https://www.gazeteduvar.com.tr/kursuna-dizilen-bir-isci-ozani-joe-hill-yas-tutmayin-orgutlenin-makale-1589804
19 Aralık 2022 Pazartesi
19 Haziran 2022 Pazar
TÜKETİM DAYATMASI İDEOLOJİKTİR!
İnsanın
hem ruhsal hem bedensel olarak tutsak olması ve bu tutsaklık zincirlerini bir
türlü kıramaması insanı oldukça yıpratıyor. Hayatın, insani varoluşumuzun,
anlamını yok sayarak savrulduğumuz gündelik ilişkilerin tüketici, yorucu
anlamsızlığına boyun eğişimiz varlığımızın anlamını değersizleştiren bir
gerçekliğe dönüşüyor.
Yaşama
gailesi denen o derin karanlık çukurda debelenen milyonlarca yoksul insanın
yaşadıklarının yanında orta sınıfların, konfor düzeyinin düşmemesi kaygısına
dönük çabası bizi kendi tarihselliğimiz içinde acınası bir yere sürüklüyor.
Yaşamın
anlamını insani bir üretimden kopararak, sistemin bu günkü ihtiyacı olan, bizim
için çoğu ihtiyaç dışı, sorgusuz ve sadece tüketmeye dönük tüketim dayatmasıyla oluşturulan, insan yararını içermeyen
biçime hiç direnmeden teslim oluşumuz ve hayatımızın fark edemediğimiz o büyük
bölümünü bu uğurda harcamamız bizi zavallı durumuna düşürüyor.
Çoğu
ihtiyacımız olmadığı halde tüketmeye zorlandığımız her şey, ideolojik
bombardımanla (bize zorla veya özendirilerek, rıza alınarak, ikna edilerek, ya
da kandırılarak) dayatılan her şey bir
kimlik inşasının temellerini oluşturuyor.
Bu
kimlik insani, kendi doğamızın bizi yönlendirdiği bir kimlik değil. Ve hepimiz
bu yorucu, yıpratıcı, ruhumuzdan, kimliğimizden parçalar kopararak oluşturulmaya
çalışılan bu kimlik inşasının kurbanı oluyoruz. Direk olmasak da dolaylı olarak
en yakınımızdaki insanların eşimiz ve çocuğumuzun anne babamızın yakınlarımızın bu güçlü
saldırı karşısında savrulmasının etkilerini yaşamak zorunda kalıyoruz.
Ne yiyeceğimizi ne giyeceğimizi, bedenlerimizi nasıl aksesuarlarla donatacağımızı, hangi sözcüklerle nasıl konuşacağımızı, hangi müzikleri dinleyeceğimizi en önemlisi nasıl düşünmemiz, nasıl duygulanmamız gerektiğini bize dayatan bir ideolojik kuşatma altında yaşıyoruz. Ve bu basınçtan kurtulamadığımız ölçüde mutsuz oluyoruz.
Sistemin dayattığı “tükettikçe varım“ düşüncesi(zliği) daha fazla tüket sürekli tüket biçiminde hem doğayı hem hayatlarımızı tüketmeye dönük bir işlev görüyor. Bu girdaba düşmüş, o kitlenin bir parçası olmuş farklı gelirlere sahip tüm bireyler ne kadar tüketse de bir türlü mutlu olamıyor. Farkında olamadığı sürece de bu yorucu yıpratıcı kurgunun dışına çıkamıyor.
İnsanın bir anlam olarak kendini inşa etmesi ortaya
koyduğu ürettiği değerle mümkün. Sadece tüketerek yaşamını sürdüren bir insanın
varlığına anlam kazandırması da mümkün değil.
STRONSİUM 90Acayipleşti havalar,
bir
güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom
bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium
90 yağıyormuş
ota, süte, ete,
umuda, hürriyete,
kapısını çaldığımız
büyük hasrete.
Kendi
kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya
ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya
dünyamıza inecek ölüm.
