İnsanın
hem ruhsal hem bedensel olarak tutsak olması ve bu tutsaklık zincirlerini bir
türlü kıramaması insanı oldukça yıpratıyor. Hayatın, insani varoluşumuzun,
anlamını yok sayarak savrulduğumuz gündelik ilişkilerin tüketici, yorucu
anlamsızlığına boyun eğişimiz varlığımızın anlamını değersizleştiren bir
gerçekliğe dönüşüyor.
Yaşama
gailesi denen o derin karanlık çukurda debelenen milyonlarca yoksul insanın
yaşadıklarının yanında orta sınıfların, konfor düzeyinin düşmemesi kaygısına
dönük çabası bizi kendi tarihselliğimiz içinde acınası bir yere sürüklüyor.
Yaşamın
anlamını insani bir üretimden kopararak, sistemin bu günkü ihtiyacı olan, bizim
için çoğu ihtiyaç dışı, sorgusuz ve sadece tüketmeye dönük tüketim dayatmasıyla oluşturulan, insan yararını içermeyen
biçime hiç direnmeden teslim oluşumuz ve hayatımızın fark edemediğimiz o büyük
bölümünü bu uğurda harcamamız bizi zavallı durumuna düşürüyor.
Çoğu
ihtiyacımız olmadığı halde tüketmeye zorlandığımız her şey, ideolojik
bombardımanla (bize zorla veya özendirilerek, rıza alınarak, ikna edilerek, ya
da kandırılarak) dayatılan her şey bir
kimlik inşasının temellerini oluşturuyor.
Bu
kimlik insani, kendi doğamızın bizi yönlendirdiği bir kimlik değil. Ve hepimiz
bu yorucu, yıpratıcı, ruhumuzdan, kimliğimizden parçalar kopararak oluşturulmaya
çalışılan bu kimlik inşasının kurbanı oluyoruz. Direk olmasak da dolaylı olarak
en yakınımızdaki insanların eşimiz ve çocuğumuzun anne babamızın yakınlarımızın bu güçlü
saldırı karşısında savrulmasının etkilerini yaşamak zorunda kalıyoruz.
Ne yiyeceğimizi ne giyeceğimizi, bedenlerimizi nasıl aksesuarlarla donatacağımızı, hangi sözcüklerle nasıl konuşacağımızı, hangi müzikleri dinleyeceğimizi en önemlisi nasıl düşünmemiz, nasıl duygulanmamız gerektiğini bize dayatan bir ideolojik kuşatma altında yaşıyoruz. Ve bu basınçtan kurtulamadığımız ölçüde mutsuz oluyoruz.
Sistemin dayattığı “tükettikçe varım“ düşüncesi(zliği) daha fazla tüket sürekli tüket biçiminde hem doğayı hem hayatlarımızı tüketmeye dönük bir işlev görüyor. Bu girdaba düşmüş, o kitlenin bir parçası olmuş farklı gelirlere sahip tüm bireyler ne kadar tüketse de bir türlü mutlu olamıyor. Farkında olamadığı sürece de bu yorucu yıpratıcı kurgunun dışına çıkamıyor.
İnsanın bir anlam olarak kendini inşa etmesi ortaya
koyduğu ürettiği değerle mümkün. Sadece tüketerek yaşamını sürdüren bir insanın
varlığına anlam kazandırması da mümkün değil.
STRONSİUM 90Acayipleşti havalar,
bir
güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom
bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium
90 yağıyormuş
ota, süte, ete,
umuda, hürriyete,
kapısını çaldığımız
büyük hasrete.
Kendi
kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya
ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya
dünyamıza inecek ölüm.
(16 Mart 1958,
19.06.2022
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder