27 Haziran 2019 Perşembe

16 HAZİRAN YAZILARI-2


38. Yıldönümünde 15-16 Haziran İşçi Direnişi ve Dev-Genç

                                                    Feza Kürkçüoğlu

15 Haziran günü başlayan işçi yürüyüş ve direnişlerinde Dev-Genç’in katılımı hazırlıksız olduklarından yoğun değildir. Ancak ertesi gün Dev-Genç, işçi yürüyüş ve direnişlerinin içinde, işçilerle omuz omuza mücadeleye katılacaktır.
Bugün, işçi sınıfı tarihimize “Büyük Direniş” olarak geçen 15-16 Haziran 1970’de İstanbul’da işçilerin sendikal hakları için direndiği o iki uzun günün 38. yıldönümü…

16 Haziran Pazartesi günü, 98 kardeşini “iş cinayetleri”nde yitirmiş olan Tuzla Tersanesi işçileri, sendikaları DİSK ve Limter-İş’in öncülüğünde greve çıktılar.
Bir kez daha “yaşam hakkı” için grev önlüklerini giyerek, patronların ölüm düzenine isyan etmek için...
Tuzla işçilerinin greve çıktıkları 16 Haziran, işçi sınıfının sendikal hakları için yürüyüşe geçtiği, direniş bayrağını bütün engellemelere karşın yere düşürmediği bir gün olarak geçmişti tarihe…

1970 yılında Demirel Hükümeti’nin DİSK’in öncülüğünde devam eden direniş ve grevleri engellemek için çıkardıkları bir yasa ile başladı her şey…
DİSK’i sendikal ve toplumsal yaşamdan silmek için 11 Haziran 1970’te çıkarılan “274 Sayılı Kanun’un bazı maddelerinin değiştirilmesini öngören kanun” ile sendika seçme özgürlüğü kısıtlanıyor ve yeni yasaya göre de DİSK’in kapatılması öngörülüyordu.
Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile yaptıkları görüşmelerden sonuç alamayan DİSK yöneticileri 14 Haziran Pazar günü yapılan toplantıda direniş kararı aldılar…

DİSK’in direniş kararı, sosyalist örgütlerin yanı sıra Dev-Genç’e bağlı 48 gençlik örgütü tarafından de desteklendi:
 “Devrimci gençlik olarak yurtsever ve devrimci bütün kuruluşları, bütün grupları ve bütün kişileri ortaklaşa eyleme ve devrimci güç birliğini sağlam bir şekilde kurmaya çağırıyoruz.”
DİSK üyesi işçilerin direnişine Türk-İş üyesi işçiler de katıldı. 15 ve 16 Haziran’da İstanbul’un dört bir yanında çıkarılan yeni yasaya isyan eden işçiler direnişe geçtiler. Devrimci öğrenciler de bu tarihi direnişte işçilerle birlikte mücadele ettiler.

Dev-Genç işçilerle birlikte…

68’in 40. yılında süregelen tartışmalardan biri 68’in 71’den ayrı değerlendirilip, değerlendirilemeyeceği oldu. Türkiye sosyalist hareketinin kilometre taşlarından biri olan 15-16 Haziran direnişi ile gençlik hareketi işçi hareketi tanışarak farklı bir mücadele çizgisine evrildi. Üniversitelerin amfilerinden fabrika kapılarına, direnişlere ve grevlere dayanışmaya giden devrimci öğrenciler, 68’in “gençlik hareketleri”nden “politik örgütlere” doğru hızla yol aldılar.
15 Haziran günü başlayan işçi yürüyüş ve direnişlerinde Dev-Genç’in katılımı hazırlıksız olduklarından yoğun değildir. Ancak ertesi gün Dev-Genç, işçi yürüyüş ve direnişlerinin içinde, işçilerle omuz omuza mücadeleye katılacaktır.
O günleri Esat Korkmaz’ın “Kafa Tutan Günler -68 Güncesi” isimli kitabından okuyalım: “DİSK’in açıklamasına göre ilk gün eylemlerine, ‘115 işyeri’nden ‘75 bin’ işçi katılmıştı. TDGF [Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu] İstanbul Bölge Yürütme Kurulu 15 Haziran gecesi değerlendirme toplantıları yaptı ve ikinci gün eylemlerinde işçilerle daha etkin biçimde dayanışmak ve yürüyüş kollarını kentin merkezine, Taksim’e getirmek için işçilerin yoğun olarak bulunduğu semtlere yayılma kararı aldı.

16 Haziran Salı sabahı Anadolu yakasında Kadıköy ve Üsküdar’a doğru yürüyüşe geçen işçilerin yolu polis ve asker barikatı tarafından kesildi. İşçilerle güvenlik güçleri arasında ilk büyük çatışma burada çıktı: işçiler ellerindeki sopa ve çubuklarla polislere karşı saldırıya geçti ve onları geri çekilmeye zorladı; bu kez askerler süngü takarak işçilerin üstüne yürüdü, ancak yürüyüş kollarını durdurmaya yetmedi. Aynı saatlerde Avrupa yakasında Topkapı ve Alibeyköy’den Eminönü-Unkapanı yönünde on binlerce işçi yürüyüşe başlamıştı.” [1]

15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfı tarihinde bir dönüm noktası olduğu kadar gençlik hareketlerinin de dönüm noktası olur. 12 Mart 1971 cuntası ilan edilene dek, “devrim” tartışmalarında “işçi sınıfının öncü rolü” ilk sıralarda yer alır. 15-16 Haziran direnişine katılan devrimci öğrenciler Dev-Genç davasında yargılanırlar.

İhtilal Provası

Ali Yıldırım “Belgelerle FKF, Dev-Genç” isimli kitabında 15-16 Haziran direnişinde Dev-Genç’lilerin rolünü şu satırlarla anlatır: “Askeri savcılık Dev-Genç’in 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ne aktif olarak katıldığını, yer yerde örgütleyip yönettiğini iddia ediyor. Benzer iddialar gerek Ankara gerekse İstanbul Dev-Genç iddianamelerinde yer alıyor.
Buraya alıntılıyorum: 15-16 Haziran 1970 tarihinde İzmit ve İstanbul’da vuku bulan işçi olaylarında İstanbul Bölge Yürütme Kurulu’na bağlı Dev-Genç’lilerin gruplar halinde işçilerin arasına girip hareketi sevk ve idare ettikleri ve bölge yürütme kurulu üyesi sanıklar Haşmet Atakan, Gökalp Eren, Nahit Töre, Mustafa Zulkadiroğlu’nun ve diğer militanların faal rol oynadıkları, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yapılan aramada bulunan telefon konuşmalarının tesbit edildiği bantın tapesinden anlaşılmaktadır. Bu konuşmalardan İstanbul Bölge Yürütme Kurulu üyelerinin Dev-Genç militanlarını gruplar halinde direnişin başladığı mahallelere sevkettikleri, işçi hareketini sevk ve idare etmek için talimat verdikleri, işçilerle birlikte çarpıştıkları görülmüştür.” [2]

15-16 Haziran’dan sonra sendikacılar, işçiler ve öğrenciler tutuklanarak 28 Haziran’dan itibaren Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmaya başladı. 260 sanıklı davada Eylül ayında tutuklu sanık kalmamıştı. Dava daha sonra çıkan genel af ile düşecekti.

Dava düşer ancak, 12 Mart’tan sonraki darbede, 12 Eylül 1980’de açılan DİSK Davası’nda tekrar gündeme gelir. DİSK yöneticileri, 15-16 Haziran direnişinde “ihtilal provası” yapmak suçuyla yeniden yargılanırlar…
Türkiye tarihinde derin izler bırakmış olan 15-16 Haziran’ın 38. yıl dönümünde gerçekleşecek Tuzla Tersanesi işçilerinin grevi o günlerin direniş ruhunu yeniden yaşatmaya çalışacak. Bu kez işçiler “yaşam hakları” için direnişteler…

İşçi sınıfının şahlanışı ve “Kanlı Salı”

Nİtekİm 15 Haziran sabahı İstanbul, İzmit ve Gebze’de 100 bine yakın işçi 113 işyerinde birden iş bırakarak tarihi direnişini başlatmıştır. İlk olarak Kartal -Gebze bölgesindeki sanayi işçileri Ankara asfaltı üzerinde yürüyüşe geçerek tren ve karayollarını kesmişler, faaliyete devam eden fabrikaları işgal ederek işçi kardeşlerini direnişe katmışlardır.
Ankara Asfaltı üzerindeki fabrikalardan başka Topkapı bölgesinde, sur dışında, Haliç çevresinde, Eyüp’te, Kağıthane’de, Levent’te de aynı anda direniş başlatmış, yüzbinler, “Savaş başladı”, “İşçiyiz, haklıyız, güçlüyüz”, “Satılmış Türk-İş”, “Tüm gericiler, faşizm kahrolsun”, “Patronsuz Türkiye” sloganlarıyla caddeleri, meydanları, sokakları işgal etmişlerdir.

100 bine yakın işçinin iş bıraktığı fabrikalar arasında, büyük sermayenin kaleleri olan Türk Demir Döküm, Sungurlar, Otosan, Rabak, Philips, Profilo, Arçelik, AEG, Singer, Simko, Auer, Mercedes, Magirus, Elfa, Erka, Uzel, Grundig, ECA, Vinylex, Aygaz, Türk Kablo, Eternit, Haymak işyerleri de vardır.

“İşbirlikçiler koalisyonu”nun komplosunun devamı karşısında işçiler direnişlerini 16 Haziran günü de sürdürmüşlerdir. Ancak bu defa işçilerin karşısına coplu, tabancalı toplum polisleri, tanklı, tüfekli, süngülü askerler çıkarılmıştır. Taksim’de buluşmak üzere şehrin dört bir yanından dalgalar halinde şehrin merkezine akan işçi kafilelerinin, Haliç’teki köprüler güpegündüz açılmak ve araba vapur seferleri iptal edilmek suretiyle, önleri kesilmiştir.

Ayrıca askeri birlikler seferber edilerek merkezi yerlerde, özellikle Vilayet önünde işçilere karşı tanklar ve zırhlı arabalarla barikatlar kurulmuştur. Levent’te ve Kadıköy’de engelleme daha da ileri götürülerek polisler ve askerler tarafından işçilere ateş açılmış, bu çatışmalar sonunda Türkiye işçi sınıfı üç şehit daha vermiştir: Abduraman Bozkurt, Yaşar Yıldırım ve Mustafa Baylan… [3]

“İşçi arkadaşlardan yaralananlar var!”
İstanbul 2. No.lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin 970/39 Esas sayılı Dev-Genç davası ile ilgili dosyada bulunan yukarıda da sözünü ettiğimiz telefon konuşmaları ile ilgili bant tapelerinden de bazı örnekleri buraya alıyoruz.

