27 Mart 2026 Cuma

TASFİYECİ RÜZGARLARIN KIRAMADIĞI UMUTLAR

 

8 Mart 2026 da öne çıkanlar, gölgede kalanlar,

Anma, Kutlama, Eğlence, Mücadele

 

8 Mart 2026 dikkatli bakınca önceki yıllara göre biraz daha farklı içeriklere bürünmüştü diyebiliriz. Uzun süredir 8 Mart’lar feminist hareketlerin etkisi ve belirlenimi altında yapılan ve solun neredeyse tüm kesimlerinin bu etkinlik ve eylemlere yedeklendiği bir tablo şeklinde sürüp gidiyordu.

Bu yıl üç farklı 8 Mart kutlamasıyla, ayrı eylemlerde kendi taleplerini, bu taleplerin ifade ediliş biçim ve içeriğini belirlemek, diğer gruplardan ayırmak ve farklı olan tutumun görünür olması için değişik zamanlarda ve saatlerde yapılan gösterilere yakından bakalım.

Bu yıl farklı olarak daha önceki kutlamalardan tam bir kopuşu başaramasa,  kararsızlık taşımış olsa da kopma ve kendini ayırma eğilimini ifade ediyordu diyebiliriz.

7 Mart Cumartesi günü öğle saatlerinde Dem parti Kadın Meclislerinin barış zinciri oluşturma eylemi için Konakta eski Sümerbank önüne çağrı yapmıştı.

Her yaştan yüz kişiye yakın kadın belirlenen saatte toplanarak önce müzikler eşliğinde halaylar çekip şarkılar söyledi. İki Dem partili vekilin Gülistan Koçyiğit ve Burcugül Çubuk’un katıldığı eylemde kadınlar tek sıra halinde ellerindeki dövizler, fotoğraflar ve kendi işledikleri “Örgütlü kadın özgür yaşamı örüyor” ve “ Jin Jiyan Azadi” pankartlarının arkasından kısa bir yürüyüş gerçekleştirerek Pier’in önünden deniz kıyısını takip ederek vapur iskelesinin önüne ulaştılar.

Az sayıda beyaz tülbentli renkli kıyafetler giymiş Kürt kadınlarının da bulunduğu yürüyüş kolu çevredekilerin oldukça dikkatini çekti. Yürüyüş boyunca çeşitli müzikler eşliğinde dans edildi. En ilginç olanıysa Sezen Aksu’nun “Karşıyım Karşı her şeye karşı” şarkısının çalındığı esnada yaşlı Oruçlu, Barış annelerinin Türkiye solundan kadınların rahatlığına pek ayak uyduramayan kararsız ne yapacağını bilmez bir duruma sürüklenmesiydi. Deniz Poyraz’ın annesi ölen kızının fotoğrafının da taşındığı yerde oldukça zor durumda kaldı. Kürtlerin daha yaşlı kadınlarının Türklüğe zorunlu entegrasyonunda yaşanan trajik sıkıntılı bir durum oluşmuştu.

Kadınların küçük bir kısmı Biji serok Apo, Barışın mimarı İmralı’dadır,  sloganı attıysa da çok rağbet görmedi. Jin Jiyan Azadi, Kadın Yaşam Özgürlük sloganı birbirinden ayrılmadan sıkça atıldı. Zaman zaman müziklerin etkisiyle coşkulu anlar yaşansa da bütün kadınların aynı duyguyu taşıdığını ortak bir duygunun olduğunu söylemek pek mümkün değildi.

Daha çok orta halli ve yoksul Kürt, Türk emekçilerin, Suriyeli göçmenlerin uğrak yeri olan Konak bölgesinde Kürt kadınların zılgıtlarla Kürtçe sloganlarla yürüyüş yapması çevredekilerde farklı iki etkiye neden oldu.

Kürt emekçileri korteji görüp, sloganları duyunca büyük bir heyecanla çevrede toplanarak eylemi desteklerken, Türk yoksulların bir kısmı biraz daha mesafeli ilgisiz gibi görünerek tepki vermemeyi seçti. Bazıları öfkelenip polisin yanına giderek buna nasıl izin verdiklerini soruyordu. Yürüyüşün tamamlandığı vapur iskelesi önünde önce Burcugül Çubuk sonra Gülistan Koçyiğit birer konuşma yaptılar.                                                                                                                                                                      Burcugül Çubuk kısa sayılabilecek genel çerçevede bir konuşma yaparken Gülistan Koçyiğit daha uzun ve siyasal gündeme ilişkin oldukça uzun bir konuşma yaptı. Barışın Mimarının Öcalan’ın 27 Şubat ta açıkladığı deklarasyonunun sonuna kadar arkasında olduklarını belirten Koçyiğit, hükümet ortaklarının sürecin gereklerini yerine getirmedikleri yönünde eleştirilerini sıraladı. Türkiye’nin barışı kadınların özgürlüğününde yolunu açacaktır diyerek, Türkiye’nin demokratikleşmesi için gerekli adımları atmakta geciktiği yönünde içeriği zayıf ancak biçimi sert bir konuşma yaptı. Asıl vurgu Türkiye’nin demokratikleştirilmesinin önündeki engellerin bir an önce kaldırılması ve Öcalan’ın çağrısına uyulmasıydı.

8 Mart Pazar günü ise saat 14.00 te Gar önünde buluşma çağrısı yapan (BDSP) EKK dışında diğer gruplar saat 15.00 için Türkan Saylan önünde buluşma çağrısı yapmıştı. Belirtilen saatte Sosyalist yapılara bağlı Kadın kortejleri, Dem Partili kadınlar kendi pankart ve dövizleriyle alana geldiler.

Küçük burjuva feminist yapıların basıncının mağlupları olarak Sosyalist yapılar erkeklerin dâhil olmadığı, bu tutumu kıracak bir hamle yapmak yerine yürüyüşe kadın kortejleriyle dahil olmuşlardı.

Bu yıl daha önce pankart bayrak yasağı da koyan bu küçük burjuva akımlardan bağımsız olarak Sosyalist yapıların yarım bir irade koyarak saat 15.00 te kendi kimlikleri, pankart, bayrak ve dövizleriyle bir yürüyüş gerçekleştirmeleri kopma eğiliminin görünür olmasını sağladı. Kızıl bayraklarıyla, devrim ve sosyalizm vurgusuyla, politik gündeme dair söylem ve sloganlarıyla sosyalist yapılar uzun zamandır geciken ama eksik bir adım atmış oldular. Erkek yoldaşlarını kortejlerinin dışında bıraktılar.

Bu olumlu eğilimi sokaklara taşıyan sosyalist anlayışların bir kısmı feminist gece yürüyüşüne de katılmakla gündüz ortaya koydukları iradeye pek uygun düşmeyen başka bir görüntü sergileyerek kafalarının çok net olmadığını ortaya koydular. Hiçbir değerlendirme yapmadan amaçsız, plansız her kalabalığın içinde olmaya çalışmak o kitlenin içinde kaybolmayı ve değiştiremeyeceğiniz için aşınmayı beraberinde getirebilir.

Yön veremeyeceğiniz daha güçlü kalabalıklar sizi etkisizleştirir kendine benzetir.

Devrimci iddiaya sahip yapıların daha planlı ve kendi doğrularını politik hattını görünür kıldığı ayrım çizgilerini çekebildiği bir odak yaratmak için bir kopuşa ihtiyaç duyduğu açıktır.

 

 2026 yılındaki çabalar 8 Mart’ı Feminist hareketlerin elinden kurtarmak ve gerçek sahipleri olarak içeriğine uygun bir anma gerçekleştirmek, işçi sınıfının öfkesini dışa vurduğu, iktidar iddiasıyla ortaya çıktığı, kadın ve erkek devrimcilerin bir kavga günü olarak hak ettiği anlama yeniden kavuşturmak için tamamlanması gereken yarım kalmış bir hamle olarak görülebilir.

Gelecek yıllarda çaba harcanırsa bu eksik tutum, kararsız dağınık eğilimler birlikte daha güçlü net bir devrimci ortak iradeye dönüştürülebilir. Belki o zaman gerçek anlamına yakışan bir şekilde güçlü devrimcilerin damgasını vurduğu 8 Martlar kutlanabilir.

 

 

 

19 Aralık 2022 Pazartesi

Yas tutmayın, örgütlenin!

https://www.gazeteduvar.com.tr/kursuna-dizilen-bir-isci-ozani-joe-hill-yas-tutmayin-orgutlenin-makale-1589804


Kurşuna dizilen bir işçi ozanı Joe Hill: Yas tutmayın, örgütlenin!

Joe Hill; piyano, keman, gitar ve banjo çalarak ABD’yi boydan boya gezen, oradaki işçi mücadelelerine kulak ve ses veren cesur bir işçi ozanıdır. Cenazesinde binlerce işçi hep bir ağızdan Joe Hill’in şarkılarını söyler. Bedeni ise daha sonra yakılır. Külleri ABD’deki tüm sendika ofislerinden çevreye dağılır. Hatta bir kısmı okyanusları aşarak memleketi İsveç’e kadar uzanır… Bugün hem cesaretini hem de şarkılarını hatırlıyoruz…

19 Haziran 2022 Pazar

TÜKETİM DAYATMASI İDEOLOJİKTİR!


İnsanın hem ruhsal hem bedensel olarak tutsak olması ve bu tutsaklık zincirlerini bir türlü kıramaması insanı oldukça yıpratıyor. Hayatın, insani varoluşumuzun, anlamını yok sayarak savrulduğumuz gündelik ilişkilerin tüketici, yorucu anlamsızlığına boyun eğişimiz varlığımızın anlamını değersizleştiren bir gerçekliğe dönüşüyor.

Yaşama gailesi denen o derin karanlık çukurda debelenen milyonlarca yoksul insanın yaşadıklarının yanında orta sınıfların, konfor düzeyinin düşmemesi kaygısına dönük çabası bizi kendi tarihselliğimiz içinde acınası bir yere sürüklüyor.

Yaşamın anlamını insani bir üretimden kopararak, sistemin bu günkü ihtiyacı olan, bizim için çoğu ihtiyaç dışı, sorgusuz ve sadece tüketmeye dönük tüketim dayatmasıyla oluşturulan, insan yararını içermeyen biçime hiç direnmeden teslim oluşumuz ve hayatımızın fark edemediğimiz o büyük bölümünü bu uğurda harcamamız bizi zavallı durumuna düşürüyor.

Çoğu ihtiyacımız olmadığı halde tüketmeye zorlandığımız her şey, ideolojik bombardımanla (bize zorla veya özendirilerek, rıza alınarak, ikna edilerek, ya da kandırılarak) dayatılan her şey bir kimlik inşasının temellerini oluşturuyor.

Bu kimlik insani, kendi doğamızın bizi yönlendirdiği bir kimlik değil. Ve hepimiz bu yorucu, yıpratıcı, ruhumuzdan, kimliğimizden parçalar kopararak oluşturulmaya çalışılan bu kimlik inşasının kurbanı oluyoruz. Direk olmasak da dolaylı olarak en yakınımızdaki insanların eşimiz ve çocuğumuzun anne babamızın yakınlarımızın bu güçlü saldırı karşısında savrulmasının etkilerini yaşamak zorunda kalıyoruz.

Ne yiyeceğimizi ne giyeceğimizi, bedenlerimizi nasıl aksesuarlarla donatacağımızı, hangi sözcüklerle nasıl konuşacağımızı, hangi müzikleri dinleyeceğimizi en önemlisi nasıl düşünmemiz, nasıl duygulanmamız gerektiğini bize dayatan bir ideolojik kuşatma altında yaşıyoruz. Ve bu basınçtan kurtulamadığımız ölçüde mutsuz oluyoruz. 

Sistemin dayattığı “tükettikçe varım“ düşüncesi(zliği) daha fazla tüket sürekli tüket biçiminde hem doğayı hem hayatlarımızı tüketmeye dönük bir işlev görüyor. Bu girdaba düşmüş, o kitlenin bir parçası olmuş farklı gelirlere sahip tüm bireyler ne kadar tüketse de bir türlü mutlu olamıyor. Farkında olamadığı sürece de bu yorucu yıpratıcı kurgunun dışına çıkamıyor. 

İnsanın bir anlam olarak kendini inşa etmesi ortaya koyduğu ürettiği değerle mümkün. Sadece tüketerek yaşamını sürdüren bir insanın varlığına anlam kazandırması da mümkün değil.

Kapitalizm insan dışıdır!
Her şeyin metalaştığı alınır satılır olduğu bu düzende, insanı, insanlığın tümünü kucaklayan bir geleceği savunmak tarihsel bir görev olarak önümüzde duruyor.

Reklamlarda, magazin programlarında, dizilerde sunulan hayatlarda harcanan paraların kaynağı gizlenerek asalak burjuvaların yaşam biçimine bakarak bunu anlayabiliriz. Emperyalist kapitalizm insanlığı çürütüyor geleceği yok ediyor.  Sadece bir avuç kapitalistin kar güdüsüyle doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu ekosistem akarsular, göller, denizler, ormanlar ve toprak büyük bir hızla paraya dönüştürülmek için zehirleniyor, yok ediliyor.

İnsanlığı hem düşünsel hem ruhsal hem de moral olarak ayakta tutan bütün değerler feodalizmde, kapitalizmin bu derece vahşi ve yok edici olmadığı geçmiş üretici dönemin ürünüdür. 
Bugünkü tahripkâr yok edici düzenin tüketim kuşağının çocuklarına verebileceği insani anlam içeren hiçbir kalıcı değer yoktur. Tüketim kuşağının bir önceki döneminin bütünsel hafızasını taşıyan son kuşak tüketim kuşağının içine itildiği bu kötücül düzene karşı ne kadar fazla insana üretim bilincini ve kültürünü aktarabilirse dünyanın geleceği açısından o kadar duyarlı insan potansiyeli anlamlı üretken bir geleceği sahici bir mutluluğu sahiplenecektir. İnsanı ve onun özgür eşit kardeşçe yaşayacağı sınıfsız bir toplumu düşleyen ve bunu estetik bir değer haline getiren bütün sanat dalları mimari, edebiyat, müzik, tiyatro, resim, şiir ve insandan yana bilim ısrarla savunacağımız ve gideceğimiz yolu gösteriyor.
İnsan doğası her zaman iyi olanı sezer ve ona yönelir. Bütün engellemelere rağmen.

Nazım ustanın dediği gibi


STRONSİUM 90

 Acayipleşti havalar,

bir güneş, bir yağmur, bir kar.

Atom bombası denemelerinden diyorlar.

 

Stronsium 90 yağıyormuş

                         ota, süte, ete,

                         umuda, hürriyete,

                         kapısını çaldığımız büyük hasrete.

 

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.

Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,

ya dünyamıza inecek ölüm.

 

 

                          (16 Mart 1958,

                                                                                                                        


                                                                               19.06.2022

30 Aralık 2021 Perşembe

TÖP İZMİR KONFERANSI ÜZERİNE

 

 TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK PARTİSİ’ NİN İZMİR’DE DÜZENLEDİĞİ

21.YÜZYIL “DEVRİMCİ KOMÜNİST ÖZNESİNİN İNŞASI İÇİN PARTİ KONFERANSI” DEĞERLENDİRMESİ

YA DA KENDİNE PARTİ DİYENLERİN BİR TÜRLÜ PARTİ OLAMAYIŞI SORUNU

“Devrimci (bir) Komünist Partisi” sorunu bu topraklarda devrim yapma iddiasıyla kurulmuş en ileri programa sahip tek parti olma özelliğine sahip Mustafa SUPHİ ve yoldaşlarının Bakü’de kurduğu, 1920 TKP sinin ortaya çıkışından kısa bir süre sonra Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de burjuvazi tarafından katledilmesinden bugüne tartışılagelmiş ve hala çözülmeyi bekleyen, yakıcı ve yaratılamadığı ölçüde yıkıcı bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.

Bolşevik partisinin ve ekim devriminin dersleriyle ve Lenin’in katkılarıyla oluşturulmuş olan TKP’nin ilk programı, katledilen önderleriyle birlikte o gün Karadeniz’in derinliklerine gömülmüştür. O günden sonra da “devrim” iddiasındaki hiçbir örgüt ve bir türlü “parti olamayan partiler” tarafından gerçek anlamda sahiplenilmemiştir.

İşçi sınıfının ve tüm ezilenlerin devrimci öznesi olma iddiasındaki Komünist Partisi’nin mevcut dağınıklığa son vererek var edilmesi sorunu, kor bir ateş gibi bütün yakıcılığıyla o günden bu yana hala ortada durmaktadır.

Çoğu örgütün ve bu örgütlere dışarıdan akıl hocalığı yapan, sorumluluğu az, konfor düzeyi yüksek, sözde Marksist aydınların dokunmaya cesaret edemediği, etrafında dolaşıp bir türlü el atamadığı, atmayı deneyip biraz yananların geri çekildiği, bu süreç hala devam ediyor.

Sınıfı kucaklayan devrimci bir sınıf partisinin yaratılması “kor ateşi” işçi sınıfının bilinçli, samimi ve cesur örgütlü öncülerinin elleriyle yaratılarak, Kapitalist düzenin bütün kurumlarıyla ateşe verileceği, sınıfsız sömürüsüz bir düzenin kapılarının açılacağı, mülksüzlerin mülksüzleştireceği o büyük günü bekliyor.

Burjuva devletin tarihsel deneyimlerinden oluşan hafızasında yer eden en önemli şey kendi sınıf iktidarına son verme yeteneğine sahip devrimci bir işçi sınıfı partisine hiçbir koşulda tahammül göstermemesi ve göstermeyeceğidir.

Kapitalist cumhuriyetin kuruluşu öncesinde ittihat ve terakkiden bu güne cumhuriyetin kuruluş ilkelerine aykırı görülen bütün güçler (Rumlar, Ermeniler, Komünistler, Kürtler, Aleviler vd.) çeşitli yol ve yöntemlerle hedefte olmuştur.

Soykırımlar, katliamlar, askeri darbeler, sıkıyönetimler, baskı ve işkencenin sistematik olarak sürdürülmesinin, kapitalist (ulus) devletin ortaya çıkışından bu yana kendi meşruiyetini üzerine inşa ettiği bir zemin olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

 

Türk Irkçılığının, ulus devletin varlık koşulu olması, demokrasi  oyununda meşru sayılmayacak, görünen devletin bir uzantısı olan “derin devlet” diye sözü edilen, görünenin arkasındaki asıl devletin kendi tarihini inşa ederken Rumlara, Ermenilere, Kürtlere, Alevilere, Komünistlere, Devrimcilere yönelik katliam girişimlerinde bulunmasının kapitalist devletin sınıf tavrının gereği olarak kavranması gerekir. Ulus devlet bu katliamlar üzerine inşa edilmiştir.

Her demokrasi iktidardaki sınıfın karakterini taşır. Burjuva demokrasisiyle, proleter demokrasi farklı iki sınıfın yönetme biçimini ifade eder. Bu özelliği dikkate alınmazsa demokrasi kavram olarak işçi sınıfı ve ezilenler için devrimci sınıf tavrını zehirleyen, işçi sınıfını pasifize eden, düzene bağlayan bir içerik taşımaya başlar.

Bu konuda yazılmış çok ciddi bir Marksist Leninist külliyatın varlığının üzerinden atlanarak hiçbir şey yazılmamış, söylenmemiş gibi davranarak siyaset yapmaya çalışanlar devrimci iddialarda bulunamazlar.

Sözümüz, referanslarını (en azından söylem düzeyinde) işçi sınıfının iktidarını kurmak niyetini beyan edenleredir.

Tasfiyecilik rüzgarlarından kurtulamayan, kendine kör, tarihten öğrenmekte geciken, aynı yanlış tutumlarda ısrar eden, sınıflar mücadelesinin birikimini, devrimci parti ihtiyacına yanıt üretebilecek bir pratiğin oluşturulmasına dönüştüremeyen bütün çabalar, sorgulanmadığı ve öz eleştirel bir tutum geliştirilemediği için umutsuzluğu derinleştiriyor.

Eksik olan şey; konuşulamasa da, sıradan insanların günlük yaşamlarında ölümüne çalıştırılırken bile gösterdikleri cesaret ve sınıf savaşımları tarihinin süzülmüş hafızasına sahip olan komünist, devrimci kadroların iktidar hedefine yönelen bir komünist özneyi inşa temelinde birliğidir.

Bu mesele elbette tek bir örgütün kendi başına altından kalkabileceği basitlikte bir mesele değildir. Bugün “devrimci” hareketlerin, partilerin veya çeperinde bulunan az sayıda kadronun ve sempatizanın hiperaktif koşuşturmasıyla da mümkün görünmemektedir. Bu yorucu, yıpratıcı tutum uzun süredir denenmesine ve başarılı sonuçlar üretemediği açıkça görülmesine rağmen bir türlü aşılamamaktadır.

Bin bir zahmetle kazanılan kadro ve sempatizanlar, süreklileşen tasfiye dalgalarının basıncı altında savrulmakta, yorgun düşmekte, dinlenmeye çekilmekte, hareketlerinden uzaklaşmaktadırlar.

Yaşadığımız coğrafyada, örgütlerin ideolojik yetersizliğinden kaynaklanan sorunlar, amatörce tutumlar, popülist bir örgüt anlayışı, devletin baskıcı sert yaklaşımının etkisiyle yaşanan geri çekilmeler, devrimci niyet ve söylemin geri çekilmesi gibi birçok nedenle, hızla kazanılan taraftarlar aynı hızla kaybedilmekte bir türlü kadroya dönüştürülememekte, kadro birikimi oluşturulamamaktadır.

Geçmiş dönemlere oranla sürekli güç kaybeden yeni kadrolar kazanamayan, kendi iç sorunlarıyla boğuşurken bölünen ve sürekli güç kaybeden bütün yapılarda bu durumun geriye dönük bir muhasebesi de yapılmamakta aynı yanlış tutumlarla yol alma ısrarı sürmektedir.

Sovyetler birliğinde yaşanan yetmiş yıllık sosyalizm deneyinin çözülmesiyle başlayan, diğer sosyalist ülkelerinde çözülmesiyle devam eden son olarak Çin’in kapitalist pazara dahil olmasıyla doruğa çıkan gericilik döneminin etkileri, günümüzde derinleşerek sürüyor. Dünyada işçi sınıfı ve komünist hareketin gerilemesinin asıl nedeni bu tarihsel koşullarla direk ilgilidir.

İşçi sınıfı ve çıkarı işçi sınıfından yana olanlar bütün dünyada büyük bir kuşatma altındadır. Bu kuşatmayı kırmak için sağlam ideolojik temellere dayandırdığımız umuda ve morale ihtiyacımız var. Bu umudu ve morali üretecek olan yegâne güç, sınıfın güvenini kazanmış, emperyalist kapitalist sistemin ürettiği bütün sorunların çözümüne dair mücadele yürüten bütün güçleri kendi devrimci çizgisinde birleştirebilen bir komünist partisidir.

Emperyalist kapitalizm zincirlerinden boşanmışçasına işçi sınıfına, doğaya, paraya çevirebileceği bütün varlıklara saldırarak yok ediyor. İnsanlık büyük bir karanlığa doğru sürükleniyor. Ve bu karanlıktan kurtulmak için umuda ihtiyacı var.  Geleceği kurabilecek yegâne gücün harekete geçmesi için güven duyacağı bir örgütlülüğün olmaması umutsuzluğu, umutsuzluk suskunluğu besliyor, suskunlukda sömürüyü derinleştiriyor.

Orta çağ zihniyetine sahip dinci örgütlerle, yapay zekaya sahip robotlar aynı dünyanın içinde varlığını sürdürüyor. Silah sanayine milyarlar harcanırken dünyanın emperyalist talan sonucu yoksullaştırılmış bölgelerinde temiz içme suyu, karnını doyurabilecek gıda bulamayan, tuvalet ihtiyacını giderecek kapalı alan bulamayan milyarlarca insan yaşama tutunma savaşı veriyor. Ultra zenginler özel jetleriyle ülkeden ülkeye seyahat edip, sahip olduğu malikânelerde sonsuz bir lüks ve konfor içinde hayat sürerken, her gün binlerce insan açlıktan, hastalıklardan, savaşlardan ölüyor. Teknolojik gelişmelerin yol açtığı bilgisayar destekli robotik üretim sonucu işgücüne katılamayan işsizler, emekliler, yaşlılar, engeliler, üretim ve kar için gereksiz görülen milyonlarca insan Kapitalist sistem tarafından atık olarak tanımlanarak yaşamın dışına itiliyor.

Çelişkilerin bu kadar net ve keskin olduğu, yoksullaşmanın ve yoksunlaşmanın hızla arttığı koşullarda, sınıflar arası savaşın kızgınlaştığı bir dönemde iktidar mücadelesinin yerine, iktidar hedefine sahip olmayan toplumsal tepki hareketlerinin peşine takılmak, buradan gerçekçi olmayan bir umut devşirmek komünistlerin işi olamaz. Bu tür tutumlar nihai çözümün biricik aracı olan devrimci komünist bir parti ihtiyacının yakıcılığını görmezden gelerek gizleyemez. Bu iradenin açığa çıkması Komünistlerin tarihsel rolünü oynaması geciktikçe toplumsal çürüme hız kazanıyor, ezilenlerin, işçi sınıfının devrimci enerjisi düzen içinde eritiliyor.

Artık sadece işçi sınıfının değersizleştirilen emeği değil, tüm dünyada ekosistem ve canlı yaşamı tehdit altında. Yaşamı sona erdirebilecek akıldışı yağma ve talan düzeninin sonuçları başta en yoksullar olmak üzere bütün insanlığı tehdit ediyor.

Yangınlar, Seller, Hortumlar, Denizlerdeki aşırı kirlilik, Gıda krizi sonucu ortaya çıkan açlık, iklim değişikliği, aşırı kar hırsıyla dünyayı ateşe atan Emperyalist kapitalist tekellerin akıldışı, insan dışı düzenlerinin eseridir.

Bu düzen bir an önce canlı yaşamı sona ermeden, geriye dönülmez noktaya getirilmeden yıkılmalıdır. Bu çağrının muhatabı bu düzenden çıkarı olmayan akıl sağlığı yerinde, vicdanını yitirmemiş başta komünistler, devrimciler olmak üzere bütün insanlıktır.

Ancak bu genel çağrı, sınıfların keskinleşen mücadelesinden, iktidar perspektifinden bağımsız, yaşananların içerdiği sınıfsal dinamiği görmezden gelen, sınıfsal ayrımları net ve kesin çizgilerle ayırmada, genel tanımlarla yapıldığında bir burjuva hükümet koalisyonunu çağrıştırmaktadır.