(16 Mart 1958,
19.06.2022
30 Aralık 2021 Perşembe
TÖP İZMİR KONFERANSI ÜZERİNE
TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK PARTİSİ’ NİN İZMİR’DE
DÜZENLEDİĞİ
21.YÜZYIL “DEVRİMCİ KOMÜNİST
ÖZNESİNİN İNŞASI İÇİN PARTİ KONFERANSI” DEĞERLENDİRMESİ
YA DA KENDİNE PARTİ DİYENLERİN BİR TÜRLÜ PARTİ OLAMAYIŞI SORUNU
“Devrimci (bir) Komünist Partisi”
sorunu bu topraklarda devrim yapma iddiasıyla kurulmuş en ileri programa sahip
tek parti olma özelliğine sahip Mustafa SUPHİ ve yoldaşlarının Bakü’de kurduğu,
1920 TKP sinin ortaya çıkışından kısa bir süre sonra Mustafa Suphi ve yoldaşlarının
Karadeniz’de burjuvazi tarafından katledilmesinden bugüne tartışılagelmiş ve
hala çözülmeyi bekleyen, yakıcı ve yaratılamadığı ölçüde yıkıcı bir sorun
olarak varlığını sürdürmektedir.
Bolşevik partisinin ve ekim
devriminin dersleriyle ve Lenin’in katkılarıyla oluşturulmuş olan TKP’nin ilk programı,
katledilen önderleriyle birlikte o gün Karadeniz’in derinliklerine gömülmüştür.
O günden sonra da “devrim” iddiasındaki hiçbir örgüt ve bir türlü “parti
olamayan partiler” tarafından gerçek anlamda sahiplenilmemiştir.
İşçi sınıfının ve tüm ezilenlerin devrimci
öznesi olma iddiasındaki Komünist Partisi’nin
mevcut dağınıklığa son vererek var edilmesi sorunu, kor bir ateş gibi bütün
yakıcılığıyla o günden bu yana hala ortada durmaktadır.
Çoğu örgütün ve bu örgütlere dışarıdan
akıl hocalığı yapan, sorumluluğu az, konfor düzeyi yüksek, sözde Marksist aydınların
dokunmaya cesaret edemediği, etrafında dolaşıp bir türlü el atamadığı, atmayı
deneyip biraz yananların geri çekildiği, bu süreç hala devam ediyor.
Sınıfı kucaklayan devrimci bir sınıf
partisinin yaratılması “kor ateşi” işçi sınıfının bilinçli, samimi ve cesur örgütlü
öncülerinin elleriyle yaratılarak, Kapitalist düzenin bütün kurumlarıyla ateşe
verileceği, sınıfsız sömürüsüz bir düzenin kapılarının açılacağı, mülksüzlerin
mülksüzleştireceği o büyük günü bekliyor.
Burjuva devletin tarihsel
deneyimlerinden oluşan hafızasında yer eden en önemli şey kendi sınıf
iktidarına son verme yeteneğine sahip devrimci bir işçi sınıfı partisine hiçbir
koşulda tahammül göstermemesi ve göstermeyeceğidir.
Kapitalist cumhuriyetin kuruluşu öncesinde
ittihat ve terakkiden bu güne cumhuriyetin kuruluş ilkelerine aykırı görülen
bütün güçler (Rumlar, Ermeniler, Komünistler, Kürtler, Aleviler vd.) çeşitli
yol ve yöntemlerle hedefte olmuştur.
Soykırımlar, katliamlar, askeri
darbeler, sıkıyönetimler, baskı ve işkencenin sistematik olarak sürdürülmesinin,
kapitalist (ulus) devletin ortaya çıkışından bu yana kendi meşruiyetini üzerine
inşa ettiği bir zemin olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Türk Irkçılığının, ulus devletin
varlık koşulu olması, demokrasi oyununda meşru sayılmayacak, görünen devletin
bir uzantısı olan “derin devlet” diye sözü edilen, görünenin arkasındaki asıl
devletin kendi tarihini inşa ederken Rumlara, Ermenilere, Kürtlere, Alevilere, Komünistlere,
Devrimcilere yönelik katliam girişimlerinde bulunmasının kapitalist devletin sınıf
tavrının gereği olarak kavranması gerekir. Ulus devlet bu katliamlar üzerine
inşa edilmiştir.