Haşmet Atahan: (H)–İlkay Alptekin: (İ)
İ- Haşmet, burada çatışma oldu. İşçi arkadaşlardan yaralananlar var.
H- Anlaşılmıyor.
İ- İşçi arkadaşlardan yaralananlar var, ne yapılıyor bizim okulda yahu.
H- Bir saniye yahu anlaşılmadı.
İ- Ne yapılıyor bizim orada?
H- Burada mı?
İ- Ha.
H- Ha, şimdi bak, Arı Bisküvi’nin önünde işçiler toplanmışlar, IV. Levent’te doğru yürüyüşe geçmişler.
İ- Tamam.
H- Bundan, çatışmadan haberi varmış bu yürüyüşe geçen işçilerin.
İ- Evet.
H- Biz buradan arkadaş çıkarttık oraya.
İ- Herifler devamlı ateş ediyorlar, arkadaşlara haber verin tedbirlerini alsınlar. (…)
Haşmet Atahan: (H)-Yavuz Hakyemez: (Y)
Y- Ben Yavuz, burası Çemberlitaş, 10.000 den fazla işçiyi Çemberlitaş’a kadar getirdim.
H- Evet.
Y- Hâlâ Sirkeci’ye doğru yürüyoruz.
H- Yürüyün, yürüyün.
Y- Şimdi tam Çemberlitaş Sineması’nın önündeyiz tamam mı? Sesler geliyor zaten duyuyorsun.
H- Duyuyorum. (…)
Haşmet Atahan: (H) – Nahit Tören: (N)
H- Kırk kadar tank geldi dediler.
N- Ee, ee.
H- Ve hareket pasifize oldu dediler, nedir durum anlatsana.
N- Nereye kırk tane gelmiş.
H- Demir Döküm’ün oraya.
N- Yahu, sabahtan beri var zaten tanklar filan. Topkapı tarafında filan var.
H- Haa.
N- Önemli değil, yollar üç dört tane yol açık durumda. (…)[4](FK/EZÖ)

[1] Kafa Tutan Günler – 68 Güncesi, Esat Korkmaz, Arba Yayınları, 1992.
[2] Belgelerle FKF, Dev-Genç, Cilt II, Ali Yıldırım, Yurt Yayınları, 19
[3] Ant Sosyalist Teori ve Eylem Dergisi, Temmuz 1970, Sayı: 3.
[4] İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15-16 Haziran, Turgay Arınır- Sırrı Öztürk, Sorun Yayınları, 1976.

15-16 HAZİRAN YAZILARI-1

15-16 Haziran Genel Direnişi
http://marksist.net/Bellek/15-16.htm


Marksist Tutum / Özgür Doğan/ 5 Haziran 2002

Dünya işçi sınıfının bir parçası olarak Türkiye işçi sınıfının sömürüye karşı verdiği mücadelede, 15-16 Haziran direnişi, yarattığı sonuçlar itibariyle ve özellikle de birleşen işçilerin kendi güçlerini kavramaları bakımından önemli bir dönemeç noktası oluşturur. Bu direnişin ortaya koyduğu mücadelecilik ve başkaldırı ruhu, bugün de hâlâ aşılamamış bir eylem olarak tarihimizde iz bırakmıştır.

Ancak 15-16 Haziran genel direnişi, ne hiç beklenmedik bir gelişmeydi ne de yalnızca ulusal gelişmelerin bir ürünüydü. Onu kapitalizmin bu ülkedeki gelişmesinden ve içinde şekillendiği dünyanın genel atmosferinden kopuk olarak anlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yeni 15-16 Haziranlara hazır olmak için önce onu gerçekten anlamak, ve bunun için de hem Türkiye’de hem de dünya çapında işçi sınıfı mücadelesindeki yükselişi hazırlayan ortama kısaca bir göz atmak gerekir.

Cumhuriyet tarihinin ilk otuz yılı, işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal haklarından tamamen mahrum bırakıldığı ve baskı altında tutulduğu yıllardır. Büyük kapitalist işletmelerin ve bankaların bizzat devlet tarafından kurulduğu ve devlet eliyle yerli bir burjuva sınıfının beslenip palazlandırıldığı (devletçilik denen şeyin tek ve gerçek anlamı budur) bu dönem, en başta sayısı gün geçtikçe artan işçi sınıfı olmak üzere genel olarak tüm emekçiler açısından tam bir baskı, gericilik ve devlet terörü önemidir.

Bu tek partili burjuva diktatörlüğü döneminde, Türkiye işçi sınıfı, ne toplu sözleşme yapma hakkına, ne grev hakkına ne de gerçek bir sendikalaşma hakkına sahip olabilmişti. II. Dünya Savaşı boyunca faşist Almanya’yla flört eden fakat savaşın dışında kalan TC, baş tehdit olarak algıladığı yanı başındaki SSCB’nin savaştan galip çıkmasının da verdiği tedirginlikle, Batı dünyasına bir an önce kapağı atmak için türlü manevralara girişmeye başladı. 

Aynı dönemde, Avrupa’daki sözde demokratikleşme rüzgârının etkisiyle, 1947 yılında sendikalar kanunu çıkarıldı ama bu kanunda hâlâ işçi sınıfına toplu sözleşme ve grev hakkı tanınmamaktaydı.
CHP’nin tek parti diktatörlüğüne karşı sözde bir demokratikleşme propagandasıyla iktidara yerleşen Demokrat Parti döneminin işçilere ve genel olarak sol harekete yönelik baskı yılları, Menderes iktidarının 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonucu devrilmesiyle birlikte yerini yeni bir döneme bıraktı. 60’lı yılların özellikle ikinci yarısı Türkiye’de kapitalizmin hızla geliştiği ve kentlerin hızla birer sanayi merkezi haline geldiği yıllar oldu. %10’lara varan ve hatta zaman zaman aşan yıllık büyüme hızının en temel sonucu, yepyeni, genç ve deneyimsiz bir proletaryanın ortaya çıkması idi. Sanayinin sıçramalı bir gelişme temposuna ulaşmasıyla birlikte yenilenen, büyüyen ve uyanan işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin etkisiyle, Türkiye’de 1960’lı yıllara, 1961 Anayasasının liberal atmosferi damgasını vuracaktı.
Bir yandan kapitalizmin bu atılımıyla sosyalizm mücadelesinin gerçek öznesi olan işçi sınıfı kendi güçlerini toparlamaya başlarken, diğer yandan neredeyse 40 yıldır yasaklı ve baskı altında olan sol kitaplar da ilk defa açıktan yayınlanmaya ve sosyalist düşünceler geniş aydın kesimlerin, öğrencilerin ilgisini çekmeye başlıyordu. İşte böyle bir toplumsal ortamda, 13 Şubat 1961’de 12 sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi kuruldu.
Ne var ki, sınıf hareketinin daha bu doğum evresinin askeri darbeyle birlikte gelen bir anayasayla açılmış olması, işçi hareketinde ve genel olarak sol hareket içerisinde iki büyük yanılgı doğurdu. Birincisi, Sol hareket, ilerici aydınların yanısıra, orduyu da “emekçi halkın yanında, toplumcu, zinde bir güç” olarak görüyordu. Şüphesiz bu yanlış kavrayışın temelinde, Kemalizmin devrimci/ilerici bir güç olarak kavranması ve Kemalist rejim ve ideolojinin Ordu tarafından temsil ediliyor olması belirleyici rol oynuyordu. Yanlış bir anti-emperyalizm fikrinden kalkan bu kavrayış, işçi sınıfının devrimin temel motoru olduğu fikrine küçük-burjuvaca burun kıvırmakla kalmıyor, gözü önünde serpilip gelişen işçi sınıfının varlığını dahi tartışma konusu yapıyordu. İkinci yanılgı ise, işçi hareketinin mücadeleci sendikal önderleri arasında bile yaygın olan, 1961 Anayasasının işçi sınıfının her türlü yasal hakkını güvence altına aldığı yanılsamasıydı.

1962 Aralığında Maden-İş üyesi 173 KAVEL işçisinin, gasp edilen haklarını almak için giriştikleri mücadele işçi hareketi açısından yeni bir dönemin açılışı oldu. Nitekim bu direnişle, bir işyeri düzeyinde kalsa bile yasal sınırların ötesine geçilmiş ve burjuvazi bir grev ve toplu sözleşme yasasını kabul etmek zorunda kalmıştı. Suyun yolu bir kez açıldıktan sonra gerisi de geldi. İşçi sınıfı kendi gücüne güvenmeyi öğrenmeye başladı. Türkiye’de ilk kez, gerçek anlamda yığınsal ve militan bir işçi hareketi tarih sahnesine çıkıyordu.
Bu süreçte yüzlerce greve on binlerce işçi katıldı. Bilhassa özel sektörde patlak veren sayısız mücadele, yeni ve militan bir işçi kuşağının doğmasına yol açtı. Grevler göreceli olarak sayıca az ama sürece uzun gerçekleşiyor, bu da mücadeleye atılan işçilerin daha da bilinçlenmesinin önünü açıyordu. Ne var ki devlet güdümünde kurulan ve temel misyonu işçi hareketini devletin denetiminde tutmak olan Türk-İş’in sendikal çerçevesi bu harekete dar gelmeye başlamıştı. Yeni işçi kuşağı ve onun önderleri Türk-İş yönetiminin sözde “partilerüstü ve siyaset dışı sendikacılık” anlayışını eleştiriyor ve sendikal mücadeleye yeni bir kanal açmak istiyorlardı. Sınıf mücadeleci bir anlayışa sahip sendikaların Türk-İş’ten ihraç edilmesiyle birlikte yeni bir örgütlenme ortaya çıkıyordu: DİSK. 1967’de kurulan DİSK’e bağlı sendikaların yürüttüğü başarılı mücadele, işçi sınıfının diğer kesimlerini de etkiledi ve DİSK sendikal bir çekim merkezi haline geldi.

İşte 15-16 Haziran’ın önkoşulları bu çerçevede şekillendi. DİSK bir yükselişin ürünü olarak doğmuştu ve hemen ardından bizzat onun varlığı yeni ve daha güçlü bir yükselişin nedeni haline geldi. Buna paralel olarak gelişen sol hareket de tabloyu tamamlayan ve tüm şekilsizliğine ve muğlaklığına rağmen yine de yükselen işçi hareketinin gittikçe siyasallaşmasını sağlayan faktör olarak şekillendi.