Devrimci komünistlerin görevi, iş, aş, demokrasi çağrıları yaparak burjuva devlet aygıtının işlemeyen yanlarını onarmak değil, kapitalist sınıfın yönetme aracı olan devleti parçalamak ve yerine işçi sınıfının diktatörlüğünü kurmaktır.

 

Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.

                                                                     V. İ. Lenin

 

Sınıf mücadelesini ve sınıf iktidarını temel almadan, halkçı, demokrat, toptancı yaklaşımlarla geçmişte olduğu gibi bugünde devrimci bir sınıf partisini inşa edilemez.

Bu tür popülist, reformist örgütlerin bütünsel ve sınıfsal bir kavrayıştan yoksun olmaları bütün samimi çabalarından ve iyi niyetlerinden bağımsız olarak bu düzeni beslemektedir. Türkiye işçi sınıfı ve devrimci hareketin tarihi, bu yanılsamalı bakışın ışığında şekillenen hareketlerin “demokratik muhalefet” tarihidir.

Sürekli Faşizm tahlili yapanların demokrasi mücadelesi vermek için devrim fikrinden vazgeçmeleri, sınıf gözlüklerini atarak yana yakıla her türden müttefik araması tutarlı bir çizgi olarak görünmektedir. Bu nedenle somut durumun somut tahlilinde köklü bir sorun olduğu tespit edilmeden yol alınması da mümkün görünmemektedir.

“Faşizm” varsa mücadele de demokrasi talebiyle bir araya gelmiş ve ezilen sınıfların dışında geniş halkçı bir cepheyi (antifaşist cephe) kapsayacaktır. (Türkiye solları 12 Eylül öncesinde de faşizm tespiti yaparak antifaşist mücadele yürütmüşlerdir. Askeri darbeden sonra yine çeşitli Faşizm tahlilleri yapılmış, ancak bu kez mücadele edecek pek bir örgüt kalmamıştır.)

Demokrasi mücadelesiyle devrim mücadelesinin konusu da araçları da farklıdır. Referansı Ekim devrimi ve Bolşevik partisi olmayan popülist devrimci demokrat “partiler” köklü bir kavrayış sorunu ve kafa karışıklığı yaşamaktadır.

Eğer mümkün olabilirse, bu hareketler tarihsel süreçleri ekim devriminin partisinin yolundan gidilerek kurulacak devrimci komünist inşayı gerçekleştirmek için suyun kaynağına dönmelidir.

Sınıftan ve devrim iddiasından vazgeçerek demokrasi mücadelesine yönelmenin revaçta olduğu günümüzde yükselen tasfiyeciliğin yeni biçimlerine karşı mücadele etmenin temel koşulu bu tarihin doğru zeminde kavranması ve savunulmasıdır.

Günümüzde devrimci komünist öznenin inşası iddiasında bulunanların, gericilik döneminin sağlıksız ikliminde ortaya çıkan, tüm muhalif hareketlerin yürüttükleri mücadeleyle (Kadın, Gençlik, Çevre, LGBTİ+ vb.) kendi başlarına sistemik sorunları çözemeyeceklerini bu nedenle iktidarı hedef alan, bütünsel merkezi bir mücadelenin öznesini yaratmadan ve bütün mücadeleleri devrimci komünist partiye bağlamanın, tarihsel bir zorunluluk olduğu bilinciyle davranması gerekir.

KADRO YİTİMİNİN YARATTIĞI BOŞLUK

12 Eylül’de kesintiye uğrayan örgütsel süreçler 90 lı yıllarda gelişmeye başlamış ve 96 yılına gelindiğinde doruk noktasına ulaşmıştı.

Aşırı hızlı gelişen devrimci yükselişinin örgütsel yapıların yetersizliği tarafından kucaklanamayışı sonucunda büyük bir çöküş yaşandı.

Bu tasfiye dalgasının ardından ölüm oruçları ve yapılan onlarca operasyonla sayısız devrimci kadronun fiziksel tasfiyeye uğratılmasıyla son buldu.

Sistematik saldırılarla devrimci olma iddiasındaki tüm örgütlerin kitle bağlarının kesilmesi ve örgütsel tasfiyeye uğratılması vb. nedenlerle mücadele daha genç ve tecrübesiz, birikimsiz devrimcilerin örgütsel görevleri üstlenmesini zorunlu kılmıştır.

Geçmiş dönemin en yığınsal hareketleri (TKP, DEV YOL, TDKP) çözülüp tasfiye olurken, geçmişin sınıfa dayalı devrimci kültürel formlarından çok uzak devrimci demokrat diye tanımlayabileceğimiz daha popülist, kahramanlık üzerine kurulu, bireyi öne çıkaran militan, küçük burjuva devrimciliği öne çıktı ve etkinlik kazandı. 90 lı yıllarda yaşanan bu hızlı gelişme ve çöküş sürecinin o günden bu yana bıraktığı tortular sonrasındaki sürecin devrimci kimlik inşa süreçlerini etkilemeyi sürdürdü. Halkçılık ve sınıf mücadelesi harmanlanmaya daha kapsayıcı bir tutum alınmaya çalışıldı. Bu eklektik ve bütünsellikten ve tarihsellikten yoksun örgütsel bilinç üretimi sayesinde sağlıklı bir kopuş bir türlü gerçekleştirilemedi.

Bu tutum sınıfsal, kitlesel eylemler yerine dar kadro veya bireysel eylemlerin öne çıkarıldığı, ölümün kutsandığı ve özendirildiği, devrimcilerle sınıf bağlarının zayıfladığı mücadelenin öznesinin daha belirsiz halk kitleleri gibi net bir sınıfsallıktan uzak tanımla sağlıksız bir zeminin gelişmesine yol açtı.

Uzun yıllar sınıf mücadelesini temel alan, sınıfın içinde güç biriktiren, sınıfa vurgu yapan örgütlülükler güç kaybederken halkçı demokratik söylem güç kazandı. Sınıfı halkın bir parçası olarak tanımlayan bu anlayış Kürt ulusal sorunu, Kadın, Gençlik, Çevre, vb. mücadelelerini İşçi sınıfı mücadelesiyle kategorik olarak eşitleyen bir bakış açısıyla kurgulandı.

SINIF MÜCADELESİ SENDİKALARA RAĞMEN SÜRÜYOR

Sermayenin sistemli olarak sendikalara yönelik “sınıfsız bürokratik sendika” yaratma operasyonları sonucu, sınıf bağı kopmuş çürümüş, sınıfı teslim alan, sınıfın üstünde onu çürüten yozlaştıran ekonomi temelli yeni bir mafyatik sendikal anlayış hayata geçirildi.

Bu çürüyen sendikal anlayış teşhir edilerek ve bu zemininden kopularak sınıfa yönelen çok yönlü saldırıyı göğüsleyebilecek etkin bir anlayış ve örgütlülük yaratılamadı. Bunu yaratacak fiili bir güçte mevcut değildi. Sınıfın kendiliğinden eylemleri ne kadar güçlü olsa bile önderlik boşluğu nedeniyle her seferinde yenilgiye uğradı.

Devrim’in gündelik mücadelelerin kendiliğindenliğiyle ortaya çıkmayacağını yaşanan tecrübelerden en iyi bu topraklardaki devrimcilerin bilmesi gerekir. (16 Haziran ve Gezi Ayaklanması)

O günden bu yana parti olma iddiasında bulunan birçok grup ve hareket ortaya çıkmakla beraber ne programatik olarak ne de örgütsel olarak öncülük iddiasına uygun bir tutum ortaya konabilmiş değildir.

Belli tarihsel dönemlerde Parti olma iddiasıyla ortaya çıkan örgütler bugünde olmaktadır. Bu topraklar belli bir zaman diliminde çeşitli aktivasyonlar gerçekleştirdiği halde bu iddianın gereklerini yerine getirmekten uzak bir noktaya savrulan, parti olma nosyonunun içini boşaltan, devrimin öznesi olma iddiasındaki bir partinin devrimci, bütünsel, tutarlı tarihsel referanslarına sahip olmayan, bu durumu önemsizleştiren, kendilerini aşamayan, sadece isim değiştirmekle kalan parti olamayan, varlığını kültürel faaliyet olarak sürdüren, partiler çöplüğüne dönüşmüştür.

Bugün sayısız parti kendisini kavramsal çorba diyebileceğimiz “halkçı demokratizm” köklerinden beslenen kafa karışıklığının eseri olan Marksizm dışı, kendi içinde uyumsuz, tutarsız, bütünlüğü olmayan, eklektik, düzen içi yazınsal metinlerle ortaya çıkabilme cüretini gösterebilmektedir. Sonu şimdiden belli olan ve tarihte çok daha gelişkin birçok örneği bulunan bu yeni tasfiyeci dalgaya kapılanların, referans kaynakları Marksist birtakım söylemleri içerse de Marksizm ve Leninizm’in tarihsel referanslarından ve Parti anlayışından oldukça uzak kendince bir başka parti tarifi yapmaktadırlar.

