30 Ağustos 2019 Cuma

MÜLTECİ İŞÇİLER VE SINIF BİLİNCİ


Sınıf bilincinden yoksun olmak ve “Suriyeliler”

Haber |Güncel |24 Ağustos 2019 /  Kızıl Bayrak

Faşizmin günümüzde bir kere daha öne çıkardığı söylem göçmen karşıtlığıdır. ABD’de Trump, İtalya’da Salvini, Hollanda’da Wilders, Fransa’da le Pen… Her biri kapitalist sistemin pisliklerini göçmenlere yıkıp emekçilerin zihinlerini bulandırıyor, gerçek düşmanımızı görmemizi engelliyor. İki dünya savaşı göz önüne alındığında ulusal önyargılara karşı mücadele etmek, ulusal önyargıların ve düşmanlıkların sınıfsal mücadeleyi karartmasına izin vermemek, sınıfsal mücadeleyi karartan her türlü ırkçı milliyetçi düşünceye savaş açmak, her bilinçli işçi ve emekçinin boynunun borcudur.

Suriyelilere yönelik öfke, Suriyelilerin, kayıtlı oldukları illere gönderilmeleri tartışmasıyla geçtiğimiz haftalarda bir kez daha coştu. Uzun zamandır Suriyelilere yönelik hasmane tutumu sürdüren CHP, İyi Parti ve ulusalcı kanata son seçim sonuçlarının da etkisiyle AKP de eklendi. İşçi ve emekçilerin çok önemli bir kısmı da Suriyelileri sorunlarımızın kaynağı sayıp, bu öfkeyi besliyor.
Gelinen yerde bu soruna karşı tutumumuzu emekçiler arasında daha fazla yaymak acil bir yerde durmaktadır. Çünkü sermaye iktidarı ve onun siyasi temsilcileri kapitalist düzenden kaynaklı yaşanan işsizlik, yoksulluk, ev kiralarının yüksekliği gibi sorunların nedeni olarak Suriyeli emekçileri hedef gösteriyorlar. Vurun abalıya derken öfkenin kapitalizme yönelmesini engelliyorlar. Yaşanan krizin kaynağını çarpıtmada Suriyelilere düşmanlığı fırsat olarak görüyorlar.
İki baskı odağı (Esad rejimi ve ABD-İsrail güdümlü cihatçı çeteler) arasında kalmış Suriyeli emekçilere adeta bir yumruk da böylece atılıyor. Oysa işsizlik, düşük ücretler ve hayat pahalılığı Suriyeliler gelmeden önce de vardı. Suriyelilerin gelişiyle bunlarda daha kötüleşme olmadı mı denirse cevabımız elbette evet olacaktır. Fakat bunun sorumlusu, yaşadıkları yeri mecburen terk etmiş Suriyeli emekçiler değildir. Yaşananların sorumlusu, mecbur durumda kalmış insanları 1.000-1.200 TL’ye, uzun saatler boyunca, hiçbir iş güvenliği almadan çalıştırıp ölüme yollayan, Suriyeli işgücünü kullanıp Türkiyeli işçiye gözdağı veren patronlardır. Baş sorumlu, sigortasız isçiyi denetlemeyen, kuralsız çalışma ortamını engellemeyen devlet ve onun başındaki AKP’dir.
Sorunun gerçek kaynağı
Meselenin başına dönersek yine bu üçlüyü; patronlar sınıfı, ona hizmet eden hükümet ve devlet gerçeğini göreceğiz. Eğer samimiysek bunu yapacağız. Yoksa en iyi tanımla bataklıktaki sinekleri kovalayan ahmaklar konumuna düşeriz.
Hatırlanacağı üzere 2011’de Mısır ve Tunus’ta halk hareketleri patlak verdiğinde ABD, İsrail ve AB devletleri başta Libya ve Suriye olmak üzere bu ülkelere müdahale ettiler. Esad rejiminin yıllardır süren baskısı kitlelerin tepkisini doğurmuştu. Fakat iç dinamikleriyle başlayan isyan emperyalizmin müdahalesiyle kirletildi. Suriye halkının özgürlük mücadelesi olmaktan çıkarıldı. Suriye’de onlarca ülkeden getirdikleri cihatçı çetelerle rejime karşı iç savaşı kışkırttılar. ABD, İsrail, AB ve diğerlerinin Suriye’de güç olma mücadelesine dönüştürüldü.
Türk sermaye devleti ve AKP iktidarı da bu rant savaşında ABD-İsrail ikilisinin yanında yer aldı. Günü geldi Suriye’nin dostları toplantısı Türkiye’de yaptırıldı, günü geldi ÖSO adı altında paralı askerler eğit-donat projesiyle Esad rejiminin üstüne salındılar. Günü geldi MİT TIR’larıyla El Nusra ve IŞİD gibi cihatçı çetelere yardım edildi. Bu cihatçı çetelerin yaralıları ülkemizin hastanelerinde tedavi edildi ve bu örgütlerin ülkemizden kadro devşirmesine izin verildi. Ne de olsa Ahmet Davutoğlu’na göre bunlar “öfkeli çocuklar”dı.
Özetle, TC’nin ve batılı emperyalistlerin çabalarıyla, Suriye halkının bilinçsizliğinden (anti-emperyalist, anti-kapitalist bilinç eksikliğinden) yararlanılarak Suriye karıştırıldı. Ve milyonlarca Suriyeli bu karmaşık tabloda yurtlarını istemeyerek de olsa terk etmek zorunda kaldı. Tüm bu gerçeklere sırt çevirip, 1.000-1.200 TL’ye kölece çalıştırılan, iş cinayetlerine kurban edilen yoksul Suriyelilere çatmak zayıfla, garibanla uğraşmaktır. Patronların ve emperyalist düzenin oltasına gelmektir. 1960’lı-1970’li yıllarda Türkiyeli işçilerin Almanya’da çektiği sıkıntıları anlayamamak demektir.