Her demokrasi iktidardaki sınıfın
karakterini taşır. Burjuva demokrasisiyle, proleter demokrasi farklı iki
sınıfın yönetme biçimini ifade eder. Bu özelliği dikkate alınmazsa demokrasi
kavram olarak işçi sınıfı ve ezilenler için devrimci sınıf tavrını zehirleyen,
işçi sınıfını pasifize eden, düzene bağlayan bir içerik taşımaya başlar.
Bu konuda yazılmış çok ciddi bir
Marksist Leninist külliyatın varlığının üzerinden atlanarak hiçbir şey
yazılmamış, söylenmemiş gibi davranarak siyaset yapmaya çalışanlar devrimci
iddialarda bulunamazlar.
Sözümüz, referanslarını (en azından
söylem düzeyinde) işçi sınıfının iktidarını kurmak niyetini beyan edenleredir.
Tasfiyecilik rüzgarlarından
kurtulamayan, kendine kör, tarihten öğrenmekte geciken, aynı yanlış tutumlarda
ısrar eden, sınıflar mücadelesinin birikimini, devrimci parti ihtiyacına yanıt
üretebilecek bir pratiğin oluşturulmasına dönüştüremeyen bütün çabalar, sorgulanmadığı
ve öz eleştirel bir tutum geliştirilemediği için umutsuzluğu derinleştiriyor.
Eksik olan şey; konuşulamasa da, sıradan
insanların günlük yaşamlarında ölümüne çalıştırılırken bile gösterdikleri
cesaret ve sınıf savaşımları tarihinin süzülmüş hafızasına sahip olan komünist,
devrimci kadroların iktidar hedefine yönelen bir komünist özneyi inşa temelinde
birliğidir.
Bu mesele elbette tek bir örgütün
kendi başına altından kalkabileceği basitlikte bir mesele değildir. Bugün “devrimci”
hareketlerin, partilerin veya çeperinde bulunan az sayıda kadronun ve
sempatizanın hiperaktif koşuşturmasıyla da mümkün görünmemektedir. Bu yorucu,
yıpratıcı tutum uzun süredir denenmesine ve başarılı sonuçlar üretemediği açıkça
görülmesine rağmen bir türlü aşılamamaktadır.
Bin bir zahmetle kazanılan kadro ve
sempatizanlar, süreklileşen tasfiye dalgalarının basıncı altında savrulmakta, yorgun
düşmekte, dinlenmeye çekilmekte, hareketlerinden uzaklaşmaktadırlar.
Yaşadığımız coğrafyada, örgütlerin
ideolojik yetersizliğinden kaynaklanan sorunlar, amatörce tutumlar, popülist
bir örgüt anlayışı, devletin baskıcı sert yaklaşımının etkisiyle yaşanan geri
çekilmeler, devrimci niyet ve söylemin geri çekilmesi gibi birçok nedenle, hızla
kazanılan taraftarlar aynı hızla kaybedilmekte bir türlü kadroya
dönüştürülememekte, kadro birikimi oluşturulamamaktadır.
Geçmiş dönemlere oranla sürekli güç
kaybeden yeni kadrolar kazanamayan, kendi iç sorunlarıyla boğuşurken bölünen ve
sürekli güç kaybeden bütün yapılarda bu durumun geriye dönük bir muhasebesi de
yapılmamakta aynı yanlış tutumlarla yol alma ısrarı sürmektedir.
Sovyetler birliğinde yaşanan yetmiş
yıllık sosyalizm deneyinin çözülmesiyle başlayan, diğer sosyalist ülkelerinde
çözülmesiyle devam eden son olarak Çin’in kapitalist pazara dahil olmasıyla doruğa
çıkan gericilik döneminin etkileri, günümüzde derinleşerek sürüyor. Dünyada
işçi sınıfı ve komünist hareketin gerilemesinin asıl nedeni bu tarihsel
koşullarla direk ilgilidir.
İşçi sınıfı ve çıkarı işçi sınıfından
yana olanlar bütün dünyada büyük bir kuşatma altındadır. Bu kuşatmayı kırmak
için sağlam ideolojik temellere dayandırdığımız umuda ve morale ihtiyacımız
var. Bu umudu ve morali üretecek olan yegâne güç, sınıfın güvenini kazanmış,
emperyalist kapitalist sistemin ürettiği bütün sorunların çözümüne dair
mücadele yürüten bütün güçleri kendi devrimci çizgisinde birleştirebilen bir
komünist partisidir.