Mevcut yapıların kendi savruldukları noktanın teorileştirilmesi ayrı bir durum olarak da varlık bulmaya devam ediyor. İdeolojik birlik temelinde, merkezi ilkesel bir örgüt çatısı altında bir araya gelmiş komünistlerin değil de, daha esnek ve liberal zeminde bir araya gelmiş ideolojik birliği olmayan bireylerin faaliyetleri olarak varlığını sürdüren yapılar, içinde bulunduğumuz durumun tasfiyeci karakterini yanıstmaktadır.

Ortaya çıkışlarındaki kendi iddialarının gerisine düşen tasfiyeci rüzgârlara kapılan birçok hareket sağlam tutarlı ideolojik temellere sahip olmadıklarından devrimci bir çizgiden, savunmacı bir çizgiye gerilemiş bu durumlarını burjuva düzenin kavramlarıyla tanımlamaya ve harmanlamaya girişmiştir.

Parlamentarizmin ürettiği düzen içi hayaller ve demokrasicilik zemini birçok hareketi çürütmektedir. Tasfiyeci kitlesel hareketlerin peşinde devrimciliklerini yitiren, iddialarından vazgeçen bu örgütler ideolojik ve örgütsel tasfiyeyi aşacak bir kopuşu gerçekleştiremediklerinden demokrasi ve barış söyleminin peşinde savrulmaktadır.

Bu günkü anlayış farklılıkları ve örgütsel dağınıklık devrimci bir kabarış dönemine kadar süreceğe benziyor.

Devrimci bir eleştirinin zemin bulamadığı koşullarda bu tasfiyeci tutumların sürmesi kaçınılmazdır.

Amaç; faşizmi yıkıp demokratik bir ülke inşa etmek diyenlerin birlikte yürüyecekleri güçlerde gidecekleri yerde devrimci komünistlerden ayrıdır.

İddia; demokrasi mücadelesi için ezilen sömürülen halkın bütün kesimlerinin birliğini sağlamak diyenlerin sınırları belirsiz esnek ve ilkesiz birlikleri, komünist devrimcileri içine alamayacak kadar düzen sınırlarına hapsolmuştur.

Çağrı; İşçilere, Lise, Üniversite gençliğine, barış isteyen Kürtlere, İşten atılanlara, Emeklilere, Sosyalistlere, Komünistlere, Demokratlara, çevrecilere, kadınlara, LGBTİ+ lara diyenler devrimci bir çağrı yapamazlar.

Araç, TÖP diyerek legal demokrat bir parti çatısı altında faaliyet gösterirken devrimci komünist özneyi inşa çağrısı yapmak içine düşülen kafa karışıklığını yeterince açığa vurmaya yetiyor.

Söylem; bütün sorun alanlarına dönük düzen içi ve düzen dışıymış gibi görünen farklı sloganlarla bütün alanları kapsadığı düşünülüyor.

Katılım; Bütün halkımıza çağrı yapılan “Parti Konferansı’na birçoğu misafir yaklaşık 70-80 kişi, katıldı. Salon coşkusuzdu. Az sayıda taraftarın attığı cılız sloganlar salonu harekete geçirmeye yetmedi. Amatör, deneyimi olmayan genç devrimci insanların heyecan temelli, ellerindeki uzun ve tekrar eden metinleri okudukları sıkıcı sıradan bir etkinlik olmanın ötesine geçemeyen, çağrıdaki iddianın çok hafife alındığı, ya da başlıkta vurgulanan içeriğe ve gereklerine dair yeterli bilgi ve birikimden yoksun olduklarını düşündüren ve durumun ciddiyetine uymayan bir basitlikte gerçekleşti.

Konuşmacılar; TÖP adına parti sözcüsü, İzmir il başkanı, Ses üyesi, Üniversite öğrencisi, Emekli-sen, sağlıkçı bir kişi, Ses şube Başkanı, kendi geleneklerinden HDP adına konuşan bir temsilci, Kadınlar birlikte güçlü platformu adına bir temsilci çok özel olmayan ajtatif konuşmalar yaptılar. Salondaki herkese konuşma çağrısı yapılması ise çok şaşırtıcıydı. Haklı olarak kimse konuşmadı.

Konferans dendiğinde anlaşılması gerekenle pek ilgisi olmayan( geçmiş deneyler ışığında) deneyim sahibi herkesi şaşırtan bir toplantı oldu.

Konuşmalar sonrasında Praksis konseri içeriğe uygun müziklerle katılan gençlerin bir kısmını eğlendirdi ve gelen konuklar dağıldı.

İyi niyet temelli, demokratik zeminde inşa edilmiş, apolitik bir etkinlik, diyebileceğimiz bu toplantı yeni bir liberal tasfiyeciliğin büründüğü biçimi anlamamız açısından ipuçları sunuyor.

SINIFLAR MÜCADELESİNDE TARİHSEL MEKÂNLARIN ÖNEMİ

 

SINIFLAR MÜCADELESİNDE TARİHSEL MEKÂNLARIN VE ADLARIN ÖNEMİ

 

Tarih sınıf savaşımları tarihidir!  

                                Karl MARX

 

Mülkiyetin ortaya çıktığı zamanlardan bu güne mülk sahipleri ile mülksüzler, yani emeğinin büyük bir kısmına el konanlarla bu emeğe el koyanlar arsında bir kavga sürüp gitmektedir.

Köle sahipleriyle köleler, toprağa bağlı serflerle toprak ağaları ve derebeyleri arasında yürütülen kavga bu gün modern dönemin temel iki sınıfı arasında sürüp gitmektedir.

Bu iki sınıf; işçi sınıfı ve sermaye sınıfı (Proletarya ile Burjuvazi) arasında sürmektedir.

Tarihsel gelişim süreci içerisinde sömürü de biçim değiştirmiş, kaba şiddetin yerini inceltilmiş yöntemler almıştır. Çalışma mekânları, çalışma süreleri, çalışma koşulları, her dönemin yapısal özelliklerine, karakterine vb. uygun olarak gelişmiş değişime uğramıştır. İşçiler, sınıflar arası mücadelede edindikleri kazanımlar gereği 18. yüzyıl İngiltere'sindeki gibi çocuk yaşta öldürülünceye kadar çalıştırılmaktan genel anlamda daha ileri bir konumdadır. Elbette bu gün de, çocuk işçiliği yoğun sömürü koşulları, iş cinayetleri dünyanın birçok yerinde sürmektedir.

Bir sınıfın zenginliği diğer sınıfın kaybettiğidir.

Zenginlik bir anda kendiliğinden ortaya çıkmaz.

Bir yerde zenginliğin oluşabilmesi için bir başka yerde yoksulluğun artması zorunludur.

İşçilerin kötü çalışma ve yaşama koşulları, emeğin giderek daha da ucuzlaması patronların daha iyi yaşam koşullarının garantisidir.

İşçilere eksik ödenen her kuruş, patronun cebinde gittikçe çoğalan milyonlardır.

Biz ucuza kötü yemekler yemek zorunda kaldığımız, sağlıklı beslenemediğimiz için onlar iyi yemekler yiyor sağlıklı beslenebiliyor.

Onların çocukları iyi eğitim alıyor bizim çocuklarımızsa zorunlu olan dışında yeterli eğitim alamıyor. Onların sahip olduğu zenginliği ve konforu işçi sınıfı sağlamaktadır.

Bu eşitsiz koşullar, ezilen sömürülen yığınların isyanına, eşit, özgür, daha iyi yaşam isteğine ve bunu kurma yolunda mücadeleye sevk etmektedir.

Sınıfların ortaya çıktığı günden bu yana her iki sınıfın bir mücadele birikimi ve tarihsel hafızası oluşmuştur.

Sermaye sınıfı kendi tarihsel birikiminden dersler çıkararak zayıf yanlarını onarmakta güçlendirmekte, önlem almakta kendi mevzilerini sağlamlaştırmaktadır.

İşçi sınıfı da yaşadığı mücadele deneyimlerinden dersler çıkararak yenilgilerden zafere ulaşmanın kalıcı kazanımlar elde etmenin ve kazandıklarını kalıcı hale dönüştürmenin yollarını aramaktadır.

Bu birikim, tek tek işçilerin belleğinde parça parça yer etse de, aslolan bunun işçi sınıfının örgütlü partisi ve kurumları elinde bir bütün olarak toplanması, korunması ve süreklilik içinde canlı tutularak yarına taşınmasıdır.

Hafızamız bizi güçlü kılar ve yeni kazanımlar için atılım yolunda bize güç verir. Bu coğrafyanın tarihinde 15-16 Haziran 1970 büyük işçi ayaklanması birçok açıdan dersler çıkarılması gereken belirleyici öneme sahip bir momenttir.

Beş yüz bin emekçinin sel olarak aktığı 1 Mayıs 1977 de işçi sınıfının gücünün simgesi haline dönüşen Taksim alanı sınıf mücadelesinde bayraklaşmış önemli bir meydandır.

Bu alan daha sonraki yıllarda yasaklanmış ancak işçi sınıfı Taksim alanından vazgeçmemiş, bu alanı tekrar kazanmak için uzun mücadeleler vermiştir.

Örgütsüzlüğün hüküm sürdüğü günümüzde taksim sermayenin egemenlik alanına dönüşmüş tarihsel hafızadan silinmesi yönünde kararlı adımların atıldığı bir yer haline getirilmiştir.

Taksime cami yapılması, AKM nin yıkılıp yeniden inşa edilmesi, Taksim meydanına çevre düzenlemesi vb. adı altında sınıfın tarihsel hafızasını silme, Taksim’in bir miting alanı olmaktan çıkarılması amacıyla yapılan saldırılar tamamen sınıfsal bir tercihtir.

37 İşçinin katledildiği 1977 1 Mayısının AKM ye asılan zincirlerini kıran dev işçi afişi hala o dönemi yaşayan işçilerin ve işçi örgütlerinin hafızasında canlılığını korumakta, simgesel bir değer taşımaktadır.

Milyonların günlerce işgal ettiği Taksim alanı ve AKM binası yakın geçmişte Gezi Parkı direnişi ile başlayan Haziran ayaklanmasının da simgesel mekânı olmuş, oraya asılan pankartlar yüzümüzü gülümseten umut veren aydınlık geleceğimize yol gösteren 1977 nin ışığını sürekliliği içinde günümüze taşıyan yeni kuşakların eylemiyle tazelenen daha kapsayıcı bir simgesellik kazanmıştır.

Ezen ulus devleti olarak T.C nin Kürdistanda bütün yerleşim yerlerinin adlarını değiştirmesi daha derin bir travmanın dışa vurumudur. Osmanlı döneminde Ermenilerin ve Kürtlerin yaşadığı bütün Şehir kasaba ve köylerin isimleri 12 Eylül'den sonra değiştirilmiş yasaklanmaıştır. Nerede haksız bir saldırı yok etme varsa mutlaka bir gün oradan hakikat fışkıracaktır. Hiç bir şey siz artık kendi dilinizi verdiğiniz adları kullanmayacaksınız hepsi Türkçe olacak deyince silinmiyor. T.C nin kurulduğu topraklar üzerinde yaşayanları yok ederek, asimile etmeye çalışarak varolmuştur. Ancak yaşananlardan anlaşıldığı gibi yüz yıldır başarılı olamamıştır. İşçi sınıfının, Kürtlerin, Ermenilerin ve diğer halkların tarihini güçlü bir irade olduğu sürece yok edemeyeceksiniz. O tarih ezilenlerin belleğinde canlılığını koruyacak kuşaktan kuşağa aktarılacaktır.

 

KORKTUKLARI HAYALETTEN KAÇAMAYACAKLAR!

Bu alanda yıllar önce dolaşan hayalet yıllar sonra geri gelmiş Haziran günlerinde Burjuva iktidar sahiplerinin uykularını kaçırmaya, onlara unutmaya çalıştıkları geçmişi daha güçlü hatırlatmaya devam etmektedir.

 Burjuvazinin hafızasında karabasanlar yaşadığı uykusuz gecelerini hatırlatan bu meydan ve AKM binası bu nedenle mutlaka yıkılmalı hafızalardan silinmelidir. Taksim meydanı devrimcilere ve işçi sınıfına mutlaka kapatılmalıdır.

Geçmişi çağrıştıran, az da olsa anımsatan semt, mahalle, cadde, sokak, park, kültür merkezi her ne varsa isimleri, anılardan kazınmalı kitlelere unutturulmalıdır.”

TAKSİM MEYDANI başta olmak üzere KIZILAY MEYDANI, KONAK MEYDANI, TARİŞ, TEKEL, SEKA,  ZONGULDAK MADENLERİ, GAZİ MAHALLESİ Kapitalist sömürüye, yok saymaya isyanın, örgütlü mücadelenin kazanımlarını hatırlatan bütün mekânları hızla yok etmek İşçi sınıfının hafızasından silmek için yoğun bir saldırı altındadır.

Kentin sermaye eliyle dönüştürülmesi işçi sınıfının mücadele birikiminin simgeleri sayılan bütün mekânların hafızalarımızdan silinmesi bilinçli sistemli bir saldırı olarak değerlendirilmelidir.

DİSK in yüksek maaşlar alan, servet biriktiren patronları ve destekçileri her yıl dostlar alışverişte görsün anlayışıyla 1 Mayıs’ta Taksime çelenk koyarak o tarihsel mekâna dönük saldırının meşrulaştırılmasına aktif olarak destek olmaktadır.

Mücadeleyi büyütmeden İşçi sınıfının yolunu tıkayan asalaklardan kurtulmadan bu mekânlara ’da tarihimize de sahip çıkmak mümkün değildir.

Adı direnişle, mücadeleyle, ayaklanmayla anılan, her yeri, her kurumu yok etmek, yıkmak, satmak talan etmek burjuvazinin korkusunun, sınıf kininin açık bir göstergesidir.

Sınıf savaşı sadece günlük bir mücadeleyle değil tarihsel hafızayı silerek de sürüyor.

İşçi sınıfının mücadele hafızası yok ediliyor. Mücadele alanlarımız mekânsal olarak hafızalarımızdan siliniyor.

Sermaye sınıfı bunu sadece uyguladığı çıplak zor ve şiddetle değil sınıfın içindeki bir takım unsurları ajanlaştırarak, satın alarak, liberal sol tasfiyeci anlayışları da yanına alarak kendine meşruiyet yaratıyor. İşçi sınıfının etrafındaki kuşatma çok katmanlı bir yapıya sahip. Bunun çözümlenmesi ve sınıfın kendi ayakları üstüne tekrar dikilmesinin yolu bu anlayışlarla açıktan teşhir edilmesinden ve onlarla mücadele etmekten geçiyor.

Sinemalar, Tiyatrolar, Sokak isimleri çok şey anlatıyor onlara. Bize anlatamadığı kadar çok şey. Geçmişin köklerine tutunmadan, geçmişten öğrenmeden ve o geçmişi iyi bilmeden bir geleceğe yürüyemeyiz.

Süreklilik ve kopuş içinde gelenekten beslenen ve geleceğe uzanan bir mücadele ancak güçlü bir tarihsel hafızayla mümkün. Bu yüzden unutmayacağız, sahip çıkacağız, o birikimle geleceği kazanacağız.

2020

23 Mart 2021 Salı

NEWROZ VE HDP ÜZERİNE KISA DÜŞÜNCELER

  2021 yılı Newroz kutlamaları neredeyse bütün HDP li belediyelere atanan kayyumlar, Meclise gelmesi beklenen fezlekeler, Demirtaş'ın ve bir çok vekil ve belediye başkanının tutklu olmalarının, geçen yıl pandemi bahane edilerek Newroz'un kutlanmasında ısrar edilmeden geçiştirilmesi, uzun süredir tutuklu bulunan DEMİRTAŞ'ın AİHM kararlarına rağmen salıverilmemesi, HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk GERGERLİOĞLU' nun dokunulmazlığının mecliste oldu bittiye getirilerek alelacele kaldırılarak hapis cezasına çarptırılmasının şoku yaşanırken, HDP ye açılan kapatma davasının yarattığı moral bozukluğunun yol açtığı olumsuz havanın oldukça etkilediği bir iklimde gerçekleşti.                                    

Kutlamalara katılım, birikmiş birçok sorunun üst üste yığıldığı sürekli ve yoğun saldırıların bu sorunları ertelediği ama çözemediği politik sıkışmışlık koşullarında moralin stabil seyrettiği coşkudan çok kaygının ve belirsizliğin egemen olduğu psikolojinin etkisi altında alanın boş olmadığını göstermek kaygısıyla gerçekleştirildi diyebiliriz. Ahmet ŞIK'ın ve Ayhan BİLGEN'in HDP nin örgütsel yapısına dönük eleştirileri geçiştirilerek yol alınmaya çalışılması var olan kaygıları gidermeye yetmedi.

HDP hızla, bir çok nedenle ama en çok demokratik bir işleyişin olmaması eleştirileri nedeniyle aynı CHP gibi kerhen oy verilen bir parti konumuna doğru hızla yol alırken, kendisine dönük bir özeleştiri süreci yaşanmaksızın yol almaya devam etme ısrarından kaynaklı güç kaybediyor. Moral ve motivasyonu düşük çaresizlikten oy veren insanlar yığınına dönüşüyor. Geçmiş yılların enerjisi artık yok. İnsanların kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri insanlar partiden uzak duruyor. Açıklama yapmaktan imtina etseler bile tutumlarından bir rahatsızlık olduğu anlaşılıyor ve bu içsel bir kırılmaya yol açıyor. Sırrı Süreya ÖNDER'in İstanbul Newrozun yaptığı zoraki konuşmanın duygu durmu kitleleri olumsuz etkiliyor.

Ahmet ŞIK'ın, Ayhan BİLGEN'in, Sırrı Süreya ÖNDER'in içine düşürüldükleri durum HDP nin uzun süredir kendi iç dinamikleriyle bir politik hat belirleyemediği izlenimini güçlendiriyor.

