliyle yükselen gençlik eylemleri kısa zamanda tüm
okullara yayıldı. Ama gözünü dünyada olup bitenlere diken yalnızca devrimci
öğrenciler değildi, dahası bu devrimci öğrencilerin bir çoğu öğrendiklerini
işçilere taşımaktan da geri durmadılar. Nitekim Avrupa’daki mücadele biçimleri
işçi sınıfı hareketinde de yansımasını buldu: Derby işgaliyle birlikte Türkiye
işçi sınıfı hareketinde de fabrika işgalleri önemli bir yer tutmaya başladı.
Devrimci cüretkârlık ve militan mücadele anlayışı inanılmaz bir hızla işçi
sınıfı içerisinde yayıldı.
Aldığı ivmeyle bir adım daha öne çıkan işçi
sınıfının militan eylemliliği, işçi hareketinin hem büyümesinde hem de
niteliğinin gelişmesinde ikinci bir dönüm noktası oldu. Bu noktadan başlayarak
işçi sınıfının kendiliğinden gelişen fakat devrimci bir öz taşıyan, fabrika
işgalleri, boykotlar, yasadışı grevler gibi eylemleri patlak verdi. Aynı
dönemde işçi hareketi ile yüzünü sınıfa dönen devrimci gençlerin buluşması,
sınıf hareketinin gittikçe politikleşmesini de beraberinde getirdi. Nitekim,
1969 Şubatında ABD 6. Filosunun İstanbul’a gelişini protesto etmek üzere
alanlara çıkanlar bir yıl önceki gibi yalnızca öğrenciler değildi artık. Bu kez
işçiler de alanlardaydı. 1969 kışında patlak veren Singer işgali ve ardından
yaz aylarındaki Demir-Döküm işgaliyle birlikte, direnişlerin artık fabrikaların
sınırlarını aşarak tüm bir işçi bölgesine yayılmasına, kadınların da
direnişlere militan bir temelde katılmasına tanık olunmaya başlanmıştı.
69
sonbaharındaki Gamak işgalinde, durum polisin silahlı saldırısına kadar
ilerlemişti. Öldürülen direnişçi Şerif Aygün’ün cenazesi, binlerce işçi ve
onlara destek veren öğrencilerle birlikte kaldırılırken, artık “evde çocuk
ekmek bekliyor” gibi sloganlar bir tarafa bırakılmış, “kahrolsun kapitalizm”,
“bağımsız Türkiye” gibi sloganlar öne çıkmaya başlamıştı. Sungurlar işgali de
aynı şekilde gelişirken, Alpagut Linyit işletmelerinde ve Günterm işgalinde
işçiler yalnızca işgalle kalmadılar, kurdukları işyeri konseyleri aracılığıyla
işyerini çalıştırmaya devam ettiler.
1968 başkaldırısının Türkiye’ye de hızla yansıması,
öğrenci gençlik hareketinin hızla devrimcileşmesi, işçi sınıfı eylemliliğinin
yasal sınırların ötesine taşması ve yükselen bu hareketin DİSK bünyesinde
toplanması… İşte 15-16 Haziran 1970’in arka planında bunlar yatar.
DİSK’in çatısı altında gerçekleşen işçi eylemliliği
yükselip düzeni tehdit etmeye başladıkça, burjuvazi 274-275 sayılı sendikal
yasaları değiştirerek DİSK’i tasfiye edecek yeni bir yasa tasarısı hazırlığına
girişmişti. Üstelik bu yasanın hazırlayıcılarından biri de 70’li yılların
sonlarında DİSK’in başkanlığına seçilecek olan o dönemin CHP milletvekili
Abdullah Baştürk idi.
Yasa değişikliklerinin mecliste kabul edilmesinin
ardından, işçi temsilcilerinin de geniş katılımıyla yapılan kalabalık
toplantıda DİSK eylem kararı aldı. DİSK yönetimi, bir protesto mitingi yapmayı
planlıyor ve fabrikalardaki işçilere DİSK’ten gelecek talimatları beklemelerini
salık veriyordu. DİSK’in planına göre miting 17 Haziranda yapılacaktı. Ancak
DİSK’in kanuna karşı çıktığı ve protesto edeceği haberi bir anda tüm
fabrikalara, işyerlerine, kahvelere ve hatta evlere kadar ulaştığında, zaten
istim üzerinde olan işçi sınıfı kendiliğinden derhal sokaklara aktı.
15 Haziran günü, 115 işyeri ve yaklaşık 75 bin
işçiyle başlayıp, 16 Haziran günü 168 fabrikayı ve 150 bine yakın işçiyi
kucaklayan 15-16 Haziran direnişi, modern sanayi proletaryasının beşiği olan
İstanbul ve İzmit yöresini kapsadı. 15 Haziran sabahı İstanbul’da, Gebze’de,
İzmit’te fabrikalar durdu. Her tarafta işçiler çeşitli yürüyüşler ve mitingler
düzenliyorlar ve kent merkezlerine doğru hareket ediyorlardı. DİSK’in böylesi
bir kararı olmamasına rağmen işçiler bu protestoları kendi inisiyatifleriyle ve
elbette ki öncü işçilerin ve devrimcilerin yol göstermesiyle yalnızca iş
bırakmakla sınırlamamışlardı.