Emperyalist kapitalizm zincirlerinden
boşanmışçasına işçi sınıfına, doğaya, paraya çevirebileceği bütün varlıklara
saldırarak yok ediyor. İnsanlık büyük bir karanlığa doğru sürükleniyor. Ve bu
karanlıktan kurtulmak için umuda ihtiyacı var.
Geleceği kurabilecek yegâne gücün harekete geçmesi için güven duyacağı
bir örgütlülüğün olmaması umutsuzluğu, umutsuzluk suskunluğu besliyor,
suskunlukda sömürüyü derinleştiriyor.
Orta çağ zihniyetine sahip dinci örgütlerle,
yapay zekaya sahip robotlar aynı dünyanın içinde varlığını sürdürüyor. Silah
sanayine milyarlar harcanırken dünyanın emperyalist talan sonucu
yoksullaştırılmış bölgelerinde temiz içme suyu, karnını doyurabilecek gıda
bulamayan, tuvalet ihtiyacını giderecek kapalı alan bulamayan milyarlarca insan
yaşama tutunma savaşı veriyor. Ultra zenginler özel jetleriyle ülkeden ülkeye
seyahat edip, sahip olduğu malikânelerde sonsuz bir lüks ve konfor içinde hayat
sürerken, her gün binlerce insan açlıktan, hastalıklardan, savaşlardan ölüyor.
Teknolojik gelişmelerin yol açtığı bilgisayar destekli robotik üretim sonucu
işgücüne katılamayan işsizler, emekliler, yaşlılar, engeliler, üretim ve kar
için gereksiz görülen milyonlarca insan Kapitalist sistem tarafından atık olarak tanımlanarak yaşamın dışına
itiliyor.
Çelişkilerin bu kadar net ve keskin
olduğu, yoksullaşmanın ve yoksunlaşmanın hızla arttığı koşullarda, sınıflar
arası savaşın kızgınlaştığı bir dönemde iktidar mücadelesinin yerine, iktidar
hedefine sahip olmayan toplumsal tepki hareketlerinin peşine takılmak, buradan gerçekçi
olmayan bir umut devşirmek komünistlerin işi olamaz. Bu tür tutumlar nihai
çözümün biricik aracı olan devrimci komünist bir parti ihtiyacının yakıcılığını
görmezden gelerek gizleyemez. Bu iradenin açığa çıkması Komünistlerin tarihsel
rolünü oynaması geciktikçe toplumsal çürüme hız kazanıyor, ezilenlerin, işçi
sınıfının devrimci enerjisi düzen içinde eritiliyor.
Artık sadece işçi sınıfının
değersizleştirilen emeği değil, tüm dünyada ekosistem ve canlı yaşamı tehdit
altında. Yaşamı sona erdirebilecek akıldışı yağma ve talan düzeninin sonuçları
başta en yoksullar olmak üzere bütün insanlığı tehdit ediyor.
Yangınlar, Seller, Hortumlar,
Denizlerdeki aşırı kirlilik, Gıda krizi sonucu ortaya çıkan açlık, iklim
değişikliği, aşırı kar hırsıyla dünyayı ateşe atan Emperyalist kapitalist
tekellerin akıldışı, insan dışı düzenlerinin eseridir.
Bu düzen bir an önce canlı yaşamı
sona ermeden, geriye dönülmez noktaya getirilmeden yıkılmalıdır. Bu çağrının
muhatabı bu düzenden çıkarı olmayan akıl sağlığı yerinde, vicdanını yitirmemiş başta
komünistler, devrimciler olmak üzere bütün insanlıktır.
Ancak bu genel çağrı, sınıfların
keskinleşen mücadelesinden, iktidar perspektifinden bağımsız, yaşananların
içerdiği sınıfsal dinamiği görmezden gelen, sınıfsal ayrımları net ve kesin
çizgilerle ayırmada, genel tanımlarla yapıldığında bir burjuva hükümet koalisyonunu
çağrıştırmaktadır.
Devrimci komünistlerin görevi, iş,
aş, demokrasi çağrıları yaparak burjuva devlet aygıtının işlemeyen yanlarını
onarmak değil, kapitalist sınıfın yönetme aracı olan devleti parçalamak ve yerine
işçi sınıfının diktatörlüğünü kurmaktır.
Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.
V. İ. Lenin
Sınıf mücadelesini ve sınıf
iktidarını temel almadan, halkçı, demokrat, toptancı yaklaşımlarla geçmişte
olduğu gibi bugünde devrimci bir sınıf partisini inşa edilemez.
Bu tür popülist, reformist örgütlerin
bütünsel ve sınıfsal bir kavrayıştan yoksun olmaları bütün samimi çabalarından
ve iyi niyetlerinden bağımsız olarak bu düzeni beslemektedir. Türkiye işçi
sınıfı ve devrimci hareketin tarihi, bu yanılsamalı bakışın ışığında şekillenen
hareketlerin “demokratik muhalefet” tarihidir.
Sürekli Faşizm tahlili yapanların demokrasi mücadelesi vermek için devrim
fikrinden vazgeçmeleri, sınıf gözlüklerini atarak yana yakıla her türden müttefik
araması tutarlı bir çizgi olarak görünmektedir. Bu nedenle somut durumun somut
tahlilinde köklü bir sorun olduğu tespit edilmeden yol alınması da mümkün
görünmemektedir.
“Faşizm” varsa mücadele de demokrasi
talebiyle bir araya gelmiş ve ezilen sınıfların dışında geniş halkçı bir
cepheyi (antifaşist cephe) kapsayacaktır. (Türkiye solları 12 Eylül öncesinde de
faşizm tespiti yaparak antifaşist mücadele yürütmüşlerdir. Askeri darbeden
sonra yine çeşitli Faşizm tahlilleri yapılmış, ancak bu kez mücadele edecek pek
bir örgüt kalmamıştır.)
Demokrasi mücadelesiyle devrim
mücadelesinin konusu da araçları da farklıdır. Referansı Ekim devrimi ve
Bolşevik partisi olmayan popülist devrimci demokrat “partiler” köklü bir
kavrayış sorunu ve kafa karışıklığı yaşamaktadır.
Eğer mümkün olabilirse, bu hareketler
tarihsel süreçleri ekim devriminin partisinin yolundan gidilerek kurulacak
devrimci komünist inşayı gerçekleştirmek için suyun kaynağına dönmelidir.
Sınıftan ve devrim iddiasından
vazgeçerek demokrasi mücadelesine yönelmenin revaçta olduğu günümüzde yükselen
tasfiyeciliğin yeni biçimlerine karşı mücadele etmenin temel koşulu bu tarihin
doğru zeminde kavranması ve savunulmasıdır.
Günümüzde devrimci komünist öznenin inşası
iddiasında bulunanların, gericilik döneminin sağlıksız ikliminde ortaya çıkan,
tüm muhalif hareketlerin yürüttükleri mücadeleyle (Kadın, Gençlik, Çevre,
LGBTİ+ vb.) kendi başlarına sistemik sorunları çözemeyeceklerini bu nedenle
iktidarı hedef alan, bütünsel merkezi bir mücadelenin öznesini yaratmadan ve bütün
mücadeleleri devrimci komünist partiye bağlamanın, tarihsel bir zorunluluk
olduğu bilinciyle davranması gerekir.
KADRO YİTİMİNİN YARATTIĞI BOŞLUK
12
Eylül’de kesintiye uğrayan örgütsel süreçler 90 lı yıllarda gelişmeye başlamış ve 96 yılına gelindiğinde doruk noktasına ulaşmıştı.
Aşırı hızlı gelişen devrimci yükselişinin
örgütsel yapıların yetersizliği tarafından kucaklanamayışı sonucunda büyük bir
çöküş yaşandı.
Bu tasfiye dalgasının ardından ölüm
oruçları ve yapılan onlarca operasyonla sayısız devrimci kadronun fiziksel
tasfiyeye uğratılmasıyla son buldu.
Sistematik saldırılarla devrimci olma
iddiasındaki tüm örgütlerin kitle bağlarının kesilmesi ve örgütsel tasfiyeye
uğratılması vb. nedenlerle mücadele daha genç ve tecrübesiz, birikimsiz
devrimcilerin örgütsel görevleri üstlenmesini zorunlu kılmıştır.