HDP nin politik hattının örgütsel işleyişinin itaat etmenin dışında bir eleştiriye olanak tanımadığı izlenimi güç kazanıyor. Sadece iktidarın kayyumları ve sürekli tutuklamalar bu durumu açıklamaya yeterli bir dayanak oluşturmaya yetmiyor.

HDP yi bir çok kişisel pozitif becerisinin etkisiyle Türkiyelileştirme siyasetinin başarılmasına sempati duyulmasına olağanüstü katkı koyan Selahattin DEMİRTAŞ'ın tutuklandığı andan bu güne kadar (sistemli ve bilinçli iradi bir çabayla) sanki hiç yokmuş ve önemsizmiş gibi bir sessizlikle gündeme bile getirilemeyişi buna neden olanların oy vene ve rahatsızlık duyan herkese eğer önem veriyorlarsa açıklaması gereken bir durum olmaya devam ediyor.

HDP kendi iç dinamikleriyle demokratik bir işleyişle kendi siyasal politik ve örgütsel durumunu ve duruşunu tartışamayacaksa bu yolla geleceğe taşıyamayacaksa, eleştirlere kapalıysa ve bunu baskıcı tehditkar yöntemlerle baskı altına alıyorsa diğer partilerin hiyerarşik anti demokratik yapılarından ne farkı olacaktır.

HDP ona umut bağlayanların umut bağlama nedenlerini ortadan kaldırarak onlara kulaklarını tıkayarak umut olmayı gerçekleştiremez.

HDP kendisinden hem düşünsel, hem psikoljik hemde fiziken hızla uzaklaşan kalabalıkların neden bu duruma düşürüldüklerini kendi içinde mutlaka tartışmalı eleştirilere kulak kabartmalıdır. 

Derin bir ekonomik ve siyasi krizin bütük toplumsal kesimlerde yarattığı demoralizasyon ve umutsuzluk haline daha fazla çürümeye dönüşmeden somut önerilerle onların nabzını tutarak birlikte yanıt üretmenin imkan ve koşullarını yaratmalıdır.

HDP nin kendi tabanıyla onu destekleyenlerle arsındaki bağ gevşemekte,  kurduğu dil kitlelerin beklentilerini karşılayan kapsayıcı olma özelliğini yitirmektedir. İnsanlar duymak istediklerini kendi yaşamlarına dokunan çıkışları uzun süredir bir türlü partisinin açıklamalarında bulamamaktadır.

HDP de parti olarak bir siyasi, politik ve örgütsel kriz yaşamaktadır.

Bu krizi çözmenin yolu dar toplantılarda farklı hesapların yapıldığı grupların ve iradelerin belirleyici olduğu kararlar değildir.

Tabandan başlayarak başlangıçta sınırları oldukça geniş çizilen insan gruplarının nabzını tutan onların sorunlarıyla hem hal olan bir anlayışa ihtiyaç vardır. Milletvekillerinin belirlenmesinden Parti politikalarının belirlenmesine kadar insanlara güven veren açık şeffaf süreçler işletilmelidir.

Tepeden inme ben yaptım oldu anlayışıyla, size oy veren, politik düzeyi ve kavrayışı oldukça yüksek, refleksleri gelişmiş, bir çok konuda partiyi zorlayabilecek politikalar üretme kapasitesine sahip seçmen kitlenizin analizini doğru yapmak zorundasınız. Demokratik işleyiş esastır, bundan vazgeçtiğinizde HDP den geriye dar hiyerarşik bir homojen topluluk kalır. Bu yapıda bu darlıkla iddialarının gerisinde bir karikatüre dönüşür.

Henüz vakit varken HDP ismine yakışır bir parti olmanın koşullarını zorlamalıdır.

Tek tek ayrılan ve konuşmaktan imtina eden insanlar onlara oy veren insanların temsilcileri olarak sözlerini söyleme hakkına sahip olmalıdır. Konuşamamak ağır bir baskıdır ve bu baskı o baskıyı uygulayan yapıyı zamanla çürütür. Yanlış yaptığında özeleştiri vermekten kaçınmak güçlü olmanın değil zayıflığın göstergesidir.

HDP özeleştiri mekanizmalarının işlediği kendini yenileyerek, koparak, sıçrayarak tarihsel konjonktüre uygun yanıtlar üreten dinamik bir yapı haline gelebilir.

Bedeli ne olursa olsun konuşmak ve gerçeği dile getirmek gerekiyor.

O gerçek bugünkü suskunluktan ve çürümeden kendini sıyırmalı ve gün yüzüne çıkmalıdır.

Er yada geç çıkacaktır. Ancak doğru yol ve yöntemlerle kendi doğası içinde olması zamanın ruhuna uygun olacaktır. Sırf birileri gücü elinde bulundurduğu için böyle olmuyorsa zaman, enerji ve insan emeği kayba uğrayacak tarihsel kazanımlar gecikecektir.

16 Haziran 2020 Salı

16 HAZİRANI ANLAMAYANLAR AŞAMAZLAR!

https://www.evrensel.net/haber/407275/istanbul-emek-baris-ve-demokrasi-gucleri-turkiye-ucuz-emek-cennetine-cevrildi?utm_source=anasayfa&utm_medium=manset&utm_campaign=haber&slide_order=01

15-16 Haziran 1970 İşçi sınıfının mücadele tarihinde aşılamayan bir eşik olmaya devam ediyor.
İşçi sınıfının bu büyük tarihsel eylemi Türkiye "devrimci, sosyalist, komünist" hareketi tarafından bir türlü anlaşılamayan, çok temel bir çok özelliği içinde barındırıyor.

Dönemin devrimci yapılarına karakterini veren anti emperyalist kavrayış ve konumlanış, onun sınıf algısını ve ilişkisini temelden belirleyen bir faktör olmuş ve bu günde köklü ideolojik bir kopuş ne yazık ki gerçekleştirilememiştir.
71 devrimcileri her ne kadar o gün için hareketin içinde aktif olarak yer almış olsalar bile bu o günkü sınıfın bu tarihsel eylemini kavradıklarını göstermiyor.
Sınıfın varlığı tartışma konusu olmaktan çıkmış gibi görünse de o günün devrimci yapıları işçi sınıfını iktidarını örgütlemek için kentlerde fabrikalarda çalışmak yerine, kırlara çıkıp köylüleri örgütleme çabasını öne almışlardır.71 Devrimcilerinin kentlerin büyük üniversite kampüslerinde kurdukları hayalleri ne yazık ki kırlarda gelincikler gibi zamansız solmuştur.

Burada temel problem referans olarak hemen yanı başında gerçekleşen ve bu toprakları derinden etkileyen Ekim devrimini, 16 Haziranda fabrikalardan sokaklara caddelere sel gibi akan ve burjuvazinin yüreğine korku salan devrimin öncüsü işçi sınıfını değil de, Çin deki, Küba'daki, Hindistan'daki köylülüğü temel aldığı düşünülen gerillacı hareketlerden etkilenmişler Kırlardan şehirleri kuşatma hayalinin peşine düşmüşlerdir.
İşçi sınıfı kendisini devrime taşıyacak önderlikten, devrime önderlik etme iddiasında olan devrimciler sınıftan yoksun kalmıştır.
Tarihten öğrenmek için yeterli birikim olmasına rağmen, Kemalist ideolojik damar  baskın gelmiş ve kopuş bir türlü gerçekleştirilememiştir.
Bütün devrimci hareketler çıkış itibariyle kendilerini yarım kalmış "Kemalist bağımsızlıkçı" devrimi tamamlama emperyalizme karşı savaş göreviyle ve onun devamcısı olarak tanımlamışlardır.
Tarihin süreklilik içinde sınıfsal bir zeminde kavranamamış olması nedeniyle Kemalizmin sınıf karakteri yeterince anlaşılamamış ve bu nedenle köklü bir kopuş gerçekleşememiştir.
71 devrimcilerinin beslenme kaynakları daha çok Doğan AVCIOĞLU, Mihri BELLİ ve Hikmet KIVILCIMLI olduğundan ideolojik bir çok konu yeterince berraklaştırılıp Bolşevik Partisi ve onun çizgisinde bir devrim anlayışı egemen olamamıştır.

Kaypakkaya'nın ilk yazılarındaki Kemalizme bağlılığı Milli Kurtuluş Savaşı temel saptamalarını temel alması nedeniyle Kemalizme eleştiri yöneltmiş olsa da köklü bir kopuşu gerçekleştirememiştir.
71 devrimciliği burjuva parlamentarizminden bir kopuşu işaretlese de sınıfın doğru bir zeminde kavranması ve devrimin karakteri ve öncülük konusunda bulanıklık hem teorik hem pratik olarak terk edilememiştir.
İşçi sınıfının 1917 ekim devrimi iktidar deneyimi canlı  olarak göz önünde dururken köylülüğü ve gençliği temel alan bir kır'a yönelme sınıflar mücadelesine net bir bakışın olmayışını gösteriyor.

16 Haziran direniş değil Ayaklanma!

16 Hazira'ı hazırlayan koşullara bakıldığında İşçi Sınıfının bir çok öğretici devrimci deney biriktirdiğini, az topraklı köylülerin toprak işgal denemelerini, devrimci gençliğin üniversiteden taşan kitlesel ve giderek radikalleşen eylemlerini görürüz.
Dünyada gelişen devrimci dinamiğin bu topraklara yansıması olarak okumak da yanlış olmayacaktır.