Suriyeli emekçilerin durumu
Suriyeli emekçilerin durumu ortadadır. Bugün her üç Suriyeliden biri harabede yaşamakta, yarısından fazlasının yaşadığı yerlerde ise en temel ev eşyaları (çamaşır makinesi, buzdolabı, halı) yetersizdir. Kamplar dışındaki Suriyelilerin 5’te 2’si ilaca erişmekte güçlük çekmektedir. Suriyelilere yönelik linçlerde kullanılan kimi iddialar, örneğin hastanede öncelikliler ya da devletten maaş alıyorlar söylemi ise yalandan başka bir şey değildir. Suriyeli yoksulların aldığı yardımların büyük çoğunluğu AB fonlarından mültecilere gelen, Kızılay Kart ve diğer devlet banka kartlarıyla çekilebilen yardımlardır.
Çalışma koşulları açısından ise Suriyeli emekçilerin durumu vahimin ötesindedir. Sadece 2019’da ülkemizde çoğunluğu Suriyeli 70 mülteci işçi iş cinayetine kurban gitmiştir. Yedi ay önce Ankara Siteler’de yangın merdiveni olmayan işyerinde yanan 5 Suriyeli işçiyi unutmak mümkün mü? Avrupa’ya gitmek için denizde boğulan mültecileri ve 3 yaşında ölen Alan Kurdi’yi ne çabuk aklımızdan çıkıyoruz? Savaşın yol açtığı mağduriyet mecbur bırakmasa bu insanlar bu tehlikeleri göze alabilirler mi ya da ülkemizdeki gibi kötü bir yaşamı tercih edebilirler mi?
Durum böyleyken Suriyeliler başta olmak üzere mültecilere ve göçmenlere yönelik nefret ortamı nasıl oluşabiliyor? Sol duyarlılığı bulunan, halkların kardeşliğine inandığını söyleyen Alevi, Kürt ya da sosyal demokrat kitle (bu kitle mülteci sorununu AKP’yi yıpratmak için kullanıyor) zor durumda kalmış insanları nasıl hedef gösterebiliyor?
Bu soruların en kısa ve basit cevabı Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin sınıf kimliğindeki ve mücadelesindeki geriliktir. Yıllarca işyerinde kendisini ezen, baskılayan, sömüren patronlara ve onun koruyucusu bir devlete karşı gösterilmeyen tepki yurdunu terk etmek zorunda kalmış ve kendilerini anlatma fırsatı olmayan başta Suriyeli olmak üzere yabancı işçilere gösteriliyor. Oysa biz hangi ulustan olursak olalım işçi-emekçi insanlarız. Hepimiz benzer koşullarda yaşıyor, eziliyor, sömürülüyoruz. Sınırlar, devletler ve milliyet farklılıkları bizleri bölen, bizlere çözüm olmak yerine bizlerin ezilmesine yarayan yapay ayrımlardır.

Bu duruma işçi-emekçi penceresinden bakmadan, emperyalist-kapitalist sistem gerçeğini görmeden yapılacak her davranış kendi ayağımıza sıkmak olacaktır. Böylece emperyalistlere, yerli işbirlikçilerine ve sömürüyü arttırma fırsatı bulan patronlara değil, ezilen başka milliyetlerden işçilere sataşacağız. Böylece bizi ezenler ve sömürenler zaman kazanacak, keyif çatmaya devam edeceklerdir.

Neler yapmalıyız?
Her şeyden önce buraya gelmiş Suriyeli emekçileri sınıfımızın bir parçası olarak görmeliyiz. Daha önce zaten var olan, patronların kâr hırsından doğan birtakım sonuçları Suriyelilere havale etmemeliyiz. Sorunlarımızın somut nedeni taşeronlaşma, sendikasızlaştırma ve özelleştirme dayatan, ucuz işgücünü sömüren ve insanların barınma ihtiyacını gideremeyen bu düzendir. ABD, İsrail ve Rusya gibi ülkelerin Suriye’yi talan etmesine karşı çıkmak, emperyalizme haddini bildirmek için ülkemizdeki sınıf mücadelesine daha sıkı sarılmak, toplumu gerçeğe uygun bir şekilde sınıf ekseninde ayrıştırmak için işçi mücadelesini güçlendirmek öncelikli görevimiz olmalıdır.

Daha somutta ise Suriye’deki savaşı bugüne kadar azdırmış, ABD’nin çizdiği rotada ilerlemiş, IŞİD ve El Nusra gibi örgütleri desteklemiş AKP iktidarının politikalarına karşı çıkmalıyız. Bugün İdlib’de yapıldığı gibi cihatçı çeteler desteklenmemelidir talebini yükseltmeliyiz. Suriye’ye yönelik her fiili müdahaleyi bir başka ulusun egemenliğine yapılmış bir saldırı olarak görmeli, Türk sermaye devletinin Suriye’de işgal ettiği bölgelerden acilen çekilmesini istemeliyiz. Fırat’ın doğusu diyerek saldırmaya çalıştığı Kürt bölgesine yönelik politikalarından vazgeçmesini sağlamalıyız. Bu talepler için mücadele etmeden göçler dursun demek boş laftan başka bir şey olmayacaktır.

Sonuç olarak
Suriye’de barışçı çözümün sağlanması ve ülkelerine dönmek isteyen Suriyelilerin dönüşü önündeki engellerin kaldırılmasından sonra Türkiye’de kalmak ya da başka ülkelere gitmek isteyen Suriyeliler için mültecilik veya vatandaşlık yönünde adımlar atılmalıdır. Gerçek ve kalıcı çözüm ise Suriyeli ve diğer ulustan işçilerle birlikteliğimizi güçlendirmekten geçmektedir. Vakit yitirmeden bu birlikteliği güçlendirmek, mültecilerin mağduriyetini gidermek için daha fazla çaba sarf etmek öncelikli görevimizdir. Mülteci emekçileri kazanmak için her türlü devrimci yol ve yöntemi kullanmak ise önümüzde duran bir sorumluluktur.
Faşizmin günümüzde bir kere daha öne çıkardığı söylem göçmen karşıtlığıdır. ABD’de Trump, İtalya’da Salvini, Hollanda’da Wilders, Fransa’da le Pen… Her biri kapitalist sistemin pisliklerini göçmenlere yıkıp emekçilerin zihinlerini bulandırıyor, gerçek düşmanımızı görmemizi engelliyor. İki dünya savaşı göz önüne alındığında ulusal önyargılara karşı mücadele etmek, ulusal önyargıların ve düşmanlıkların sınıfsal mücadeleyi karartmasına izin vermemek, sınıfsal mücadeleyi karartan her türlü ırkçı milliyetçi düşünceye savaş açmak, her bilinçli işçi ve emekçinin boynunun borcudur.