Geçmiş dönemin en yığınsal hareketleri
(TKP, DEV YOL, TDKP) çözülüp tasfiye olurken, geçmişin sınıfa dayalı devrimci
kültürel formlarından çok uzak devrimci demokrat diye
tanımlayabileceğimiz daha popülist, kahramanlık üzerine kurulu, bireyi öne
çıkaran militan, küçük burjuva devrimciliği öne çıktı ve etkinlik kazandı. 90
lı yıllarda yaşanan bu hızlı gelişme ve çöküş sürecinin o günden bu yana
bıraktığı tortular sonrasındaki sürecin devrimci kimlik inşa süreçlerini
etkilemeyi sürdürdü. Halkçılık ve sınıf mücadelesi harmanlanmaya daha kapsayıcı
bir tutum alınmaya çalışıldı. Bu eklektik ve bütünsellikten ve tarihsellikten
yoksun örgütsel bilinç üretimi sayesinde sağlıklı bir kopuş bir türlü
gerçekleştirilemedi.
Bu tutum sınıfsal, kitlesel eylemler
yerine dar kadro veya bireysel eylemlerin öne çıkarıldığı, ölümün kutsandığı ve
özendirildiği, devrimcilerle sınıf bağlarının zayıfladığı mücadelenin öznesinin
daha belirsiz halk kitleleri gibi net bir sınıfsallıktan uzak
tanımla sağlıksız bir zeminin gelişmesine yol açtı.
Uzun yıllar sınıf mücadelesini temel
alan, sınıfın içinde güç biriktiren, sınıfa vurgu yapan örgütlülükler güç
kaybederken halkçı demokratik söylem güç kazandı. Sınıfı halkın bir parçası
olarak tanımlayan bu anlayış Kürt ulusal sorunu, Kadın, Gençlik, Çevre, vb.
mücadelelerini İşçi sınıfı mücadelesiyle kategorik olarak eşitleyen bir bakış
açısıyla kurgulandı.
SINIF MÜCADELESİ SENDİKALARA RAĞMEN
SÜRÜYOR
Sermayenin sistemli olarak
sendikalara yönelik “sınıfsız bürokratik sendika” yaratma operasyonları sonucu,
sınıf bağı kopmuş çürümüş, sınıfı teslim alan, sınıfın üstünde onu çürüten
yozlaştıran ekonomi temelli yeni bir mafyatik sendikal anlayış hayata
geçirildi.
Bu çürüyen sendikal anlayış teşhir
edilerek ve bu zemininden kopularak sınıfa yönelen çok yönlü saldırıyı
göğüsleyebilecek etkin bir anlayış ve örgütlülük yaratılamadı. Bunu yaratacak
fiili bir güçte mevcut değildi. Sınıfın kendiliğinden eylemleri ne kadar güçlü
olsa bile önderlik boşluğu nedeniyle her seferinde yenilgiye uğradı.
Devrim’in gündelik mücadelelerin
kendiliğindenliğiyle ortaya çıkmayacağını yaşanan tecrübelerden en iyi bu
topraklardaki devrimcilerin bilmesi gerekir. (16 Haziran ve Gezi Ayaklanması)
O günden bu yana parti olma
iddiasında bulunan birçok grup ve hareket ortaya çıkmakla beraber ne
programatik olarak ne de örgütsel olarak öncülük iddiasına uygun bir tutum
ortaya konabilmiş değildir.
Belli tarihsel dönemlerde Parti olma
iddiasıyla ortaya çıkan örgütler bugünde olmaktadır. Bu topraklar belli bir
zaman diliminde çeşitli aktivasyonlar gerçekleştirdiği halde bu iddianın
gereklerini yerine getirmekten uzak bir noktaya savrulan, parti olma nosyonunun
içini boşaltan, devrimin öznesi olma iddiasındaki bir partinin devrimci,
bütünsel, tutarlı tarihsel referanslarına sahip olmayan, bu durumu önemsizleştiren,
kendilerini aşamayan, sadece isim değiştirmekle kalan parti olamayan, varlığını
kültürel faaliyet olarak sürdüren, partiler çöplüğüne dönüşmüştür.