Ertesi gün Kartal’da, Levent’te ve Topkapı
tarafında çatışmalar çıkmış, polis ateş açmıştı. Ordu, tanklarıyla ve zırhlı
birlikleriyle gösterilere müdahale etmeye çalışıyordu. Askerlerin oluşturduğu
barikatlar aşılıyor ve polisle çatışmaya girişiliyordu. Kimi devlet kurumları
ve tanınmış kapitalist işletmelerin merkezleri taşlandı, harap edildi, yer yer
yakıldı. Tutuklanan işçileri kurtarmak için işçilerin tutuldukları karakollar
basıldı. Bazı polislerin silahlarına el konuldu. Kadıköy’deki çatışmalar
özellikle çok şiddetliydi, polisin açtığı ateş sonucunda üç işçi öldürülmüş,
200 kişi yaralanmıştı. İstanbul’un iki yakasındaki işçilerin biraraya
gelememesi için vapur seferleri tüm gün boyunca iptal edilmiş, Levent
yakasından gelen büyük işçi koluyla, Unkapanı-Eminönü’nde biriken işçi
kollarının birleşmemesi için Galata Köprüsü açılmıştı.
Bu muazzam direnişin zayıf karnı ise akşam
saatlerinde ordunun sıkıyönetim ilan etmesiyle açığa çıktı. DİSK yönetiminin
işçileri sükûnete çağırmasının ardından işçiler fabrikalarına geri döndüler.
Fakat bazı fabrikalarda iş durdurma ve iş yavaşlatma eylemleri devam etti. Türk
Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstri,
Otosan, Arçelik, Vita gibi büyük fabrikalarda işçiler kararlılıkla direnişe
devam ediyorlardı. İşçiler, yasa geri çekilinceye ve eylemler sırasında
tutuklanan sendikacılar serbest bırakılıncaya kadar direnişe devam etme kararı
almışlardı. Fabrikalardaki direnişi ne asker ne de polis baskısı engelleyemedi.
Fabrikalarda sürdürdükleri direnişe son vermeye ve işbaşı yapmaya işçileri ikna
edenler DİSK temsilcileri oldu.
Tüm bunların ardından gelen işten çıkarmalar,
tutuklamalar, işkenceler ve davalar işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde estirilen
terörün birer göstergesiydi. Üç ay süren sıkıyönetim sonunda işten çıkarılan
işçi sayısı beş bini aşmıştı. Yine de burjuvazi DİSK’i yok etme emeline
ulaşamadı ve yeni sendika yasası uygulamaya sokulamadan iptal edildi. DİSK’i
yok etmek ve işçi sınıfının tüm sendikal kazanımlarını ortadan kaldırmak için
burjuvazi 12 Eylül 1980’i beklemek zorunda kalacaktı.
Sonuçlar
Bu genel direniş, bulutsuz gökyüzünde çakan bir
şimşek değildi, tersine, yıllara yayılan bir yükselişin ürünü olan
kendiliğinden bir patlamaydı. Söz konusu hareketin içerisinde devrimci
işçilerin ve devrimci militanların bulunması bu durumu değiştirmiyor. Çünkü
hiçbir hareket bu anlamda kendiliğinden değildir. Her zaman her hareketin içinde
kitleye oranla çok daha bilinçli, çok daha örgütlü bireylerin ve hatta devrimci
grupların olması mümkündür. Ancak kitlelerin güvenini kazanmış devrimci bir
siyasal önderliğin olmadığı koşullarda bu tip nüveler harekete geçirici bir
etki yaratabilse ve ilk kıvılcımı çakabilse bile hareketin gelişim çizgisi
üzerinde belirleyici bir etkide bulunamazlar. Nitekim, işçilerin haklı bir
biçimde kendi örgütleri olarak gördükleri DİSK’i yaşatmak için giriştikleri bu
büyük direnişin yine aynı DİSK tarafından rahatlıkla denetim altında
tutulabilmesi bu gerçekliğin ifadesinden başka bir şey değildir.
Benzer şekilde, 15-16 Haziran’ın tarihsel
gerçekliğini çarpıtarak bu direnişin sendikasız, örgütsüz ve küçük işletmelerde
çalışan işçiler tarafından gerçekleştirildiğini söylemek, tarihsel gerçekliği
çarpıtmak anlamına gelir. 1965-71 dönemindeki yükselişe bakıldığında
mücadelenin her daim en önünde olan, en kararlı bir şekilde mücadeleyi sürdüren
işçilerin dönemin büyük fabrika ve işletmelerinin işçileri olduğu gün gibi açıktır.