Ama yalnız bu faktörler 15-16 Haziran genel direnişini anlamaya yetmez. Çünkü DİSK ile TİP arasındaki gayri resmi organik bağ dikkate alındığında, TİP içindeki devrimci gençliğin ve sol aydınların tutumlarının ne denli önemli bir rol oynayabileceği kendiliğinden anlaşılır. 60’lı yılların sonlarında, sol hareketin dikkatini ve ilgisini çeken yeni bir dalga yükseliyordu tüm dünyada: 1968 başkaldırısı.
1968, egemen sınıfların bugünün genç kuşaklarını inandırmaya çalıştığı gibi, ne haylaz öğrencilerin bir isyanıydı, ne de yalnızca “bireysel özgürlük” için bir başkaldırıydı. Avrupa’da patlak veren ve çok kısa bir zamanda etkilerini tüm kapitalist ülkelerde gösteren 68 başkaldırısı, kapitalist üretim tarzının II. Dünya Savaşından beri biriken ve keskinleşen çelişkilerinin dışa vurumuydu. 68 başkaldırısı, çürüyen ve çürüdükçe saldırganlığı ve zalimliği daha da artan emperyalist kapitalizme karşı işçi sınıfının ve gençliğin devrimci bir tepkisiydi.

Avrupa’da, özellikle Fransa’da ve İtalya’da 60’lı yılların ortalarında işçi sınıfında başlayan huzursuzluk ve grev dalgası, 1968’e gelindiğinde üniversite gençliğine de sıçradı. Bir yandan işçi sınıfını reformist partiler aracılığıyla düzene entegre etmeye çalışan, öbür yandan da öğrenci gençliği üniversitelerde burjuva eğitim sistemi aracılığıyla burjuva ahlâkına göre eğitip kapitalist toplumun iyi huylu, düzene sadık yurttaşları yapmaya çalışan burjuva devletler bir anda neye uğradıklarını şaşırdılar. Burjuva düzenin gerçek yüzü işçilerin ve öğrenci gençliğin bilincinde açığa çıkıyordu: Bir yandan refah toplumundan, özgürlüklerden ve ilerlemeden söz eden bu burjuva demokrasilerinin, öbür yandan Cezayir’de, Filistin’de, Vietnam’da, Latin Amerika’da yaptıkları, yoksul halklara reva gördükleri baskı, sömürü ve talan artık kitlelerden gizlenemez olmuştu. Nitekim 1968 baharında başlayan gençlik eylemleri kapitalist eğitim sisteminden, burjuva toplumun iki yüzlülüğünden bunalan gençliğin bir patlamasına, başkaldırısına dönüştü.

68 Mayısında Fransa’da ve hemen ardından İtalya’da başlayan üniversite işgalleri öğrencileri, burjuva devletin silahlı baskı aygıtlarıyla, ordu ve polisle karşı karşıya getirdi. İşçiler öğrencilerin taleplerine de sahip çıkarak, giderek artan devlet terörüne karşı alanlara çıktılar. Fransa’da 8 milyon, İtalya’da ise 7,5 milyon işçi genel greve çıkarken, her iki ülkede de işçi sınıfının ve öğrenci gençliğin eylemleri ortaklaşmaya başlamış, fabrika işgalleri, kitlesel miting ve yürüyüşler, polisle çatışmalar günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.
15-16 Haziran direnişinin ardında yatan kendine güven duygusunun, hakkını sokaklarda arama anlayışının, devletin ordusu ve polisiyle çatışma içerisine girmekten çekinmeyen bir cesaretin ve militan cüretkârlığın, 1968 başkaldırısının bu topraklardaki bir uzantısı olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.

Fransa’da 68 baharında patlak veren üniversite ve fabrika işgalleri dalgası derhal Türkiye’ye de sıçradı. 1968 Haziranı’nda İstanbul Üniversitesinin işgaliyle yükselen gençlik eylemleri kısa zamanda tüm okullara yayıldı. Ama gözünü dünyada olup bitenlere diken yalnızca devrimci öğrenciler değildi, dahası bu devrimci öğrencilerin bir çoğu öğrendiklerini işçilere taşımaktan da geri durmadılar. Nitekim Avrupa’daki mücadele biçimleri işçi sınıfı hareketinde de yansımasını buldu: Derby işgaliyle birlikte Türkiye işçi sınıfı hareketinde de fabrika işgalleri önemli bir yer tutmaya başladı. Devrimci cüretkârlık ve militan mücadele anlayışı inanılmaz bir hızla işçi sınıfı içerisinde yayıldı.

Aldığı ivmeyle bir adım daha öne çıkan işçi sınıfının militan eylemliliği, işçi hareketinin hem büyümesinde hem de niteliğinin gelişmesinde ikinci bir dönüm noktası oldu. Bu noktadan başlayarak işçi sınıfının kendiliğinden gelişen fakat devrimci bir öz taşıyan, fabrika işgalleri, boykotlar, yasadışı grevler gibi eylemleri patlak verdi. Aynı dönemde işçi hareketi ile yüzünü sınıfa dönen devrimci gençlerin buluşması, sınıf hareketinin gittikçe politikleşmesini de beraberinde getirdi. Nitekim, 1969 Şubatında ABD 6. Filosunun İstanbul’a gelişini protesto etmek üzere alanlara çıkanlar bir yıl önceki gibi yalnızca öğrenciler değildi artık. Bu kez işçiler de alanlardaydı. 1969 kışında patlak veren Singer işgali ve ardından yaz aylarındaki Demir-Döküm işgaliyle birlikte, direnişlerin artık fabrikaların sınırlarını aşarak tüm bir işçi bölgesine yayılmasına, kadınların da direnişlere militan bir temelde katılmasına tanık olunmaya başlanmıştı. 

69 sonbaharındaki Gamak işgalinde, durum polisin silahlı saldırısına kadar ilerlemişti. Öldürülen direnişçi Şerif Aygün’ün cenazesi, binlerce işçi ve onlara destek veren öğrencilerle birlikte kaldırılırken, artık “evde çocuk ekmek bekliyor” gibi sloganlar bir tarafa bırakılmış, “kahrolsun kapitalizm”, “bağımsız Türkiye” gibi sloganlar öne çıkmaya başlamıştı. Sungurlar işgali de aynı şekilde gelişirken, Alpagut Linyit işletmelerinde ve Günterm işgalinde işçiler yalnızca işgalle kalmadılar, kurdukları işyeri konseyleri aracılığıyla işyerini çalıştırmaya devam ettiler.

1968 başkaldırısının Türkiye’ye de hızla yansıması, öğrenci gençlik hareketinin hızla devrimcileşmesi, işçi sınıfı eylemliliğinin yasal sınırların ötesine taşması ve yükselen bu hareketin DİSK bünyesinde toplanması… İşte 15-16 Haziran 1970’in arka planında bunlar yatar.

DİSK’in çatısı altında gerçekleşen işçi eylemliliği yükselip düzeni tehdit etmeye başladıkça, burjuvazi 274-275 sayılı sendikal yasaları değiştirerek DİSK’i tasfiye edecek yeni bir yasa tasarısı hazırlığına girişmişti. Üstelik bu yasanın hazırlayıcılarından biri de 70’li yılların sonlarında DİSK’in başkanlığına seçilecek olan o dönemin CHP milletvekili Abdullah Baştürk idi.

Yasa değişikliklerinin mecliste kabul edilmesinin ardından, işçi temsilcilerinin de geniş katılımıyla yapılan kalabalık toplantıda DİSK eylem kararı aldı. DİSK yönetimi, bir protesto mitingi yapmayı planlıyor ve fabrikalardaki işçilere DİSK’ten gelecek talimatları beklemelerini salık veriyordu. DİSK’in planına göre miting 17 Haziranda yapılacaktı. Ancak DİSK’in kanuna karşı çıktığı ve protesto edeceği haberi bir anda tüm fabrikalara, işyerlerine, kahvelere ve hatta evlere kadar ulaştığında, zaten istim üzerinde olan işçi sınıfı kendiliğinden derhal sokaklara aktı.

15 Haziran günü, 115 işyeri ve yaklaşık 75 bin işçiyle başlayıp, 16 Haziran günü 168 fabrikayı ve 150 bine yakın işçiyi kucaklayan 15-16 Haziran direnişi, modern sanayi proletaryasının beşiği olan İstanbul ve İzmit yöresini kapsadı. 15 Haziran sabahı İstanbul’da, Gebze’de, İzmit’te fabrikalar durdu. Her tarafta işçiler çeşitli yürüyüşler ve mitingler düzenliyorlar ve kent merkezlerine doğru hareket ediyorlardı. DİSK’in böylesi bir kararı olmamasına rağmen işçiler bu protestoları kendi inisiyatifleriyle ve elbette ki öncü işçilerin ve devrimcilerin yol göstermesiyle yalnızca iş bırakmakla sınırlamamışlardı.

Ertesi gün Kartal’da, Levent’te ve Topkapı tarafında çatışmalar çıkmış, polis ateş açmıştı. Ordu, tanklarıyla ve zırhlı birlikleriyle gösterilere müdahale etmeye çalışıyordu. Askerlerin oluşturduğu barikatlar aşılıyor ve polisle çatışmaya girişiliyordu. Kimi devlet kurumları ve tanınmış kapitalist işletmelerin merkezleri taşlandı, harap edildi, yer yer yakıldı. Tutuklanan işçileri kurtarmak için işçilerin tutuldukları karakollar basıldı. Bazı polislerin silahlarına el konuldu. Kadıköy’deki çatışmalar özellikle çok şiddetliydi, polisin açtığı ateş sonucunda üç işçi öldürülmüş, 200 kişi yaralanmıştı. İstanbul’un iki yakasındaki işçilerin biraraya gelememesi için vapur seferleri tüm gün boyunca iptal edilmiş, Levent yakasından gelen büyük işçi koluyla, Unkapanı-Eminönü’nde biriken işçi kollarının birleşmemesi için Galata Köprüsü açılmıştı.

Bu muazzam direnişin zayıf karnı ise akşam saatlerinde ordunun sıkıyönetim ilan etmesiyle açığa çıktı. DİSK yönetiminin işçileri sükûnete çağırmasının ardından işçiler fabrikalarına geri döndüler. Fakat bazı fabrikalarda iş durdurma ve iş yavaşlatma eylemleri devam etti. Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstri, Otosan, Arçelik, Vita gibi büyük fabrikalarda işçiler kararlılıkla direnişe devam ediyorlardı. İşçiler, yasa geri çekilinceye ve eylemler sırasında tutuklanan sendikacılar serbest bırakılıncaya kadar direnişe devam etme kararı almışlardı. Fabrikalardaki direnişi ne asker ne de polis baskısı engelleyemedi. Fabrikalarda sürdürdükleri direnişe son vermeye ve işbaşı yapmaya işçileri ikna edenler DİSK temsilcileri oldu.