Bugün sayısız parti kendisini
kavramsal çorba diyebileceğimiz “halkçı demokratizm” köklerinden beslenen kafa
karışıklığının eseri olan Marksizm dışı, kendi içinde uyumsuz, tutarsız,
bütünlüğü olmayan, eklektik, düzen içi yazınsal metinlerle ortaya çıkabilme cüretini
gösterebilmektedir. Sonu şimdiden belli olan ve tarihte çok daha gelişkin
birçok örneği bulunan bu yeni tasfiyeci dalgaya kapılanların, referans
kaynakları Marksist birtakım söylemleri içerse de Marksizm ve Leninizm’in
tarihsel referanslarından ve Parti anlayışından oldukça uzak kendince bir başka
parti tarifi yapmaktadırlar.
Mevcut yapıların kendi savruldukları
noktanın teorileştirilmesi ayrı bir durum olarak da varlık bulmaya devam
ediyor. İdeolojik birlik temelinde, merkezi ilkesel bir örgüt çatısı altında
bir araya gelmiş komünistlerin değil de, daha esnek ve liberal zeminde bir
araya gelmiş ideolojik birliği olmayan bireylerin faaliyetleri olarak varlığını
sürdüren yapılar, içinde bulunduğumuz durumun tasfiyeci karakterini
yanıstmaktadır.
Ortaya çıkışlarındaki kendi
iddialarının gerisine düşen tasfiyeci rüzgârlara kapılan birçok hareket sağlam
tutarlı ideolojik temellere sahip olmadıklarından devrimci bir çizgiden,
savunmacı bir çizgiye gerilemiş bu durumlarını burjuva düzenin kavramlarıyla
tanımlamaya ve harmanlamaya girişmiştir.
Parlamentarizmin ürettiği düzen içi
hayaller ve demokrasicilik zemini birçok hareketi çürütmektedir. Tasfiyeci
kitlesel hareketlerin peşinde devrimciliklerini yitiren, iddialarından vazgeçen bu örgütler
ideolojik ve örgütsel tasfiyeyi aşacak bir kopuşu gerçekleştiremediklerinden
demokrasi ve barış söyleminin peşinde savrulmaktadır.
Bu günkü anlayış farklılıkları ve
örgütsel dağınıklık devrimci bir kabarış dönemine kadar süreceğe benziyor.
Devrimci bir eleştirinin zemin
bulamadığı koşullarda bu tasfiyeci tutumların sürmesi kaçınılmazdır.
Amaç; faşizmi yıkıp demokratik bir
ülke inşa etmek diyenlerin birlikte yürüyecekleri güçlerde gidecekleri yerde
devrimci komünistlerden ayrıdır.
İddia; demokrasi mücadelesi için
ezilen sömürülen halkın bütün kesimlerinin birliğini sağlamak diyenlerin
sınırları belirsiz esnek ve ilkesiz birlikleri, komünist devrimcileri içine
alamayacak kadar düzen sınırlarına hapsolmuştur.
Çağrı; İşçilere, Lise, Üniversite
gençliğine, barış isteyen Kürtlere, İşten atılanlara, Emeklilere,
Sosyalistlere, Komünistlere, Demokratlara, çevrecilere, kadınlara, LGBTİ+ lara
diyenler devrimci bir çağrı yapamazlar.
Araç, TÖP diyerek legal demokrat bir
parti çatısı altında faaliyet gösterirken devrimci komünist özneyi inşa çağrısı
yapmak içine düşülen kafa karışıklığını yeterince açığa vurmaya yetiyor.
Söylem; bütün sorun alanlarına dönük düzen
içi ve düzen dışıymış gibi görünen farklı sloganlarla bütün alanları kapsadığı
düşünülüyor.
Katılım; Bütün halkımıza çağrı
yapılan “Parti Konferansı’na birçoğu misafir yaklaşık 70-80 kişi, katıldı.
Salon coşkusuzdu. Az sayıda taraftarın attığı cılız sloganlar salonu harekete
geçirmeye yetmedi. Amatör, deneyimi olmayan genç devrimci insanların heyecan
temelli, ellerindeki uzun ve tekrar eden metinleri okudukları sıkıcı sıradan
bir etkinlik olmanın ötesine geçemeyen, çağrıdaki iddianın çok hafife alındığı,
ya da başlıkta vurgulanan içeriğe ve gereklerine dair yeterli bilgi ve
birikimden yoksun olduklarını düşündüren ve durumun ciddiyetine uymayan bir
basitlikte gerçekleşti.