En başta metal sanayi olmak üzere petro-kimya ve madencilik sektörleri
hareketin lokomotifi durumundaydılar.
Yine aynı dönemdeki yükselişin temel taleplerinden
birinin DİSK’e bağlı sendikalara geçmek olduğu hatırlanacak olursa, sınıf
mücadeleci bir sendikal anlayışın ve bu anlayış temelinde geliştirilen
mücadelenin işçi sınıfının geniş kitleleri için nasıl bir çekim merkezi haline
geldiği ve gelebileceği gerçeğinin altını çizmek gerekir. Bir proleter devrimci
partinin olmadığı, işçi sınıfının siyasal önderliğine aday tek partinin (TİP)
de parlamentarist-reformist bir çizgi izlediği koşullarda bile DİSK’in verdiği
mücadele burjuva rejim açısından ciddi bir tehdit haline gelebilmiştir. Bugün
sendikalar böylesi bir mücadele anlayışından uzak duruyorlar diye sendikaları
bir tarafa bırakıp “yeni ve temiz” işçi örgütleri yaratmaya çabalamak, işçi
sınıfının örgütlü kesimini sendika bürokratlarının insafına terk etmek, ve
dolayısıyla sendikal örgütlenmenin gerekliliği fikrini sınıfın geniş örgütsüz
kesimleri nezdinde gözden düşürmek anlamına geliyor.
15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfına ilk kez kendi
gücünün muazzam boyutlarını göstermiştir. İşçi sınıfı böylece “kendiliğinden
sınıf” olmaktan çıkıp “kendisi için sınıf” haline gelmiştir. Dahası işçi sınıfı
devrimin önder gücü ve lokomotifi olduğunu dosta düşmana göstermiştir. Buna
rağmen açıkça dile getirmeliyiz ki, Türkiye “sol” hareketinin büyük bir kesimi
bu aşikâr kanıtı bile göremeyecek kadar küçük-burjuva bir karakterde olduğunu
kanıtlamıştı. Bu büyük direnişin sergilediği muazzam gücü değil de, direnişin
şu ya da bu şekilde sönümlenmesini dikkate alan küçük-burjuva akımlar, işçi
sınıfından yüz çevirerek gerilla savaşı vermek üzere kırlara çekilmenin
hazırlığına girişmişlerdi.
Dönemin MDD çizgisinin hararetle savunduğu
“İşçi-Ordu Elele” sloganının vahim yanlışlığı, işçilerin verdiği 3 ölü ve
yüzlerce yaralıyla, katlandıkları işkencelerle, açılan davalarla ve ilan edilen
sıkıyönetimle açığa çıkmış oldu. Nitekim, 15-16 Hazirandan bir yıl sonra
ordunun gerçekleştirdiği 12 Mart darbesi, pek çok işçi ve devrimci öğrenciyle
birlikte, “İşçi-Ordu Elele” sloganını hararetle savunan kızıla boyanmış milliyetçi
aydınları da zindanlara kapatmıştı.
Yalnızca 15-16 Haziran’ın militanlığı ve
cüretkârlığı değil, 60’ların sonlarındaki her kazanım yasal sınırları aşan,
meşruluğunu kendi gücünde ve haklılığında bulan bir özgüveni ifade eder. İşçi
sınıfı kendi özgücüne ve örgütlülüğüne dayanarak yasal sınırları eylemliliğinde
aşan bir mücadele çizgisine oturmadığı sürece kazanım elde etmek ve elde edilen
kazanımları korumak mümkün değildir.
15-16 Haziran direnişi, sınıfın eylemler içinde
birleşik gücünü ortaya koymuştu. Ancak bu kadarıyla yetinmek mümkün değildir.
Direniş sonrasında başlayan saldırıların yeterince göğüslenememesi, kazanımları
elde edebilmek ve en önemlisi koruyabilmek için bunu mümkün kılacak düzeyde bir
örgütlülüğün gerekli olduğunu gösteriyor. Aksi halde, en başarılı görünen
eylemlerin ardından bile bir yenilginin gelmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Bu büyük direnişin kanıtladığı gerçeklerin en
başında şüphesiz işçi sınıfına önderlik edecek devrimci bir siyasal parti
olmadıkça işçi sınıfının bu tür patlamalarının düzen tarafından her zaman
savuşturulabileceği gerçeği gelmektedir. Lenin emperyalizm çağını proleter devrimler
çağı olarak adlandırmıştı. Bu çağda işçi sınıfının kendiliğinden patlamaları
her an olasıdır. Önemli olan bu tür patlamalar gerçekleştiğinde işçi sınıfına
önderlik etme yeteneğinde ve gücünde bir devrimci partinin daha önceden inşa
edilmiş olmasıdır.
Sendikaları bir kez daha sınıf mücadelesinin güçlü
mevzileri haline getirmek için ileri!
“Yaşasın 15-16 Haziran Genel Direniş ve Başkaldırı
Ruhu!”
Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Mücadele
Birliği!