Tüm bunların ardından gelen işten çıkarmalar, tutuklamalar, işkenceler ve davalar işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde estirilen terörün birer göstergesiydi. Üç ay süren sıkıyönetim sonunda işten çıkarılan işçi sayısı beş bini aşmıştı. Yine de burjuvazi DİSK’i yok etme emeline ulaşamadı ve yeni sendika yasası uygulamaya sokulamadan iptal edildi. DİSK’i yok etmek ve işçi sınıfının tüm sendikal kazanımlarını ortadan kaldırmak için burjuvazi 12 Eylül 1980’i beklemek zorunda kalacaktı.

Sonuçlar

Bu genel direniş, bulutsuz gökyüzünde çakan bir şimşek değildi, tersine, yıllara yayılan bir yükselişin ürünü olan kendiliğinden bir patlamaydı. Söz konusu hareketin içerisinde devrimci işçilerin ve devrimci militanların bulunması bu durumu değiştirmiyor. Çünkü hiçbir hareket bu anlamda kendiliğinden değildir. Her zaman her hareketin içinde kitleye oranla çok daha bilinçli, çok daha örgütlü bireylerin ve hatta devrimci grupların olması mümkündür. Ancak kitlelerin güvenini kazanmış devrimci bir siyasal önderliğin olmadığı koşullarda bu tip nüveler harekete geçirici bir etki yaratabilse ve ilk kıvılcımı çakabilse bile hareketin gelişim çizgisi üzerinde belirleyici bir etkide bulunamazlar. Nitekim, işçilerin haklı bir biçimde kendi örgütleri olarak gördükleri DİSK’i yaşatmak için giriştikleri bu büyük direnişin yine aynı DİSK tarafından rahatlıkla denetim altında tutulabilmesi bu gerçekliğin ifadesinden başka bir şey değildir.

Benzer şekilde, 15-16 Haziran’ın tarihsel gerçekliğini çarpıtarak bu direnişin sendikasız, örgütsüz ve küçük işletmelerde çalışan işçiler tarafından gerçekleştirildiğini söylemek, tarihsel gerçekliği çarpıtmak anlamına gelir. 1965-71 dönemindeki yükselişe bakıldığında mücadelenin her daim en önünde olan, en kararlı bir şekilde mücadeleyi sürdüren işçilerin dönemin büyük fabrika ve işletmelerinin işçileri olduğu gün gibi açıktır. En başta metal sanayi olmak üzere petro-kimya ve madencilik sektörleri hareketin lokomotifi durumundaydılar.

Yine aynı dönemdeki yükselişin temel taleplerinden birinin DİSK’e bağlı sendikalara geçmek olduğu hatırlanacak olursa, sınıf mücadeleci bir sendikal anlayışın ve bu anlayış temelinde geliştirilen mücadelenin işçi sınıfının geniş kitleleri için nasıl bir çekim merkezi haline geldiği ve gelebileceği gerçeğinin altını çizmek gerekir. Bir proleter devrimci partinin olmadığı, işçi sınıfının siyasal önderliğine aday tek partinin (TİP) de parlamentarist-reformist bir çizgi izlediği koşullarda bile DİSK’in verdiği mücadele burjuva rejim açısından ciddi bir tehdit haline gelebilmiştir. Bugün sendikalar böylesi bir mücadele anlayışından uzak duruyorlar diye sendikaları bir tarafa bırakıp “yeni ve temiz” işçi örgütleri yaratmaya çabalamak, işçi sınıfının örgütlü kesimini sendika bürokratlarının insafına terk etmek, ve dolayısıyla sendikal örgütlenmenin gerekliliği fikrini sınıfın geniş örgütsüz kesimleri nezdinde gözden düşürmek anlamına geliyor.

15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfına ilk kez kendi gücünün muazzam boyutlarını göstermiştir. İşçi sınıfı böylece “kendiliğinden sınıf” olmaktan çıkıp “kendisi için sınıf” haline gelmiştir. Dahası işçi sınıfı devrimin önder gücü ve lokomotifi olduğunu dosta düşmana göstermiştir. Buna rağmen açıkça dile getirmeliyiz ki, Türkiye “sol” hareketinin büyük bir kesimi bu aşikâr kanıtı bile göremeyecek kadar küçük-burjuva bir karakterde olduğunu kanıtlamıştı. Bu büyük direnişin sergilediği muazzam gücü değil de, direnişin şu ya da bu şekilde sönümlenmesini dikkate alan küçük-burjuva akımlar, işçi sınıfından yüz çevirerek gerilla savaşı vermek üzere kırlara çekilmenin hazırlığına girişmişlerdi.

Dönemin MDD çizgisinin hararetle savunduğu “İşçi-Ordu Elele” sloganının vahim yanlışlığı, işçilerin verdiği 3 ölü ve yüzlerce yaralıyla, katlandıkları işkencelerle, açılan davalarla ve ilan edilen sıkıyönetimle açığa çıkmış oldu. Nitekim, 15-16 Hazirandan bir yıl sonra ordunun gerçekleştirdiği 12 Mart darbesi, pek çok işçi ve devrimci öğrenciyle birlikte, “İşçi-Ordu Elele” sloganını hararetle savunan kızıla boyanmış milliyetçi aydınları da zindanlara kapatmıştı.
Yalnızca 15-16 Haziran’ın militanlığı ve cüretkârlığı değil, 60’ların sonlarındaki her kazanım yasal sınırları aşan, meşruluğunu kendi gücünde ve haklılığında bulan bir özgüveni ifade eder. İşçi sınıfı kendi özgücüne ve örgütlülüğüne dayanarak yasal sınırları eylemliliğinde aşan bir mücadele çizgisine oturmadığı sürece kazanım elde etmek ve elde edilen kazanımları korumak mümkün değildir.
15-16 Haziran direnişi, sınıfın eylemler içinde birleşik gücünü ortaya koymuştu. Ancak bu kadarıyla yetinmek mümkün değildir. Direniş sonrasında başlayan saldırıların yeterince göğüslenememesi, kazanımları elde edebilmek ve en önemlisi koruyabilmek için bunu mümkün kılacak düzeyde bir örgütlülüğün gerekli olduğunu gösteriyor. Aksi halde, en başarılı görünen eylemlerin ardından bile bir yenilginin gelmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Bu büyük direnişin kanıtladığı gerçeklerin en başında şüphesiz işçi sınıfına önderlik edecek devrimci bir siyasal parti olmadıkça işçi sınıfının bu tür patlamalarının düzen tarafından her zaman savuşturulabileceği gerçeği gelmektedir. Lenin emperyalizm çağını proleter devrimler çağı olarak adlandırmıştı. Bu çağda işçi sınıfının kendiliğinden patlamaları her an olasıdır. Önemli olan bu tür patlamalar gerçekleştiğinde işçi sınıfına önderlik etme yeteneğinde ve gücünde bir devrimci partinin daha önceden inşa edilmiş olmasıdır.

Sendikaları bir kez daha sınıf mücadelesinin güçlü mevzileri haline getirmek için ileri!

“Yaşasın 15-16 Haziran Genel Direniş ve Başkaldırı Ruhu!”

Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Mücadele Birliği!

27 Mayıs 2019 Pazartesi

VİCDAN VE ADALET NÖBETİ ÜZERİNE


15 Ağustos günü Gündoğdu meydanında Osman BAYDEMİR'in konuştuğu HDP nin Grup toplantısı ile başlayan "Vicdan ve Adalet Nöbeti" 20 Ağustos Pazar akşamı saat 17:00 de HDP eş başkanı Serpil KEMALBAY'ın Sevinç pastanesi önünde yaptığı açıklama ile sona erdi.

Daha ilk günden Nöbetin tutulacağı alan çift sıra bariyerlerle kapatılarak HDP li vekiller halktan izole edileceği bir alana hapsedildi. Yürüyüş sırasında çıkarılan sıkıntılar ses düzenini içeriye alınmasına dönük tutum alışıldık bir durumdu denebilir.
Dönemin baskıcı karakteri ve İzmir'in kendi özgül durumu göz önüne alındığında katılımın yüksek olmayışı anlaşılır bir durum olarak kaydedilebilir.

7 Haziran 2015 seçimlerinde 80 milletvekiliyle meclise girerek olumlu bir rüzgar estiren HDP nin,    1 Kasım 2015 seçimlerinde zor yoluyla güçten düşürülmesi için, toplumda seçim öncesi başlatılan şiddet dalgasının Suruç,giderek genişlemesi, AKP nin kendi tabanını konsolide ederek iktidarını sürdürme, kaybettiği iktidarı zor yoluyla geri alması çabası giderek yükselen yeni bir savaş konseptine geçişin başlangıcı oldu. 

20 Temmuz 2015 Suruç katliamında 33 devrimci yaşamının yitirdi.
5 Haziran 2015 Diyarbakır HDP mitinginde bomba patladı 4 ölü yüzlerce yararlı.
7 Haziran 2015 HDP barajı aşarak 13.1 oy aldı. 80 milletvekili ile meclise girdi.

Estirilen şiddete ve katliamlara rağmen HDP istenmeyen oranda oy alarak AKP iktidarını tehlikeye düşürdü.
Şiddetin boyutları dahada artarak sürdü.

20 Temmuz 2016 da Suruç'ta patlatılan IŞİD bombası 33 canı aldı.Yüzlerce genç yaralandı. 
10 Ekimde Ankara garında Barış mitingi için toplanan kitlenin içinde  iki IŞİD canlı bombası kendini patlattı.
102 kişi yaşamını yitirdi.Yüzlerce barış savaşçısı ağır şekilde yaralandı.
1 Kasım 2016 da yapılan Seçimlerde HDP barajı az farkla aşarak 10.8 ile 59 milletvekili çıkararak meclise girmeyi yine başardı.
Bu tarihten sonra HDP ye ve Kürt halkına yönelik saldırılar şiddetini ve kapsamını arttırarak devam etti.




Kürt illerinde yaşayan halkın çok geniş kapsamlı bir yıkımla karşı karşıya kalmasıdır.
Cizre de yaşanan katliamla başlayan ve Sur, Nusaybin, Yüksekova, Şırnak ve bir çok başka yerleşim yerinde sürdürülen yıkım politikaları Kürt halkını ve onun parlamentodaki  siyasi temsilcisi HDP yi bir bütün olarak derinden etkilemiştir. 
Orada yaşayan acılar ve yıkım  karşısında HDP nin bir bütün olarak pasif yaklaşımı bu derin yıkımı engelleyecek bir politik hat ve eylem geliştirememesi oldukça sert tepkilere neden olmuş ve o partiye yaşam vermiş insanlarda duygusal bir kırılmaya yol açmıştı. Cizre'de yaşanan katliam dan sonra bölgeye giden vekillere dönük sert tutum ve eleştiriler HDP için hiç bir şeyin eskisi gibi sürmeyeceği daha özel bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Özellikle yıkım yaşanan bölgelerde halkın HDP yi sahiplenme düzeyi oldukça gerilemiştir.


HDP üzerinde uzun zamandan beri süregelen baskılar, Eş başkanların ve önemli sayıda M.vekilinin, Belediye başkanlarının ve parti örgütlerinin siyaset yapamayacağı derecede blokaja uğratılması bu eyleme katılımın sınırlı sayıda kalmasının en temel nedenlerinden biri dersek yanlış olmaz.










ABD HEGEMONYASI ÜZERİNE


Trump döneminde hegemonik restorasyon

iuzgel@gazeteduvar.com.tr            Pazartesi, 27 Mayıs, 2019

 ABD mutlak olarak küçülmüyor, düşmüyor, gerilemiyor. Ekonomisi 2008’den bu yana her yıl istikrarlı bir şekilde büyüyor, işsizlik oranı ve enflasyon düşük, savunma harcamaları azalmıyor. Ama küresel sistemin hâlâ ABD hegemonyası merkezli işliyor olması bunun hiç değişmeden böyle devam edeceği anlamına gelmiyor.
Yaşadığımız döneme ilişkin olarak küresel siyasette iki kritik süreç dikkat çekiyor. Birincisi, zamansal bir sıkışma, yani kısa bir süre içine çok sayıda gelişmenin sıkışması, ikincisiyse bununla doğrudan ilişkili olarak küresel sistemin ne yöne doğru gideceğinin bir türlü belirginleşememesi. Bu ve bundan sonraki yazılarda ABD hegemonyasının halihazırdaki durumunu ele alıp, Çin ve Rusya’nın bu geçiş dönemindeki yeri ve rollerini tartışacağım. Bu yazıda ise ABD ile Çin arasında yaşanan ve ticaret savaşıyla kendisini gösteren küresel gerilimi ABD hegemonyasının konumlanışıyla ve ömrünü uzatma çabasıyla açıklamaya çalışacağım. Temel argümanım ise ABD hegemonyasının küresel siyaseti düzenleme kapasitesinde azalma yaşanmasına rağmen, var olan düzen içinde yerine bir başkası konuncaya ya da toptan yepyeni bir düzen kuruluncaya kadar merkezi bir yere sahip olduğu ve bu uzlaşmanın bütün tarafların şikayetine rağmen devam edeceği olacak.

HEGEMONYAYA DAİR BİR HATIRLATMA

ABD’nin dünya sistemi içindeki yeri konusunda bir kafa karışıklığı var ve bu da anlaşılır bir durum. Özellikle Türkiye’deki hegemonya algısı daha çok Realpolitik’e dayanıyor ve güç mücadelesi üzerinden tanımlanıyor. Küresel hegemonya, kapitalizmin küresel ölçekte örgütlenmesinin gerekli kıldığı ihtiyaçlardan kaynaklanır ve öncelikle yapısal ve sınıfsal bir nitelik taşır. Bu haliyle küresel sistemin içine örülmüştür ve her bir kapitalist ülke hakim sınıfının aktif rızasıyla işler, ideolojik mekanizmalarla toplumlara nüfuz eder. Eğer kapitalizm küresel ölçekte işleyen bir sistem ise bunun da küresel ölçekteki fonksiyonlarını yerine getirecek bir ülkeye ihtiyaç duyar ve bu da sermaye birikiminin en yoğun olduğu, ekonomik, finansal, kurumsal, askeri, ideolojik ve kültürel açıdan en güçlü olduğu ülke tarafından yerine getirilir. 1945’ten itibaren bu rolü ABD yerine getiriyor.

HEGEMONİK DÖNÜŞÜMÜ ÖLÇMENİN KRİTERİ NE?

Dünya siyasetine daha çok güç mücadelesi ve güvenlik üzerinden bakanlar ise ABD hegemonyasını diğer büyük güçlerle küresel mücadele ve/veya bölgesel siyasete indirgeyip bu kriter üzerinden bir “düşüş” söylemi geliştiriyorlar. Hegemonya diğer devletleri ya da aktörleri kendi gücünü kullanarak istediğini yapmaya zorlamak ya da her bir bölgesel sorunu kendi lehine sonuçlandırmak değildir. Böyle bakıldığında, her bir bölgesel çekişmede eğer ABD istediğini almışsa başarılı sayılır ve hegemonyasının güçlü olduğu teyit edilir, başarısız ise düşüşe geçmiş olur. Oysa, ABD daha 1961’de yani çok güçlü olduğu dönemde bile Küba’ya müdahalede fiyasko yaşadı, 1974’te Vietnam’da mutlak bir yenilgiye uğradı. Ama 1953 İran, 1972 Şili, 1980 Türkiye darbeleri gayet de başarılı oldu. Afganistan ve Irak’ı işgal etmekte hiç zorlanmadı. Birçok yazar örneğin, ABD’nin geçtiğimiz ay Venezüela’daki başarısız darbe girişimini ABD’nin gücündeki azalmaya bağladı. Oysa, ABD’nin daha 2002’de Chavez’i devirme girişimi başarısız olmuştu. Yine, Kosova müdahalesinde hem de meşruiyet sorunu çekmeden başarılı oldu ve Kosova’yı Sırbistan’dan kopartabildi. Eğer bölgesel siyaset üzerinden bir analiz yapacaksak, ki bazen gerekli olabilir, o zaman hegemonik gücün tanımını şöyle yapmamız gerekebilir. Hegemonik güç dünyadaki her bölgesel sorunu kendi lehine çevirebilen değil her soruna etki edebilen, ona angaje olabilen güçtür. Buradan baktığımızda ABD’nin Venezüela, Afganistan, Libya, Filistin, Irak, Suriye, Kürt, Karabağ, Kıbrıs, İrlanda, Makedonya, K. Kore gibi birbirinden içerik ve coğrafi olarak çok uzak, farklı ve bir kısımını doğrudan kendisinin yarattığı bölgesel sorun ve çatışmaların ya içinde ya da parçası olduğunu görürüz. Sonuçta ABD’nin bu sorunların her birini kendi istediği yönde sonuçlandırması, ona ilahi bir güç atfetmemiz anlamına gelirdi. Ama hegemonik pozisyon bütün bunların bir şekilde bir tarafında yer almayı gerektiriyor ve bu fonksiyon devam ediyor.

Küresel sistem bütün sorunlarına rağmen 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin öncülüğünde kurulan uluslararası örgütlerin varlığında sürdürüyor ve bunlara üye ülkelerin sayısı artıyor. NATO üye sayısını iki katına çıkarak sorumluluk alanını bütün dünya olarak genişletti. 1990’lardan bu yana yeni ilan edilen bütün devletler IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldular. Dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisinden yedisi ABD müttefiki, 20 en büyük ekonomide bu sayı 17. Yine, dünyada hiçbir ülke ABD kadar çok sayıda ülkeyle ittifak ilişkisi içinde değil. ABD, Kanada’dan Şili’ye, Avustralya’dan Pakistan’a, G. Kore’den Suudi Arabistan’a 60’a yakın ülkeyle kurumsal ya da ikili ittifak ilişkisi içinde. Yani, birine yapılan saldırı diğerine yapılmış sayılan türde bir anlaşmaya sahip. Bu sayı Çin için şimdilik sıfır. Bunun da ötesinde ABD’nin başka ülkelerinin iç yapılarına nüfuz edebilme, kendisine yakın ekonomik, siyasal, askeri kesim ve sınıflar devşirebilme kapasitesi var ve bu hala devam ediyor.

DOLARSIZ HEGEMONYA OLUNMAZ

ABD hegemonyasının en güçlü ayağı doların küresel ticaret ve rezerv parası olması. ABD hegemonyasının günümüzdeki işleyiş şeklinden rahatsız olan Rusya, Çin, hatta son zamanlarda Almanya gibi ülkeler bütün eleştirilerine rağmen dolardan vazgeçebilmiş ya da yerine bir şey koyabilmiş değiller. Bugün yabancı döviz rezervi olarak tutulan kaynak içinde doların dünyadaki payı yüzde 62. Toplamda ABD’den daha büyük bir ekonomi olan Avrupa Birliği’nin ortak parası euro’nun payı yüzde 20’de kalırken, ABD hegemonyasının yerine aday gösterilen Çin’in payı yüzde 2’nin altında ve uzun süredir yükselmiyor. Daha da ilginci, 2008 krizinin sonrasında Rusya ve Çin’in yeni bir küresel para çağrısında bulunmasına rağmen, sonrasındaki 10 yıl boyunca dolara olan talebin hiç azalmamış olması. Hatta, bu iki ülke de kendi paralarını kullanacaklarını ilan etmelerine rağmen birbirleriyle ticaretlerini hala dolarla yapıyorlar. AB Komisyon Başkanı da euro gibi bir para birimi varken, AB’nin enerji ithalatının yüzde 80’ini dolar ile yapmasından şikayet ediyordu. Dünyanın geri kalanındaki dolar miktarı, ABD’de kullanılan dolardan daha fazla. Yine dünyada en fazla yatırımı ABD çekiyor. 2017’de yaklaşık 354 milyar dolarla ABD kendisine yabancı yatırım çekerken, Çin bunun yarısı alabildi. Bu durumun ABD’ye büyük bir güç, imkan ve hareket kabiliyeti kazandırdığı, ABD’nin, bunu mecburen kapatacak ülkeler olduğu sürece bütçe açığı verebilmesini sağladığını belirtmek gerek. Bunun yerine yerel paralarla ticaret iddiası bir fantezi olabilir çünkü Türkiye gibi orta büyüklükteki bir ülke bile 200’e yakın ülkeyle dış ticaret yapıyor. Bu durumda her birinden kendi parasını aldığınızda bunun yaratacağı karmaşa ortada.

TRUMP İLE DEĞİŞEN NE

ABD mutlak olarak küçülmüyor, düşmüyor, gerilemiyor. Ekonomisi 2008’den bu yana her yıl istikrarlı bir şekilde büyüyor, işsizlik oranı ve enflasyon düşük, savunma harcamaları azalmıyor. Ama küresel sistemin hâlâ ABD hegemonyası merkezli işliyor olması bunun hiç değişmeden böyle devam edeceği anlamına gelmiyor. Sorun diğer ülkelerin öncelikle ekonomik olarak büyümeye başlaması, ABD’nin göreli olarak payının küçülmesi, bunun sonucunda küresel boyutta düzenleyicilik kapasitesinin gerilemesi. Bu trend önümüzdeki dönemde devam edecek.

Trump’ın devreye girişi bu noktada gerçekleşti. Trump’ın küreselleşme karşıtlığının da nedeni bu. O yüzden onun ABD’nin düşüşünü hızlandırdığı iddiası doğru değil. Trump’a yüklenen misyon bu gidişatı mümkün olduğunca yavaşlatmak. Başka bir yazının konusu olacak bu tartışma, ABD’nin küreselleşmeden bir adım geri çekilerek hegemonik restorasyon sürecine girdiğine işaret ediyor. Trump hem içeride hem de dünyada bir meşruiyet sorunu yaratmış olsa da, onun izlediği politika ABD’nin, Çin daha fazla güçlenmeden önceki son şansı.

İlhan Uzgel

22 Mayıs 2019 Çarşamba

Pek güzel sömürülüyoruz elhamdülillah...



Murat Sevinç  / Gazete DUVAR        Salı, 21 Mayıs, 2019

Kayırma için o süfli kapitalistlerin ‘gemi’ metaforuna gereksinimi var. Kayırma için o kapitalistlerin geleneklere, göreneklere, milliyetçi duygulara, dini duyguların sömürülmesine ihtiyacı var. Din adamı kisvesine bürünmüş kimi soytarıların yardım ve yataklığına ihtiyacı var. Kayırma için o kapitalistlerin yapmayacağı hiçbir şey, öpmeyeceği hiçbir el yok.

“PR” adında bir alan var malum. Halkla ilişkilerin baş harfleri. ‘Halkla ilişkiler’ denilse herkes anlayacağından, daha ziyade PR tercih ediliyor sanırım! Ne demek bu? En sığ tanımıyla, tanıtılmak ihtiyacı içinde olan her kimse; şirketlerin, kurumların, siyasetçilerin, sanatçıların vs. kamuoyuna iyi ve hoş gösterilmeleri. Gereksinim duyulan saygınlıksa saygınlığı, şöhretse şöhreti, seçim zaferiyse o zaferi, tanınırlıksa tanınırlığı sağlamak. Bazen bir insanın/kurumun gerçek hâlini anlatmak bazen de onları olmadıkları gibi göstermek işi. Tabii, belli bir ücret karşılığında! Son zamanlarda daha sık tanık olmaya başladık, tel tel dökülen sistemin ‘piar’ çalışmalarına.

Hayli genç sayılabilecek, altı yedi asırlık bir tarihi olan kapitalizmin yakıtı, en basit söyleyişle emek sömürüsü. Verimliliğin/kâr oranlarının sürekli biçimde artması için, ‘işbölümü’ adı verilen ve kaçınılmaz biçimde ‘hiyerarşiye’ gereksinim duyan olgunun ‘sermayedar’ tarafı, ‘emek gücü’ tarafını sömürmek; ona, yaptığı işin karşılığı olan değerin ‘hayatta tutabilecek’ kadarını vermek durumunda. Haliyle bütün bir ekonomik ve tabii siyasal/kültürel yapı, söz konusu ‘işbirliğinin’ sürmesi için örgütlenmiştir. Bir kez örgütlendikten sonra, ekonomik yapı ile siyaset ve kültürün alanı karşılıklı olarak birbirini belirlemeye başlar. Nihai belirleyen egemen sınıfın çıkarlarıdır.

Bir ülkedeki hâkim düşünce/kültür (en kapsayıcı haliyle, ideoloji) ve siyaset de, o egemen sınıfın kültürü ve siyasetidir. Düşünce, genel kanılar, genel ahlak ve toplumsal ilkeler ‘egemenin’ alanında doğar, serpilir. Egemen sınıf temsilcileri, doğumdan ölüme dek, diğerlerine neyin iyi, güzel ve doğru olduğunu belletir, anlatır. Anlamak istemeyenleri(!) doğru yola getirmek için çok muhtelif araçlar kullanır. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz egemen sınıfın başat niteliklerinden olan, ‘yasal şiddet’ tekeli. Ezcümle, kapitalizm içinde hep ‘karşı çıkan’ ve ‘sorgulayan’ birileri vardır ve huzur bozan bu birileri çeşitli yöntemlerle ‘ikna edilmeye’ çalışılır!

Kapitalizm, tarihsel süreçte sayısız toplumsal form yarattı. Kendisinden önce var ve uzun süre mücadele ettiği olan kurumların (‘din’ gibi) desteğini aldı, bir kısmını (çoğu feodal kalıntılar gibi) zaman içinde yenilgiye uğrattı. Yok edemediğini (emekçi sınıfı örgütlülüğü gibi) düşmanlaştırdı. Kilisesi Mussolini’yi, Hitler’i, Franco’yu destekledi; orduları Allande’yi katletti, hammadde kaynağı olan ülkeleri işgal etti. Eğitim sistemleri, eşitliksiz bir dünyanın kurulması için örgütledi. Basın/yayın organları müesses nizamın sürmesine adandı. Kendi kadınını, kendi erkeğini, kendi çocuğunu, kendi iyi ve makbul yurttaşını yarattı.

Kâr oranlarındaki düşüş katlanılmaz hâle geldiğinde, milliyetçiliğin de mucidi olan burjuvazi, savaş çıkarmakta, sistemlere dışarıdan müdahale etmekte, askeri müdahaleleri desteklemekte hiçbir sakınca görmedi. Demokrasiyi icat eden burjuvazi, baş aşağı gittiği dönemde faşizmi keşfetti.

Tabii tüm bu genel nitelikler, burjuvazisinin gelişmişlik düzeyine, niteliğine bağlı olarak, ülkeden ülkeye farklılıklar sergiledi. Az gelişmiş demokrasilerde o egemen sınıf, sermaye birikiminin sağlanması, halihazırda sistemin sürmesi için emniyet supabı olan asgari düzeydeki sendikal sosyal haklara dahi zorlukla tahammül edebildi. Birilerinin ‘büyük sermayedar’ olabilmesi için devletle arayı iyi tutması, pastadan istedikleri payı alabilmeleri için ‘diğerlerinin’ yok sayılması gerekti. Gelir farklılıkları akıl almaz boyuta ulaştı. Üç beş şöhretli iş insanının geliri, Afrika kıtasını aştı.

Gelinen aşamada, daha önceki krizlerinden farklı olarak kapitalizm, bilişim devriminin etkisiyle doğal sınırlarına ulaşmış durumda, çünkü sistemin mantığı çöktü. Kâr etmek için artık önceki gibi bir emek sömürüsüne ihtiyaç kalmadı. Bilişim devrimi, çok daha az insanın emeğiyle aynı verimliliğin elde edilmesine olanak sağlıyor ve daha da sağlayacak.

Hâl böyleyken, artan gelir farklılığı ve ne yapacağını bilmeyen sayısız insan gerçeğiyle karşı karşıya toplumlar. Bunun olağan sonucu, demokrasilerde, bir vaadi kalmayan sistemi ayakta tutmak için tercih edilen ‘ceberrut’ liderlerin iş başına gelişi oldu. Ve tabii aynı olumsuzluk bir yandan da, gelişmiş demokrasilerde dinmeyen halk hareketleri, farklı yaşam formlarına yönelik büyük bir ilgi yarattı. Kapitalizm elinde can çekişen bir doğa, dünya, tükenen kaynaklar ve neyse ki bu deliliğe dünya çapında baş kaldıran, iklim protestosu yapan milyonlarca ‘çocuk’ ve ‘genç.’

Böyle bir dünya krizinin ortasında, Türkiye’de milli gelirin yaklaşık yüzde 55’i, nüfusun yüzde 1’inin elinde. Az gelişmiş, devlet eliyle yaratılmış burjuvazinin ayakta kalmak için muhtaç olduğu kudret yine devlette. Türkiye burjuvazisi, devlet desteği ve kayırması olmadan evinin yolunu bulamaz. Halihazırdaki sıkışmışlığında, devletin, halkın sırtından kendilerini kollaması beklentisiyle davranıyorlar. Kâr oranları azalıyor. 
Belirsizlik, tahammül edilebilir sınırları aştı. Bu yüzden biraz daha yüksek sesle demokrasiden vs. söz eder oldular. Aksi olsaydı, kuşkusuz herhangi bir adaletsizlikle dertleri olmayacaktı. Hötzötçü yönetim, kendi yoksul tabanıyla, kurtarılması gereken asalaklar (ve o asalakların kendi iç dinamikleri) arasında tercihte zorlanıyor. Son haftadaki gibi iktidar-sermaye ‘atışmaları,’ söz konusu tercih zorluğundan kaynaklanıyor belli ki. Mesele şu: Halkın sırtından kimler, hangi reçeteyle kayırılacak?

Kayırma için o süfli kapitalistlerin ‘gemi’ metaforuna gereksinimi var. Kayırma için o kapitalistlerin geleneklere, göreneklere, milliyetçi duygulara, dini duyguların sömürülmesine ihtiyacı var. Din adamı kisvesine bürünmüş kimi soytarıların yardım ve yataklığına ihtiyacı var. Kayırma için o kapitalistlerin yapmayacağı hiçbir şey, öpmeyeceği hiçbir el yok.

Kapitalistlerin, üstüne üstlük görgüsüzlük ve aç gözlülükle malûl az gelişmiş ülke kapitalistlerinin ‘kâr’ dışında herhangi bir ‘değeri’ yok. Senin görüp huzur bulduğun bir yeşil alanda o villa görür. Senin görüp huzur bulduğun akan suda o HES görür. Senin kıyısında dinlenmek istediğin bir sahilde o paralı tesis görür. Hatta kıyıların en güzelinde, nükleer santral görür. Onun lehine, senin haber alma hakkın engellenir. Senin bilmemen, duymaman, düşünmemen için ne gerekiyorsa yapılır. Sen ölürsün, görülmez. Sen üzülürsün, umursanmaz. İdam edilecek olsan, o sana daha pahalı bir ‘ip’ pazarlamak ister.

Annene sevgini sömürür. Babana sevgini sömürür. Sevdiğine sevgini sömürür. Çocuğuna sevgini sömürür. Dinini, imanını, inancını sömürür. Kültürünü, iyi niyetini, örfünü sömürür. Sömürü düzeninin siyasal temsilcileri ise üç kuruş kazançla zar zor alabildiğin erzakla hazırladığın iftar sofrasına gelip oturur, misafirperverliğini, çaresizliğini sömürür. O yer sofrasının/sininin önüne yarım saatliğine oturur ki, sen yoksulluğunun gerekçesi üzerinde düşünme. Sen onun neden oldukları üzerine, senin yoksulluğundaki katkısı üzerine kafa yorma. Düşünmeni istemez. Zira düşünmek, nankörlüğe yol açabilir!