16 Temmuz 2019 Salı

ABD’de ki Çağdaş Kölelik Sistemi, Bütün patronların hayali!




Attica hapishane isyanının 45. Yıl dönümü olan 9 Eylül’de ABD hapishanelerinde kölelik koşullarından çalıştırılmaya zorlanan mahpus işçiler grev başlattılar. Dünya Sanayi İşçileri’nin (Industrial Workers of the World-IWW) bir kolu olan Hapsedilmiş İşçiler Örgütlenme Komitesi’nin örgütlenmesine katıldığı grev onlarca hapishanede devam ediyor ve grevle dayanışmak için dışarıda da  eylemler gerçekleştiriliyor. 9 Eylül 1971 tarihinde politik haklar ve daha iyi koşullar talep eden mahpuslar Attica hapishanesinde isyan başlatmış, yaklaşık 1000 kişinin katıldığı isyanda mahpuslar 42 görevliyi rehin alarak 4 gün boyunca hapishanenin kontrolünü ele geçirmişlerdi. İsyanın 4. Gününde polis saldırısı sonunda en az 43 kişi hayatını kaybetmişti. (ç.n.)

Attika Cezaevi İsyanı’nın 45. Yıl dönümünü olan 9 Eylül 2016’dan bu yana tahminen ABD’de 24.000 kişinin grev katıldı. Eğer grevi duymadıysan yalnız değilsin. Grev ana akım medya ve hatta solun büyük bir kısmı tarafından büyük oranda göz ardı edildi. Bunun nedeni grevcilerin çoğunlukla grevlere dahil olmayan insanlardan oluşmasıdır: mahpus işçiler.

Birleşik Devletler Anayasası’nın 13. Maddesi köleliği ve irade dışı çalıştırmayı yasaklamasına karşın, onun ortaya koyduğu ifadeleri okuduğunuzda bariz bir istisnanın söz konusu olduğu açıktır: “Birleşik Devletler’de veya Birleşik Devletler yetkisi altındaki yerlerde, usulüne uygun olarak mahkum edilmiş kişinin cezası karşılığı olma dışında, kölelik veya irade dışı çalıştırma uygulanamayacaktır.”

Eğer bir suçtan mahkum edilirseniz diğer işçileri irade dışı çalıştırma ve kölelikten koruyan yasalar tarafından korunmazsınız. Böylece, Birleşik Devletlerin her yerinde, binlerce mahkum, istençlerinin dışında hapishanelerde çok az bir para karşılığı veya parasız olarak çalışmaktadır.

Uluslarası Çalışma Örgütüne göre mahpus işçilere ödenen brüt ücret saatte 23 cent ile 1,15 dolar arasında değişmektedir. Sözde “para cezaları” ve idari ücretler gibi çoğu fazlasıyla şüpheli olan vergiler ve diğer kesintiler düştüğü zaman mahpusun çoğunlukla parası olmaz veya hapishaneden borçlanmış olarak ayrılır. Brennan Adalet Merkezi 2010 yılındaki bir çalışmasında eyaletlerin ve idari bölgelerin mahkumlara ait olan harcırahları artan biçimde kötüye kullandığını ve bunun bazı mahkumların serbest bırakıldıkları zaman borca girmelerine neden olduğunu ortaya koydu. Ayrıca Arkansas, Georgia ve Texas gibi bazı eyaletlerde mahkumlar emeklerinin karşılığında hiçbir ücret almamaktadır.

Mahpus işçilerin çoğu, çamaşırhane ve mutfak görevleri, kütüphaneleri işletmek gibi hapishanenin gündelik işleriyle görevlendirilirken, çok sayıda mahpus işçi de, işçilerin düşük bir bedel karşılığı veya bedelsiz olarak uzun saatler çalışmaya mecbur edildikleri, koşulların çoğunlukla tehlikeli olduğu özel şirketlerde görevlendirilmiştir.

Mahpus emeği kullanan şirketlerin sahip olduğu en büyük avantajlarından biri yalnızca çalışmaya mecbur olan bir işgücü elde ediyor olmaları değildir, ayrıca mahpusların mahkemelerin onları çalışan olarak addetmemesinden dolayı Adil Çalışma Standartları Yasası’nın amacı olan çalışma koşullarının korunmasından yararlanamamaları nedeniyle çalışma koşullarıyla ilgili herhangi bir dava açamamalarıdır.

Amerikan Prospect’in (1) “Amerika’nın Mahpus İşgücünde Çağdaş Kölelik”(28 Mayıs 2014) başlıklı inceleme raporunda belirtildiği gibi, sorunları daha kötü hale getirmek için, işçi sendikaları mahpus işçileri temsil etmeyecek, çünkü onlar diğer endüstrilerle rekabet eden ürünler üretiyorlar. Veya bir başka deyişle, mahpus işçiler diğer işçilerin çalışma koşullarının altını oymaktadır, çünkü onlar kapitalist sınıfların -asgari ücret, çalışma koşulları, sağlık ve güvenlik konuları ve bunlar gibi diğer meselelerde olduğu gibi- her zaman yakındıkları rahatsızlıklarla uğraşmak zorunda kalan şirketlerce üretilenlerden daha ucuza imal edilebilen mallar üretmektedirler.