ABD nin Vietnam'da yaptıkları bütün dünyada yansımasını bulmuş, ABD karşıtı eylemler bütün dünyayı sarmış, ABD nin Vietnam yenilgisi Dünyanın ezilenlerine büyük moral kaynağı olmuş  Avrupa'da Özellikle Fransa ve İtalya'da işçiler kitlesek grevlerle hayatı sarsmış  öğrenciler sokaklara taşmış sınıfla buluşmuş dünya halkları isyana durmuştur.
Bütün dünyayı kuşatan bu kitlesel başkaldırıların yaşadığımız toprakları da etkilemesi kaçınılmaz olarak yansımasını bulmuştur.
Avrupa'da bu ayaklanmalara önderlik edecek devrimci komünist partilerin olmayışı sonucu bu dalga geri çekilmiş ve devrimci güçlerin, öncü işçilerin fiziki tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.

Karşı devrimci dalga güç kazanmıştır.

Bütün dünyada sınıfa ve devrimci güçlere yönelik saldırı bu topraklarda 12 Mart 1971 askeri darbesiyle ifadesini bulmuştur.
71 kopuşunun önderleri onları koruyamayan kırlarda sıkışıp kalmış acımasızca katledilmişlerdir.

Çıkılan yolun yanlışlığının bedeli hem kırlarda hem şehirlerde ağır bir yenilgiyle ödenmiştir.

70 li yılların sonlarına doğru tekrardan yükselişe geçen yeniden toparlanmaya çalışan devrimci hareketler bu kezde anti faşist mücadele tuzağında yorulmuş bedel ödemiş ama yol alamamışlardır.
Anti Kapitalizm eksenli devrimci bir sınıf hareketini örgütlemek yerine Faşistlerle mücadele yolu tutulmuş Kapitalizmle değil onun gölgesiyle enerji ve güç kaybedilmiştir. Devrimci bir program hiç bir güç tarafından ortaya koyulamamıştır. Savunmacı psikoloji devrimci hareketin pratiğine egemen olmuş ve olumlu bir kavrammış gibi Devrim yerine Direniş kavramı öne çıkarılmış ve hala ısrarla bu savunmacı çizgi terk edilememiştir.
Devrimci hareket devrimciliğini yitirmiş ve savunmacı çizgide ısrar eden iddiasız bir zemine savrulmuştur.
Ekonomizm, Demokratizm ve Halkçılık kuşatması bir türlü kırılamamıştır.
Sınıfın bütün kabaran öfke dalgaları bu savunmacı pasifist duvara çarpıp dağılmıştır.
Sınıfın sel olup akan bütün kitlesel çıkışları bu göz bağları nedeniyle devrim denizine ulaşamamıştır.

Bu kez 12 Eylül'de yeni ve daha acımasız bir ABD darbesi devrimci hareketin bütün kadroları ve işçi sınıfın doğal önderlerini fiziki tasfiyeye uğratmıştır.
Bütün kitleselliğine rağmen devrimci bir program ve örgüt yokluğu sınıfı ve devrimciliğe yönelen kitleleri yormuş ve tüketmiş devrim söyleminin boşalan içeriği nedeniyle uzaktan izlemeye yöneltmiştir. Sınıf kendisine başka bir gele
cek önermeyen önderlik iddiası taşımayan ve pratikte bunu cesaretle ortaya koyamayan güçlere uzak durmayı tercih etmektedir.
Önderlik iddiası devrimci bir program ve iddiaya uygun bir örgütlülüğe duyulan ihtiyaç gerçeği iddia sahipleri tarafından yanıtlanmadıkça bağ kurulamayacaktır.
İddia sahiplerinin iddiasının içeriği kadar bu iddia ya ne kadar uygun davranabildikleriyle de ilgilidir.
Marks'ın 11. Tez de vurguladığı gerçeğin hayatın içinde kurulması iradi bir varoluşu gerektirir.
Kendiliğindenliğin eleştirisi Lenin tarafından çok ayrıntılı biçimde yapılmış olup Türkiye "sol"larının mücadele anlayışına sinmiş bu savunmacı mantığının ve pratiğinin devrimci bir kopuşla aşılması gereklidir.









19 Nisan 2020 Pazar

KORONAVİRUS SALGINI YAYILDIKÇA İŞÇİLERİN SORUNLARI BÜYÜYOR, ÖNLEM YOK!

  • Covid19 testi pozitif çıkan işyerlerinin sayısı son yirmi günde hızlı bir biçimde arttı, işyerleri çıkan sonuçları saklıyor ve gizliyor.
  • Sokağa çıkma yasağı olan illerde işçiler gece vardiyasında zorla çalıştırıldı. Kimi işletmeler valilikten özel izinler alarak üretime devam etti.
  • İşletmelerin %70’inde üretim artmış sürüyor. Üretimi artmayan fabrikalarda ise azalma söz konusu değil.
  • Restoran zincirleriyle bağlantılı işletmeler kısmen işe ara verdi, ücretsiz izin, yıllık izin uygulaması var.
  • Gıda üretimi artışı ve stok nedeniyle yoğun mesailer devam ediyor, işletmeler işçi almak yerine fazla üretimi aynı işçilerle gerçekleştiriyor.
  • Üç vardiya çalışmanın yanı sıra, günde on iki saat iki vardiya çalışan işletmeler var, bazı işletmelerde iş yoğunluğundan dolayı haftalık izinler verilmiyor.
  • Hastanelerde yemek dağıtan işçilerin iş yükü arttı. Sağlık çalışanları ile aynı koşullara sahip değiller. Ek ödemelerden faydalanmıyorlar. Hastane yemekhanesinde işçilerin korunmak için kullandığı eldiven ve maske yetersiz. Servis yok, toplu taşımayla işe git-gel devam ediyor.
  • Taşeron uygulaması olan işletmelerde taşeron işçilerin çalışma koşullarında değişiklik yok.
  • İşçilerin büyük çoğunluğu kendilerini koronavirüse karşı güvende görmüyor.
  • Üretim sürecinde fizik mesafe bir çok işletmede yeterli değil.
  • Maske, eldiven ve koruyucu malzeme sağlanıyor ama yetersiz, kimi işletmeler tam koruyucu malzeme yerine ucuz ve kalitesiz koruyucu malzeme alıyor.
  • İşletmelerde kağıt havlu, tuvalet kağıdı, sabun ve temizlik malzemeleri ya yetersiz, yada hiç yok.
  • Yemekhaneler, soyunma odaları gibi alanlar dezenfekte kısmen yapıldı, ya da göstermelik yapıldı.
  • Yemekhanelerde halen toplu yemek yeniyor ve fizik mesafe korunmuyor.
  • 15- 50 yaş ve üstü, kronik hastalığı olanlar, risk gurubunda olan işçilere yıllık izin kullandırılıyor, izin hakkı olmayanlar ücretsiz izne çıkarılıyor. İzni bitenler işe çağrılıyor.
  • İşyerlerinde havalandırma sistemleri hala yetersiz.
  • Su fabrikalarında geri dönüşüm damacanaları risk taşıyor, yeterli hijyen ve dezanfaktan yapılmıyor.
  • Yemeklerde bağışıklığı güçlendirici gıdalar konusunda ilerleme yok. Kimi işletmelerde hazır sandviç ile ve ekmek arası veriliyor.
  • Şekerleme ve çikolata üretimi yapan dört işletme üretimi 14 gün süreyle durdurdu, bir işletmede 21 gün izin yapılacağı duyuruldu. 1 İşletmede bazı bölümler 20 gün izne çıkarıldı. İzinlerin ücretli veya ücretsiz olduğu konusunda açıklama yok.
  • 20- İşe girişlerde ateş ölçümleri yapılmakla birlikte tüm işletmelerde aynı durum söz konusu değil. Ateşi çıkanlar sağlık kuruluşlarına yönlendirilmek yerine evlerine gönderiliyor, bu uygulama devam ediyor,
  • Beyaz yakalı işçiler evden çalışmaya çalışmaya devam ediyor.
  • Fabrikalarda özel istihdam bürolarında getirilen günlük işçi çalıştırma yaygınlaşıyor. Gelen işçilerde sağlık raporları gibi belgeler istenmiyor.
  • İş yükü artıyor, işçiler birden fazla iş yapmak zorunda kalıyorlar.
  • İşçiler piskolojik sorunlar yaşıyor, evde aileye bulaştırma risk yüksek bu nedenle tedirginlik artmış durumda.
  • Fırınlar, ekmek satış büfeleri ve pastanelerde çalışma koşulları açısından hijyen, dezenfekte koşullarına uyulmuyor. İşçiler uzun saatler çalışmak zorunda kalıyor. Kayıt dışı çalışma sürüyor. Fırın işçilerinin soka çıkma yasaklarının ilanıyla birlikte iş yükleri artmış durumda.                  ARTI GERÇEK