Kapitalizm, sen o ‘eşitsiz’ yurttaş konumunu yadırgamayasın diye, yaşamın her anını örgütler. Öyle başarıyla yapar ki bunu, sen karnını ‘emeğinle’ değil, birileri sana ekmek verdiği için doyurduğunu zannedersin. “Aman ha, sakın yemek yediğin kaba pisleme” der, örneğin. O kabın ve yemeğin sahibi sensin oysa; işte bunun farkına varmandan ölesiye endişe duyar.

Onlar, senin gariban hanende biraz oyalanır. Bir iki fotoğraf çektirir. Sen mutlu olursun.

‘Piarcı’larının ‘yoksul evi’ olarak tespit ettiği hanelerdeki iftarlarda fotoğraf çektirip yayınlarken, herhangi bir mahcubiyet hissetmezler mi? O yoksullukta bir payları olduğunu düşünmezler mi? Hissetmezler. Düşünmezler.

Kapitalizm, insanı insanlıktan çıkaran, incelikle örgütlenmiş bir alçaklıktır.

Murat Sevinç kimdir?
İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Türkiye Komünist Fırkası Programı – Bakû-1920

Türkiye Komünist Fırkası Programı – Bakû-1920 

Bazı Akide ve Esaslar 

1- Hudud ve millet tanımayan fabrika sanayiinin yeryüzünde inkişaf ve teessüsü ile küçük ve millî sanatlar ortadan kalkmağa başladıktan sonra, sermaye, fabrika sanayiine sahip olan burjuvazya elinde temerküz ederek umumî bir sahaya giriyor.
Sınaî istihsal işleri, şahsî teşebbüs mahiyetini kaybederek, yeniden yeniye vücuda gelen iktisadî şartlar, istihsalin şahsî mülkiyetinden müşterek mülkîyete girmesini kolaylaştıracak bir şekil alıyor. Böylece Avrupa ve Amerika’da istihsal, birçok büyük şirketler, tröst ve karteller vasıtasıyla “sermayedarlar inhisarı” haline girince, bu ülkelerde iktisadî kudret gibi siyasî hâkimiyet de fabrikacılar, bankerler ve büyük mülk ve toprak sahipleri eline geçiyor ve bu tufeylî ve muhteris sınıflar, bütün insanlık âleminin mukadderatıyla oynamaya başlıyorlar. Küçük sanatkârlar ise, işlerini ilerletmekten, rençberler, topraklarını işletmekten âciz bir halde hayatın en ağır ihtiyaçları altında eziliyorlar ve gittikçe fakirleşerek kol kuvvetlerini iş pazarına çıkarıp fabrika ve kara toprak gündelikçilerine koşuluyorlar. Böylece gündelikçiler (proletarya) mütemadiyen şehir ve köylerde artarak, işletici ve gâsıp sermayedarlara karşı düşman bir sınıf halinde meydana geliyor ve sınıfî bir his ve terbiyenin verdiği ve faaliyetlerle teşkilatlârını gittikçe kuvvetlendiriyor. Hükûmeti ellerinde tutan zenginler sınıfı ise, mükemmelleşmekte ve mükemmelleşerek kuvvet bulmakta olan işçi halka karşı zulümlerini arttırdıkça arttırıyor.

2- Avrupa ve Amerika’da teessüs eden sermayedarlık inhisarı etrafındaki malî ve itibarî muamelelerin akla hayret verecek derecede artarak, netice itibariyle sanat, ticaret büyük makinacılığın mahallî ihtiyacattan fazla mal çıkarması sanayi için yeni mahreçler aranmasına sebebiyet veriyor ve umumiyetle banka sermayesinin de artarak büyük ve merkezlerde temerküz etmesi, itibar tahvillerinin küllî miktarda harice çıkarılmasına sebep olarak sermaye (kapital) beynelmilel bir devreye giriyor. Müstemlekât usulünü icar eden bu devrede ise, bütün dünya piyasaları gibi memleket ve milletlerin sermayedar devletler arasında zahiren muhtelif bahanelerle paylaşıldığı görülüyor. Gerek hulûl-ü muslihâne ve gerek doğrudan doğruya harp ile maksada ermek için kara ve deniz harbî kuvvetlerinin büyük mikyasta artmasından vücuda gelen militarizmin davet ettiği masraflar o derece büyüyor ki, bu yolda daha ziyade ileri gitmeye halkın tahammülü kalmadığı gibi, tutulan bu istikametten geri dönmek de mümkün olmuyor. Karanlık ve açlık içinde yaşayan milyonlarca insanları sefaletten kurtarabilecek ve medeniyeti yeryüzünde neşir ve tesise hizmet edebilecek olan milyarlar pahasındaki bu teknik ve istihsal kuvvetlerinin telef ve berhava edildiği bu devrede, Türkiye ve İran gibi yarı müstemleke ve Hindistan gibi doğrudan doğruya müstemleke halinde yaşayan zayıf ve fakir memleketlerin - emperyalist devlet ve memleketler menfaatine olarak- iktisat ve medeniyetçe harabiyet ve esaretine doğru tertipli bir usul ile gidiyor, ve bu gibi memleketlerde mahreçler temin edecek kara ve deniz yollarının ele geçirilmesi etrafında müthiş ve âlemşümul harpler ve facialar icat olunuyor, ve böylece bir veya diğer millet ve memlekete mensup milyonlarca amele ve rençber sefalet içinde mahvediliyor ki, bütün bu haller sermayedarlığın son nısıf asırda getirdiği istilâcılık devrinin haselerindendir.

3- Sermayedarlık inhisar hale getirmekle maddeten satvet ve ikbalin en yüksek mertebesine varmış ve aynı zamanda bidayet-i inkişafında haiz olduğu bazı medeniyetkâr kuvvetlerini gaip etmiş oluyor. Vakıa burjuvazi devrinin iptidalarında serbest mübadele ve rekabet, insanlar arasında teşebbüs ve teavüne yardım etmiş, istihsal ve nakil vasıtalarının terakkisi millet ve memleketler arasında yakınlığa hizmet eylemiş ise de şimdi istihsal müesseselerinin birleşmeleri ve sermayedarlığın iktisadî mutlakiyetler vücuda getirecek surette aldığı inhisar şekli hüküm ve tegallübe âlet oluyor. Bu inhisarlar eline geçen kara ve deniz yolları ise ucuz satın almak şartıyla ham malı ve pahalıya satmak üzere çürük mamûlâtı büyük soyguncu kumpanyalar hesabına taşımaktan başka bir iş görmüyor. Filhakika sermayedarlığın son ikbal devrinde Avrupa ve Amerika’da zuhur eden iktisadî buhranların önü alınamayarak müstahsil işçi kuvvetlerinin ise inhisar mutlakiyeti altında ezilip azaltılmasına çalışılması, Asya ve Afrika’nın gayr-i müterakki memleketlerinde küçük zenaatların imha edilerek, yerine büyük zenaatların tesis olunmaması ve sanayinin inkişaf ve terakkisi ile sıkı bir alâkası olan ziraatin bu yüzden iptidaî halde kalması ve aynı zamanda müskirat, fuhşiyat ve hurafâta ait türlü türlü müesseselerin intişarına binaenaleyh halkın iktisaden, medeniyeten, örfen ve ahlâken tedennisine gayret olunarak nüfusun kısmen oldukları yerlerde tamamen mahvına, kısmen ise başka memleketlere muhaceretlerine sebebiyet verilmesi, netice itibariyle insanlık âleminin büyük bir kısmını temsil eden bu memleket ve ülkelerde hayat ve medeniyetçe inkişaf ihtimallerini tamamen bitirmektedir ki, bütün bunlar, iptidaları Avrupa ve Amerika’da hâl-i hâzır medeniyetin doğmasına yol açan kapitalizmin son zamanlarında artık tekmil medeniyetkâr kuvvetlerini gaip ederek tamamen muhteris ve tahripkâr bir mahiyet aldığını ispat etmektedir. Tarihin bu cereyanını durdurmak veya bu cereyanı geriye çevirmek mümkün değildir.

4- Burjuvazinin istihsal vasıtaları nasıl derebeylik devrindeki tarihî şartlar içinde vücuda gelmiş, eski yaşayış, usul ve kanunları zulüm ve sefaleti arttırmaya sebebiyet verince, bu devir nasıl kendiliğinden yıkılıp gitmiş ise, şimdik burjuvazi devrini yıkacak sebep ve âmiller pek ziyade artarak hey’et-i içtimâiyeyi sarsmış bulunuyor. Filhakika yukarıda arz olunduğu üzere inhisarcılığın bütün mânâsıyla iktisadî bir mutlakiyet ve istibdat halinde hükümrân olmağa ve bunun altından çıkan her türlü harp ve buhranların yalnız mal ve insanları değil, belki istihsal çarelerini de bozup yıkmağa başlaması, büyük mülkiyet ve tasarruf haklarının, bu haklara malik olmayan beşer kütlesinin istihsalâtına engel olup gitmesini ve bununla beraber amele sınıfının bir taraftan açlık ve sefalet içinde mahvedilirken, diğer taraftan eski tertip ve usulü muhafaza için zorla işletilip silâhlandırılması suretiyle yıkıcı düşman kuvvetin kendiliğinden yetişip meydana çıkması, artık sermayedarlık ve burjuvazi usul ve kavanininin hey’et-i içtimâiye ihtiyaçlarını tatmin muktedir olmadığını göstermektedir. Sâbık Rusya imparatorluğunun vasî muhitinde daimi surette, Almanya, Avusturya, Macaristan ile Asya’nın bazı memleketlerinde kısmen ve mevsimî olarak amele ve rençber halkının hâkimiyeti ele alması, İtalya, İngiltere, Fransa ve Amerika proletaryalarının ise bu harekete temayülleri yer yüzünde burjuvazi hâkimiyetinde proletarya idaresine intikal devrini temsil eden içtimâî inkılâbın başladığını maddî ve âşikâr delillerle meydana koymaktadır.

5- Sınıfî cidal ve hülâsa edilebilecek olan amele ve rençber inkilâpçı hareketinin vasf-ı esasîsi; bu hareketin içtimâî ve beynelmilel (enternasyonal) olmasıdır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşayan herhangi bir millete mensup işçilerin sermayedarlara aynı surette mahkûm ve ezilmiş olmaları, onlar arasındaki dinî, vatanî her türlü ayrılığı son plânda bırakarak müttehit azmikâr ve inkilâpçı beynelmilel bir millet doğmasına yol açıyor.