Mahpus emeğinin kullanımı Michigan İnfaz Bürosu sözcüsü Chris Gautz gibileri tarafından şu ifadelerle savunuldu, “İş mahpuslar için parasal değer sağlıyor, fakat daha da önemlisi, pek çok mahpus bize bugüne kadar asla bir işe sahip olmamış olarak geliyor. Yalnızca yaptıkları işin gereklerini öğrenmiyorlar, zamanında orada bulunmak gibi basit beceriler, genel iletişim becerileri, nasıl eleştiri alacağını ve daha önce deneyimlemedikleri pek çok şeyi öğreniyorlar… Amaç tahliye edilmelerinden önce onlara iş bulmak.”

Peki, teoride durum bu olabilir ama acımasız gerçek pek çok mahpus işçinin hapishaneye gelmeden önce işsiz olmadığı ve hapishane işçiliğinin her zaman onlara tahliye edildikten sonra yeniden işe girmelerini temin edecek beceriler sağlamadığıdır. Bunun nedeni birçok işin vasıfsız olması ve nakit sıkıntısı çeken, kar amacı gütmeyen organizasyonlar ile Avusturalya’da ve Yeni Zelanda’da düzensiz aralıklarla yıllarca kullanılan herkesin aşina olduğu adıyla sözümona “işsizlik parası karşılığında çalışma” programları denilen resmi kuruluşlar arasında sık sık yükselen diğer istihdam programlarıdır.

Mahpus emeğinin kullanılması ile ilgili bir diğer sorun, uluslarası kuralların ihlal ediliyor olmasıdır. Birleşik devletlerin imzacı devletler arasında olduğu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 4. Maddesi şöyledir, “Hiç  kimse  kölelik  veya  kulluk  altında  bulundurulamaz, kölelik ve köle ticaretinin her türlü biçimi yasaktır.” Yine de, öyle görünüyor ki eğer Birleşik Devletlerde tutuklanacak ve hapsedilecek kadar talihsizseniz, kölelik ve irade dışı çalıştırılmaya maruz kalırsınız.

Bir de durumda Birleşik Devletler yönetiminin Çin’i zorunlu mahpus emeği kullandığı için kınamasından dolayı öyle katıksız bir iki yüzlülük var ki. Örneğin, 6 Haziran 2016’de CNN Birleşik Devletler’in Çin Hükümeti ve Çinli işyerlerine zorunlu mahpus emeği kullandıkları için baskıyı arttırdığını bildirdi. CNN ayrıca Birleşik Devletler’de mahpus emeğinin de dışarıya kiralanmasında sorumlu olan federal ajansın da (UNICOR) (2) Birleşik Devletler’deki mahpus işçilerin düşük ücretler ve yoğun sömürü koşullarına katlandığı konusunda eleştirilere maruz kaldığını da belirtti.

Asıl ilginç olan, makale yazarı Sophia Yan’ın Birleşik Devletler’in zorunlu işçi kullanımını mazur gören anlam bozucu sözleriydi: “Çin’in tersine, Birleşik Devletler mahpus emeğinin kullanıldığını reddetmiyor. Tutuklular, hukuk sisteminin şeffaf olmadığı ve itirafların kimi zaman baskı altında gerçekleştiği Çin’e göre daha şeffaf bir hukuki sürece ve yargı denetimine tabiler.” Yukarıda belirtildiği gibi, Amerikan cezaevi sistemindeki zorunlu işçilerin herhangi bir hakları yok çünkü çoğu Amerikalı işçiyi koruyan yasalar Adil Çalışma Standartları Yasası tarafından işçi kabul edilmedikleri için mahpus işçilere uygulanmıyor. Ayrıca şu iddia da çok başarısız bir  argümadır: Birleşik Devletler mahpus işçiliği kullanabilir  çünkü bu konuda şeffaftır, fakat Çin yönetiminin bunu yapması yanlıştır çünkü  o şeffaf değildir.

Mesele herhangi bir biçimde köleliğin yanlış olmasıdır. Uluslararası yasalar açısından yanlıştır. Ahlaki yönden yanlıştır. Hatta Birleşik Devletler yasalarına göre de yanlıştır. Yine de Birleşik Devletler mahpus emeğinin (köleliğin) kullanılmasına izin veriyor- bu uygulamanın ileride mahpus tahliye edildiği zaman mahpusların çıkarına hizmet ettiği yönündeki fazlasıyla belirsiz gerekçelerle.

Belki de daha fazlasını söyleyen istatistik Mother Jones’un (3) mahpus emeğinin kullanılmasından gerçekten kimin çıkar hakkında bahsettikleriydi.  Mahpus işçi greviyle ilgili 19 Eylül 2016 tarihindeki makalede Mother Jones şöyle belirtti: “Kayıtlara göre mahpus işçiler Florida vergi mükelleflerinin 2014 yılında 59 milyon dolardan fazla tasarruf etmelerini sağladı”

Dolayısıyla vatandaşlarını sömürüden koruması gereken devlet, aslında vergi bütçesini düzenleyerek işçi sınıfının sömürüsüne katkı sağlıyor. Zoraki mahpus emeğinden gerçekten kimlerin fayda sağladığını çözmek için ekonomi doktorası gerekmiyor. Bu mahpus işçi ödeneklerini, işçi sınıfının ücretleri ve koşullarını baltalamak ve rekabette fiyat düşürmek için pervasızca yasadışı, el altından ve haksız biçimde kullanan işyeri sahipleridir. Hizmetleri sağlayan insanlara ödeme yapılmaması ve onlar herhangi bir çalışma standardına ve yasal korumaya sahip olmaması sayesinde  büyük vergi indirimleri alan vergi mükellefleridir. Bu düzenlemeden herhangi iyi bir şey elde etmeyen tek kesim işçilerin kendisidir. Çalıştıkları işletmeler ve diğer kurumlar mahpus emeği kullanan şirketler veya idari bölge ve eyalet kurumları ile rekabet edemediği için işlerini kaybediyorlar.

“Dünyanın bütün işçileri birleşin! Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” Bu söz bir klişe oldu ama aynı zamanda doğrudur. Birleşik Devletler, Çin ve diğer ülkelerdeki mahpus işçilerinin durumunda zincirler mecazi değil, fakat oldukça gerçektir. Dünyanın işçileri en savunmasız olanların bu utanç verici sömürüsünü kabul etmemelidir. Amerikan işçi sendikalarının veya Birleşik Devletler hükümetinin mahpus işçilerin sömürüden kurtulmaları için hiçbir şey yapmamanın bahanesi olarak anlam bozucu kelimeler kullanmalarına izin vermemeliyiz. Kölelik, irade dışı çalıştırma veya işyerinde zorlamanın herhangi başka türü tüm insanlığa hakarettir ve tümüyle bertaraf edilene kadar karşı çıkılmalıdır. İnsan haklarına ve birey haklarına saygılı olduğunu iddia eden bir ülkede, işçilerin ana akım medyanın bile çağdaş kölelik olarak adlandırdığı koşullarda çalışmaya zorlanmasına sessiz kalmak kabul edilebilir değildir.

Bu makaleyi bitirmek üzere olduğum esnada, hapishane grevini örgütleyen gruplardan biri olan Free Alabana Hareketi’nin, gardiyanların da greve katıldığı yönünde açıklamasını okudum. Onlar da hapishanedeki düşük ücretler, aşırı kalabalıklık ve insan hakları ihlalleri gibi koşulları protesto etmeye başlamışlar.

Olumsuz taraftan, Florida, Virginia, Ohio, California, and Güney Carolina’daki protestoların örgütleyicileri başka görevlere transfer edilmek, dışarı çıkma yasağı veya hücre cezaları gibi çeşitli yaptırımlara maruz bırakıldılar. Oysaki bütünüyle düşündüğümüzde, grevlerin şiddete yöneldiğine ilişkin hiçbir işaret yoktu.

Yazının yazıldığı dönemde grevler hala sürüyordu. Dünya Sanayi İşçileri’nin (Industrial Workers of the World-IWW) bir bölümü olan Hapsedilmiş İşçiler Örgütlenme Komitesi için çalışan Ben Turk’a göre 24 eyalette yaklaşık 40-50 civarında hapishanede değişen oranlarda hapishane grevlerine katılım oldu.

Eyalet veya federal otoritelerin herhangi bir değişiklik yaptıklarına yada bu şartlarda herhangi bir değişiklik yapma niyetleri olduğuna ilişkin bir işaret yok. Bu hiç kimse için bir sürpriz değil. Ancak, Birleşik Devletler’deki hapishane grevinde eğer herhangi bir gelişme olursa neyin ortaya çıkacağı belirsizliğini koruyor.



The Amerikan Prospect, 1990 yılından bu yana ABD’de yayınlanan politik dergi (ç.n.)
UNICOR veya diğer adıyla Federal Prison Industries (Federal Hapishane Endüstrileri) (ç.n.)
Mother Jones, 1976 yılından bu yana ABD’de yayınlanan bir politik dergi (ç.n.)

İngilizce orjinali: Modern day slavery in the USA (16 Eylül 2016), https://libcom.org/news/modern-day-slavery-usa-08102016




Çeviri: Yeryüzü Postası

15 Temmuz 2019 Pazartesi

İŞÇİ KONSEYLERİ TOPLANTISI





Sınıf kimliği edinmiş işçi davranışından çok, eril, lümpen denebilecek bir tavır kendini hissettiriyor. Salona girişte evde yapılan börek, kurabiye, kek vb. yiyecekler kutuların içinde meyve suyu eşliğinde gelen konuklara ikram ediliyor. Gelen işçilerle samimi olduklarını hissettirmeye çalışan abi ve ablaların davranışı sırıtıyor. Sahne kendine özgü sloganların yazılı olduğu pankartlarla donatılmış. En dikkat çekici iki slogan dikkatimi çekiyor.

ÖNCÜ İŞÇİLER ÖNE, EN ÖNE! ve ZAFER KESİNDİR!
Öncü olmak yetmez en önde olacaksın,
Zafer ise tartışmasız ve kesindir zaten şüphe duymak kimin haddine.

Slayt gösterisi durmadan akıyor, müzikler her türden kimi duygulu, kimi coşkulu abinin seçimi muhtemelen. En önemli olanını pek bilen yok.
Sahnede bir masa ve üç sandalye var. Genç bir kadın ellilerinde uzun kıvırcık beyaz saçlı biri ve abla oturuyor. İkisinin önünde yazman ablanınkinde kolaylaştırıcı yazıyor.
Heyecanlı olduklarını gizlemeye çalışsalar da bir şekilde hissediliyor. Sonuçta tarihi önemde bir iş yapılıyor. Fotoğraflar videolar çekiliyor.
Salonda elliye yakın kişi var. Gelemeyen işçi arkadaşların neden gelemediklerini uzun uzun anlatıyor abi. Düğünü olan, arkadaşının yerine mesaiye kalan, misafiri gelen vb. nedenler sıralanıyor. Salonun neden boş olduğu açıklanmış oluyor böylece.
Sırayla değişik sektörlerden işçiler sahnedeki kürsüye çıkıp kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar. Çoğu heyecandan konuşmakta zorlanıyor bazıları ceplerinden bir kağıt çıkarıp oradan okumaya çalışıyor. Çok uzun konuşamadan utanıp kürsüden iniyorlar. Bazıları daha tecrübeli İstanbul Zeytinburnu belediyesinden atılan ve 464 gündür direndiğini söyleyen işçi arkadaş. Biraz duygusal ancak öfkeli ve inatçı kendi mücadelesini anlatan bir konuşma yapıyor. Sonra SİBAŞ direnişçisi kadın işçiler konuşuyor onlar daha rahatlar.
Bazlıları başkaları tarafından yazılıp eline verildiği, (okuma zorluğundan) anlaşılan metinleri sıkıntı içinde bitirmeye çalışıyor bazı kavramların telaffuzu çok zorluyor, belli ki daha önce pek kullanmamış.
Abi güçlü sesiyle kulaklarımızı patlatırcasına ajite düzeyi yüksek bir şiir okuyor. Gerçektende mikrofon patlıyor ve çıplak sesiyle devam ediyor.
Konuklara da söz veriliyor. Daha çok iç dökme ve dertleşme tarzında bir hava var.
Her işçi kürsüye çağrıldığında çok yüksek bir sesle arkadan biri slogan atıyor ve bütün salon var sesiyle tekrar ediyor. Bazıları çağrıldığında slogan atarak sahneye çıkıyor.
Ben hayret içinde analiz etmeye çalışırken, kendimi çok tuhaf hissediyorum. Bu durumu nasıl tanımlayacağımı kafamda kuruyorum daha simgesel bir anlatıyla işin içinden çıkabileceğime karar veriyorum.

EN GÜZEL MEZHEBİN MUTLU MÜRİDLERİYLE BİR PAZAR AYİNİ

Kendi mezhebinin en mükemmel  su katılmamış inanış olduğunu düşünen ve ritüellerine sımsıkı bağlı ve tekrar ettikçe daha güçlü bir iman sahibi olduğuna inanmış insanlar topluluğu. 
Abi ve ablaları mezhebin yerel tartışmasız yarı kutsalları. Sahneye çıktığında herkes büyük bir saygı ve hayranlıkla gözlerinin ona dikiyor. 
Abi etki gücü yüksek bir şiir okuyor, sesinin son sınırlarını zorluyor. İzleyen müridler kendinden geçiyor adeta. Bağırdıkça bağırıyor. Şiir çok uzun belikli iyi çalışılmış kavga, direnç, isyan, hafızadan güçlü ses tonuyla okununca herkes uyarılmış halde, yerinden fırlayıp sokaklara taşacak hale geliyor. Bağlılıklarını ve imanlarını tazeliyorlar. Bir zikir hali yaşanıyor. Duvarlarda kendi inançlarını yansıtan kesin ve sert cümlelerden oluşan ayetlere bakıyorlar. Vecd ile gerçek yaşamdan kopup uhrevi bir dünyaya yelken açmış bu insanların içinde sırıtıyoruz birkaç kişi.
Her daim ellerini patlatırcasına alkışlara boğazlarını yırtarcasına atılan sloganlara katılmadığımız gibi şaşkınlıkla bakmamıza şaşıyorlar.
Abartıda sınır yok sayı az ancak coşku oldukça yüksek. Konuşmaların içeriği sohbet kıvamında olsa da bu pek dert değil. Büyük ideallerin bilgisinden çok inancın gücü yeterli oluyor deme ki. İman tazeleme ve zikir de önemli elbette. Her mürid en keskin biçimde inancını haykırıyor. Herkes ayrı ayrı ve birlikte tekrar ediyor. Ne kadar güçlü ve sık bağırırsan haklılığın ve gücün tazeleniyor. Devrimcilik dinin en güzel mezhebi olmanın mutluluğu her ayinde tekrarlanıyor. Boşalmanın getirdiği rahatlamayla çıkılıyor ibadethaneden. Sokaklarda kendini diğerlerinden çok ayrı daha güçlü hissediyor insan. Bu en büyük mutluluk. Olsun sayımız az ama inancımız güçlü, hiçbir mezhep bizden inançlı ve kararlı değil. Er geç anlaşılacak en güzel en makbul mezhebin bizimkisi olduğu. Şimdi bizi anlayamayacak diğer mezheplere inancımızı anlatarak konuşarak kendimizi yormanın alemi yok. İbadetlerimizi eksiksiz sürdürmek sık sık tekrar etmek imanımızı diri tutmak için çok önemli. Her şey bu kadar açık ortadayken nasıl anlayamadıklarını anlayamıyorum. Neden doğru olan bizim mezhebimize inanmakta zorlanıyorlar. Bir misafir söz alıp dinimizin kutsal metinlerine dönmek iyice okumak gerekir diyor. Küçük bir katkı olarak alıp misafiri mahcup etmemek için not alıyorlar naçizane öneriyi. Onların çoktan okuyup bitirdiği metinlere tekrar göz atmanın ne zararı var elbette arada bakmak lazım gelir diyorlar. Misafirinde gönlü olsun kabiliden.

Biraz sert bir eleştiri biliyorum ama biz kendimizi böyle eleştirmezsek düşman çok daha acımasızca yok edecektir.
Marksizm dışı bir devrimcilik tarihin bilgisine yeterince sahip olmadan, duygularla yürütülen mücadeleler her zaman yıkım ve yok oluşla sona eriyor. Bunun önüne geçmek için bu sert eleştirilere ihtiyacımız var.




10 Temmuz 2019 Çarşamba

1 MAYIS DEĞERLENDİRMELERİ

2015 1 MAYIS’I ÜZERİNE SAPTAMALAR

Kapitalist krizin dünyanın her yanında derinlik ve yaygınlık kazandığı bir tarihsel dönemde, sınıfların konumlanışını anlamakta önemli bir gösterge olan l Mayıs Taksim eksenli kutlamaların devlet güçleri tarafından engellenmesi görüntülerinin damga vurduğu bir yıl oldu.
Taksim ısrarı nedeniyle bütün güçlerin burayı dikkate alarak konumlandığı devlet güçlerini alan ve çevresine yığınak yaptığı küçük çatışmalar dışında etkin olarak gündeme damgasını vuramayan sakin bir l mayıs olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
Daha çok yaklaşan seçimlerin etkisinin damga vurduğu bir ruh hali alanlara yansıdı. Milletvekili adaylarının, belediye başkanlarının ve onlara yakın belediyelerde örgütlü sendika yöneticilerinin birlikte organize ettiği ve içeriğini belirlediği l Mayıs 2015 işçi sınıfının ve sınıf devrimcilerinin etkisiz kaldığı şovenizmin baskın olduğu resmi devlet törenine dönüştürüldü. Alan tamamen bu güçlerin kontrolünde ve etkinliğinde şovenizmle zehirlendi. l Mayıs alanı Enternasyonalist devrimci içeriğinin ulusalcı devletçi şoven güçlerin pratik basıncına ses çıkaramadığı etkinlik gösteremediği ideolojik tasfiyenin pratik göstergesinin alana yansıdığı bir yıl olarak kayıtlara geçti.