6- Bugün yeryüzünde millet ve devlet halinde yaşayan içtimaî hey’etlerden herbirine mensup amele, fukara ve rençber takımı, burjuvazi tasallutunu temelinden yıkmak üzere son ve kat’i azîm ve tedbir ile sınıfî mübarezeye girişmeleri beynelmileli doğurmakla beraber, millî muhitte ileride istihsalâtın hür ve müşterek esaslarda kurulmasıyla, medeniyet ve refah nokta-i nazarından beliğan-mabelağ telâfisi mümkün büyük fedakârlıklara lüzum göstermektedir. Kendi muhit ve milleti içinde bu fedakârlığı göze alamayanlar, beynelmilel faaliyete girişmek liyakatini gaip ederler. Sosyoloji ile inkilâpçı sosyalizmi birbirine karıştırıp sulh ve müsameleti netice değil, belki bir vasıta olarak kullanmak isteyen hain sosyalistler son ve kat’i mübarezeye gevşek bir mahiyet vermekten ve aynı zamanda inkılâbı burjuvazya saltanat ve tahakkümüne satmaktan başka bir şeye hizmet etmiş olmazlar.

7- Mazlum işçiler sermayedarlar aleyhine sınıfî cidalde birleşince, karşılarına bütün dünya burjuvazinin varlığına istinadgâh olan “mülkiyet” meselesi çıkıyor. Esasen bir hak değil; bir hurafe olan bu müessesenin yıkılması ve hey’et-i içtimâîyede mevcut istihsal vasıtalarının devlete raptı iledir ki sermayedarlıktan doğan siyasî ve iktisadî her türlü zulüm ve tegallüpler ortadan kalkmış ve cemiyet-i beşeriyede kendi emeğiyle yaşayan her ferdin hakk-ı hayat ve iştiraki takarrür etmiş, yani komünizmin teessüsü ve işletici, gaddar ve müstevlî şahıs ve devletlerin mahvı tahakkuk eylemiş olacak ve nihayet fertler gibi milletler arasında da bütün mânâsıyla “beynelbeşer” ve “beynelmilel” kardeşlik, birlik ve adalet şiarları zafer bulacaktır.

8- İçtimâî inkilâp gibi, inkilâbın burjuvaziye galibiyet ve muzafferiyetinden çıkan komünizm tatbikatı da âlemşümul bir mahiyeti haizdir. Tarih gösteriyor ki, yeryüzünde yaşayan heyet-i içtimâîyeden bir kısmı derebeylikten burjuvazi devrine yeni giriyor. Diğer kısmı burjuvazya devrine girmiş, proletarya hareketinin muhtelif safhalarını yaşıyor. Üçüncü bir kısım ise, burjuvazi devrinden proletarya devr-i hâkimiyetine geçmiş bulunuyor. İçtimâî inkilâbın ibtidar ve intişarında milletlerin geçirmekte oldukları iktisadî tekâmüllerle tarihî ve siyasî şartların büyük alâka ve hisseleri olmakla beraber, inkilâp başladıktan sonra millet, memleket ve ülkeleri birbirinden lâyezal kararlarla ayırmak doğru değildir. Bugün proletarya devr-i hâkimiyetine ayak basmış olan Rusya’da komünizm icraat ve tatbikatının, muvafakkiyeti, iktisadiyatça müterakkî diğer garp memleketlerindeki içtimâî inkilâbın, zuhuruna bağlı olduğu kadar, bütün garpta intişar edecek komünizm tatbikatının da iktisadiyatça daha muhtelif safhalar arzeden şarktaki inkilâbî hareket ile alâkası pek mühim ve hayatîdir. Garp ve şarktaki bu hareketler dünya iktisadiyatının esasen burjuva devr-i saltanat ve tasallutunda inhisar mahiyetini almasından dolayı birbirlerinin mütevellit ve mütemmîmidir.

9- Umumiyetle şark memleketlerine nisbetle oldukça siyasî ve iktisadî tekâmülâta mazhar olan Türkiye’de fabrikacılık lâyıkıyla inkişaf edememiş, ve memleketin ötesine berisine serpişmiş bazı fabrikaların mevcut olmasına rağmen, bunlar ve şehirler etrafında mükemmel ve musannef bir proletarya teşekkül eyleyememiştir. Türkiye bugün Avrupa ve Amerika’ya gönderilen ham eşyayı ve madenleri çıkaracak ve bunları bozulmaktan kurtarıp kolaylıkla taşıyacak sanayi-i istihzariye, madeniye ve nakliyede çalışan yüz binlerce sanatkâr ve fukara işçilerin, tarla ve bahçelerde sabahtan akşama kadar alın teri dökerek en zarurî ihtiyaçlarını temin etmekten âciz kalan köylülerin, cihangir hükûmet ve devletlerin yumruğu altında ömürleri heder olan milyonlarca amele ve köylüden mürekkep askerlerin ve nihayet şehir ve köylerde her türlü istihsal vasıtalarından mahrum işsiz ve halâs ümidini kaybetmiş bir sınıf-ı fukaranın yaşadığı bir memlekettir.

10- Yedi asırlık iktisadî ve siyasî hayatında, ocak devrini atlatarak birçok hükûmet ıslahat ve tanzimatına maruz kalan ve bugünkü şekil ve tarz-ı idaresiyle burjuva demokrasisine ayak basmış olan Türkiye’de (sınıfî mübareze) iptidaî inkişaf devrini yaşamaktadır. Bugün Türkiye’de galip ve yağmacı Antanta devletlerine karşı devam eden millî kıyam hareketine fakir sınıfların iştirakî “düşmanın düşmanı” ile yani harici kapitalizmin tasallutuna karşı kendi içindeki muhtekir ve gâsıp küçük burjuvazi ile müşretereken mübareze mahiyetinde tecelli etmektedir. Kendi muhitinde yalnız maddî menfaate müstenit münasebetler tesis eden Avrupa ve Amerika burjuvazinin Türkiye gibi hayat ve iktisadiyatça zayıf memleketlerin her türlü tahaffuz ve nikâb hudutlarını yıkıp bu memleketleri kendilerine irad veren birer çiftlik ve buralarda yaşayan insanları yalnız işletilmeye mahkûm birer hayvan sürüsü haline koymaları, bu memleketlerde umumi surette Avrupa ve Amerika sermayedarlığına karşı büyük bir düşmanlık hissi uyandırmıştır. Ma’haza, bir taraftan emperyalistlere karşı tevcih edilen bu mübarezenin devamı, diğer taraftan bilhassa içtimâî inkilâbın Avrupa’da intişarı, sınıfî iz’anın tekemmül ve inkişafı üzerine mühim tesirler icra ederek, Türkiye’deki hareketlerin içtimâî mahiyet almasına yardım etmekte ve sosyalizm esasında amele ve rençber sûrâlar cumhuriyeti tesisatına müsa Üçüncü Enternasyonal’i teşkil ve onun yine beynelmilel burjuvazi ile mübarezesine faal bir uzuv olarak iştirak eder.

Şekil-i Hükûmet

1- Mutlakî idarelerde işçi halk müstebit hükümdar ve memurların zulmü altında ezildiği gibi demokratik denilen meşrutî hükûmetlerde de idare ve parlamentarizm ve halkçılık namı altında imtiyazlı tabakalar, yine vali ve hanların temsil ettikleri zenginler elinde inhisar haline giriyor. Amele ve rençber sınıflar, imtiyazlı sermayedarlar sınıfının menfaatine alet oluyorlar.

2- Amele ve rençber şûrâlar cumhuriyeti ise, emek sarf etmeksizin yaşayan tufeylî sınıflar hariç olmak üzere halkın çoğunluğunu etrafında toplayarak işçilerin işleticiler tarafından soyulmasına nihayet verecek her türlü çareyi temin eder. Şûrâlar cumhuriyeti hükûmet ve kızıl ordu teşkilâtıyla kapitalizm ve emperyalizmin proletarya sınıflarıyla mazlum milletleri saran esaret zincirlerini kırarak haricen milletler arasındaki kardeşliği genişletmeye, dahilde ise bütün varlığıyla fıkara ve işçi halk arasında medenî ve hayatî yeni bir devir açmağa liyakat ve iktidar gösteren, sınıfları ortadan kaldırarak her türlü harp ve kıtal gailelerini azat, münevver ve mesut bir istikbale doğru götüren kapitalizm ile komünizm arasındaki devr-i intikale ait, muvakkat bir şekl-i hükûmettir.

3- Fırka, halkçılığın en yüksek bir şekli olan amele ve rençber şûrâlar cumhuriyetinin tesisi yolunda yorulmaksızın çalışmak ve bunun için evvel emirde tebligat ve neşriyatı mağdur sınıfların hâkimiyetlerini temsil eden bu şekl-i hükûmeti kendilerine sevdirmeği vazife bilir. 

Din ve Milliyet

4- Sırf dinî mahiyetteki terbiye, tedris ve ibadet meselelerini her milletin ihtiyarına tâbi bir cemaat işi olarak telâkki ve böylece “hürriyet-i vicdan” ‘ın mutlak surette temini ve hiç kimsenin itikadından dolayı muaheze edilmemesini üss-ü hareket ad eder.

5- T.K.F. sermayedarlığın üzerindeki zulüm ve tahakkümü yıkarak sermayedarlık münasebetinden doğan her türlü harp ve kıtale nihayet vermek ve bu suretle insanlık âlemini sulh ve selâmete erdirmek maksadını takip ettiğinden, dinlerin ve milliyetlerin insanlar arasında münaferet ve düşmanlık doğran hurafelerine karşı mübarezeyi bir vazife bilir.

6- T.K.F. sermayedarlara ve bilumum mütehakkim sınıflara nüfuz ve kuvvet veren ve muhtelif milletleri temsil davasında bulunan ruhanî müesseselerin hükûmetten ayrılarak cemaat teşkilâtı halinde bırakılmasını iltizam eder.

7- T.K.F. muhtelif milletlere mensup inkilâpçı amele ve rençber sınıfları arasındaki eski düşmanlıkları kaldırmak için aşağıdaki en kat’i çarelere girişir: (elif) Dil ve hars nokta-i nazarından her milletin tam hürriyetini temin ve bu itibarla bir veya diğer millete mahsus olan her türlü imtiyazları ilga eder. (be) T.K.F. hükûmet teşkilâtında muhtelif milletlere mensup amele, rençber şûrâlar cumhuriyeti teşkilini kabul ve “hür milletlerin hür ittihadı” esasında olmak üzere federasyon usulünü tercih eder. (pe) Fırka amele ve rençber sınıfları da tamamen ayrı ve müstakil yaşamak ceryanlarına kapılmış olan milletlerin arasında kanlı nizalar çıkmasına yer vermemek için bu gibi meselelerin “plesibit” usulüyle: Umumî reye müracaatla halline delâlet eder.

Türkiye Komünist Fırkası

Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz!

Komünizm Kütüphanesi Sayı:6 (1920 senesi 10-16 Eylülünde Bakû’da içtimâ eden Türkiye Komünist Teşkilâtları Birinci Kongresinde kabul edilmiştir)
Çıkaran Türkiye Komünist Fırkası