7 Temmuz 2019 Pazar

İŞÇİ SINIFI KÜRTLEŞMİŞ, KÜRTLER İŞÇİLEŞMİŞTİR!

Formel proleteryanın direnişi kırarak Türkiye'de neoliberalizme hoşgeldin diyen sermaye ve devlet, şimdi de Kürtleşmiş enformel proleteryanın yaklaşan uğultusuyla karşı karşıyadır: Türkiye varoşlarından tehlikeli bir ses yükselmektedir, ve bu ses de büyük ölçüde Kürtçe'dir.
Erdem YÖRÜK


Baltimore - BİA Haber Merkezi
21 Kasım 2009, Cumartesi

Bu yazıda temel olarak şunu iddia ediyorum: Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye'de neoliberalizmin hem inşasını, hem de başarısını mümkün kılmıştır. Türkiye'de neo-liberalizmin inşası derken, sermaye birikiminin uluslararası üretim, ticaret ve finans ağlarına eklemlenmesi ve devletin de bunu kolaylaştırıcı önlemler alması süreçlerini kastediyorum.
Söz konusu süreçlerin, üretim ve ticarette uluslarası şirketler arasındaki rekabetin, akışkan finans sermayesine erişimde de devletlerarası rekabetin arttığı dünya çapındaki yeniden yapılanmanın bir yansıması olduğu çokça kabul ediliyor. Küreselleşme denilen bu "esnek sermaye birikimi" döneminde Türkiye'de üretim yapan sermaye grupları üretimlerini giderek daha çok taşeron ağları üzerinden gerçekleştirirken, kayıtdışı, ucuz ve örgütsüz emek gücünü kullanarak dünya piyasalarında rakiplerine karşı avantaj yakalamaya çalışıyorlar. Devlet de özelleştirme uygulamaları ile ekonomiyi planlı bir strateji çerçevesinde sermaye gruplarına terk etmeyi seçiyor.
1980 sonrasına ilişkin temel süreçlerden biri bu neoliberal politikalar olsa da aynı dönemde Kürt hareketi bize başka bir tarih hazırlamaktadır. 1980'lerin sonundan itibaren PKK'nin güç kazanması ile yeniden yükselen Kürt hareketi, 1990'ların ilk yarısında yeniden güçlü bir halk hareketine dönüşmüştür.
Hareketin Serhıldan (Başkaldırı) ilan ettiği 1989 ve 1993 yılları arasında, bölgenin hemen hemen tamamı halk ayaklanmaları ve şiddetli çatışmalara sahne olmuştur. Bu dönemde devlet, PKK'ye yönelik halk desteğini engellemek amacıyla tarihteki en kapsamlı yerinden etme uygulamalarından birisini hayata geçirmiş, köy yakmaları ve sürekli artan siyasi baskı sonucu sayıları milyonları aşan Kürt nüfusunu önce doğudaki büyük şehirlere sonra da batı illerine zorunlu göç ettirmiştir.
Pek çoğumuz hatırlamasa da, Kürt hareketinin yükseldiği bu dört yıl aynı  zamanda Türkiye tarihindeki en şiddetli grev dalgasının da yaşandığı dönemdi. 1989 bahar eylemleri ile başlayan, Zonguldak grevi ve yürüyüşü ile ivme kazanan bu işçi militanlığı sürecinde, büyük sanayide çalışan 1.5 milyondan fazla kamu ve özel sektör işçisi greve çıkmış, 1980 darbesiyle budanan haklarını geri almak ve ücretlerini arttırmak için kitlesel ve radikal eylemler gerçekleştirmişlerdi.
Bu eylem ve grev dalgasının Kürt illerindeki ayaklanma ile aynı zamanda yükselmesi, her iki cephede de mücadele etmek zorunda kalan dönemin hükümetlerini oldukça zora sokmuştu. Kürt bölgesinin kontrolünde zorlanan devlet, en azından grev dalgasını frenleyebilmek için ücretleri yüzde ikiyüze varan oranlarda arttırmış, ama işçileri durdurmakta bu da yeterli olmayınca bu sefer Körfez savaşı ve ulusal çıkarlar gerekçesiyle bir çok grevi durdurmuş ya da sendika bürokrasisi ile anlaşmaya giderek grev dalgasını sona erdirmişti.
1990'larda Türkiye'de neo-liberal özelleştirme dalgasının önünün açılması bu eylemlerin bastırılması ile mümkün olmuştu. 1989-1993 yılları arasında, kamuda ertelenen ya da sona erdirilen çoğu grevin hemen arkasından, önce çoğunluğu grevde öne çıkanlardan olan çok sayıda işçi işten çıkarılmış, arkasından da bu kurumlar özelleştirilmişti. Aslında, 1980 müdahalesi ile sol ve devrimci kadrolar ile sendikaların üst kademeleri büyük darbe almis olsa da, 1990'lara kadar formel işçi sınıfının üretimden kaynaklanan gücü, pazarlık kapasitesi ve direniş olanakları, neoliberal projenin gerektirdiği ölçüde yok edilememişti. Dolayısıyla, neo-liberal projenin tam anlamıyla inşası 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi sonrasında gerçekleşememiş, 1980'li yıllar bir hazırlık dönemi olarak kalmış ve ancak 1990'ların ortalarından itibaren proje tam anlamıyla uygulamaya konabilmişti.
Bu bağlamda, esnek sermaye birikiminin, taşeronlaşma ağlarınının, enformal ekonominin ve özelleştirme hamlelerinin hızlı yükselişi  ile Kürtlerin zorunlu göçü ve örgütlü işçi eylemlerinin bastırılması arasında çok belirleyici bir ilişki bulunmaktadır. Zira, ekonomik ve siyasi gücü neoliberal sermaye birikimine engel teşkil eden formal işçi sınıfı, esnek sermaye birikimine olanak sağlayacak Kürt enformel işçi sınıfı ile ikame edilmiştir. Zorunlu göç, devletin Kürt illerindeki hareketi kontrol etmek için uygulamaya koyduğu askeri-siyasi bir tedbir olsa da, aynı zamanda Türkiye tarihindeki en kapsamlı ve en hızlı mülksüzleştirme ve proleterleştirme süreci olmuştur. Batıdaki şehirlere ve özellikle İstanbul ve İzmir gibi metropollere, Denizli, Manisa, İzmit, Tekirdağ gibi sanayi merkezlerine göç ettirilen Kürtler, bu kentlerde çok düşük ücretlerle, güvencesiz koşulların yaygın olduğu iş kollarında çalışmaya başlamışlardır. Bugün batı illerindeki inşaatlarda, konfeksiyon atölyelerinde, yazları tarlalarda çalışan işçilerin; sokaklardaki hamalların, seyyar satıcıların, temizliğe giden kadınların büyük bir kesimini Kürtler oluşturmakta, bu insanlar kayıtdışı ekonominin yükünü omuzlamaktadırlar. Zorunlu göç ile kentlere getirilen Kürtler, esnek sermaye birikiminin ihtiyaç duyacağı pazarlık gücünden yoksun, her işte çalışmaya hazır, mülksüzleşmiş işçi arzını büyük oranda artırmıştır.
Bu işçi arzı  olmadan Türkiye'de esnek sermaye birikimi ve neo-liberalizmin inşası çok daha farklı bir seyir izlemek zorunda kalacaktı demek tarihsel bir spekülasyon olmaz. Türkiye, kendi klasmanındaki diğer ülkelere kıyasla neo-liberal küreselleşme sürecinde çok daha yüksek bir performans sergiliyorsa, 2008 yılında inşaat sektöründe dünya üçüncüsü, konfeksiyonda dünya dördüncüsü olabiliyorsa, bunu zorunlu göçün sağladığı ucuz maliyetli emek arzını düşünmeden açıklamak çok zordur. Neo-liberalizmin Türkiye'deki başarılı uygulamasını uygun ekonomik program ve stratejilerin çizilmesi ile, niyet ile, amaç ile, IMF'nin ve Dünya Bankasının ilkelerinin benimsenmesi ile açıklamak yeterli değildir. Bu "uygun akıllara" riayet eden başka birçok ülke Türkiye'ye kıyasla "başarısız" olmuştur. Ancak Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye'de sermayeye taşeron ağlarını doldurup taşıracak kadar yoğun, güvencesiz ve ucuz emek arzı hediye etmiş ve dolayısıyla, neoliberal stratejinin maddi koşulları inşaa etmiştir.
Dolayısıyla, zorunlu göçün sonuçlarından bahsederken Kürtlerin kentlerin çeperlerinde yoksul ve muzdarip bir hayata itildiklerini vurgulamak yeterli değildir. Kentin reel ekonomisinin büyük bir kısmı enformel sektörde ve taşeron ağlarında dönerken, ve de Kürtlerin büyük kısmı da bu ekonomi içinde düzensiz ve kayıtdışı emek süreçlerinde yer alırken, zorunlu göçün neticelerini sınıfsal parametrelere başvurmadan anlamak imkansız olacaktır. Gerçekte zorunlu göç Türkiye'nin sınıfsal yapısını kökünden değiştirmiştir: Kürtler işçileşmiş, işçi sınıfı da Kürtleşmiştir.
1990'lara kadar yapısal gücünü hala koruyan formal işçi sınıfının direnişinin kırılması ve zorunlu göçün Kürtleşmiş bir enformal proletarya yaratması, Türkiye'de neoliberal sermaye birikimi sürecinin inşasını ve başarısını mümkün kılmıştır. Fernand Braudel'in dediği gibi, kapitalizme can veren en önemli özelliği onun esnekliği, yani değişen siyasi ve yapısal koşullara adapte olabilme ve bu koşulları avantaja çevirebilme kapasitesidir. Türkiye'de de sermaye bu esnekliği gösterebilmiş, devlet eliyle yepyeni ve upucuz bir işçi sınıfı yaratmıştır.
Ancak, hikaye böyle bitmiyor: Varoşlarda mekan bulan bu yeni işçi sınıfı, yine 1990'lardan itibaren siyasi bir aktör olarak, devlet için bir tehlike olarak kendini ortaya koymaya başlamıştır. Gazi Mahallasi, 1996 Kadıköy 1 Mayısı, İstanbul'da yüzbinlerin katıldığı Newroz'lar, ara ara yakılan arabalar ve İstanbul'un birçok varoşunun girişinde her gün polis panzerlerinin nöbet tutması bu tehditin emareleridir.
Bugün, Meksiko, Karaçi, Bombay, Manila, Cakarta gibi birçok üçüncü dünya metropolüne benzer şekilde, İstanbul'da da varoşlar etnik ve sınıfsal gerilimlerin, Mike Davis'in deyimiyle, ne zaman ve nerede patlayacağı tahmin edilemeyen birer volkana dönüşmeye başladığı mekanlar olmaktadırlar. Formel proleteryanın direnişi kırarak Türkiye'de neoliberalizme hoşgeldin diyen sermaye ve devlet, şimdi de Kürtleşmiş enformel proleteryanın yaklaşan uğultusuyla karşı karşıyadır: Türkiye varoşlarından tehlikeli bir ses yükselmektedir, ve bu ses de büyük ölçüde Kürtçe'dir.(EY/EÜ)

* Erdem Yörük, Johns Hopkins Üniversitesi, Sosyoloji.