Konuşmacılar; TÖP adına parti
sözcüsü, İzmir il başkanı, Ses üyesi, Üniversite öğrencisi, Emekli-sen,
sağlıkçı bir kişi, Ses şube Başkanı, kendi geleneklerinden HDP adına konuşan bir
temsilci, Kadınlar birlikte güçlü platformu adına bir temsilci çok özel olmayan
ajtatif konuşmalar yaptılar. Salondaki herkese konuşma çağrısı yapılması ise
çok şaşırtıcıydı. Haklı olarak kimse konuşmadı.
Konferans dendiğinde anlaşılması
gerekenle pek ilgisi olmayan( geçmiş deneyler ışığında) deneyim sahibi herkesi
şaşırtan bir toplantı oldu.
Konuşmalar sonrasında Praksis konseri
içeriğe uygun müziklerle katılan gençlerin bir kısmını eğlendirdi ve gelen
konuklar dağıldı.
İyi niyet temelli, demokratik zeminde inşa edilmiş, apolitik bir
etkinlik, diyebileceğimiz bu toplantı yeni bir liberal tasfiyeciliğin büründüğü
biçimi anlamamız açısından ipuçları sunuyor.
SINIFLAR MÜCADELESİNDE TARİHSEL MEKÂNLARIN ÖNEMİ
SINIFLAR MÜCADELESİNDE TARİHSEL MEKÂNLARIN VE ADLARIN ÖNEMİ
Tarih sınıf savaşımları
tarihidir!
Karl MARX
Mülkiyetin ortaya çıktığı zamanlardan
bu güne mülk sahipleri ile mülksüzler, yani emeğinin büyük bir kısmına el
konanlarla bu emeğe el koyanlar arsında bir kavga sürüp gitmektedir.
Köle sahipleriyle köleler, toprağa
bağlı serflerle toprak ağaları ve derebeyleri arasında yürütülen kavga bu gün modern
dönemin temel iki sınıfı arasında sürüp gitmektedir.
Bu iki sınıf; işçi sınıfı ve sermaye
sınıfı (Proletarya ile Burjuvazi) arasında sürmektedir.
Tarihsel gelişim süreci içerisinde
sömürü de biçim değiştirmiş, kaba şiddetin yerini inceltilmiş yöntemler
almıştır. Çalışma mekânları, çalışma süreleri, çalışma koşulları, her dönemin
yapısal özelliklerine, karakterine vb. uygun olarak gelişmiş değişime
uğramıştır. İşçiler, sınıflar arası mücadelede edindikleri kazanımlar gereği
18. yüzyıl İngiltere'sindeki gibi çocuk yaşta öldürülünceye kadar
çalıştırılmaktan genel anlamda daha ileri bir konumdadır. Elbette bu gün de,
çocuk işçiliği yoğun sömürü koşulları, iş cinayetleri dünyanın birçok yerinde
sürmektedir.
Bir sınıfın zenginliği diğer sınıfın
kaybettiğidir.
Zenginlik bir anda kendiliğinden
ortaya çıkmaz.
Bir yerde zenginliğin oluşabilmesi
için bir başka yerde yoksulluğun artması zorunludur.
İşçilerin kötü çalışma ve yaşama
koşulları, emeğin giderek daha da ucuzlaması patronların daha iyi yaşam
koşullarının garantisidir.
İşçilere eksik ödenen her kuruş,
patronun cebinde gittikçe çoğalan milyonlardır.
Biz ucuza kötü yemekler yemek zorunda
kaldığımız, sağlıklı beslenemediğimiz için onlar iyi yemekler yiyor sağlıklı
beslenebiliyor.
Onların çocukları iyi eğitim alıyor
bizim çocuklarımızsa zorunlu olan dışında yeterli eğitim alamıyor. Onların sahip
olduğu zenginliği ve konforu işçi sınıfı sağlamaktadır.
Bu eşitsiz koşullar, ezilen sömürülen
yığınların isyanına, eşit, özgür, daha iyi yaşam isteğine ve bunu kurma yolunda
mücadeleye sevk etmektedir.
Sınıfların ortaya çıktığı günden bu
yana her iki sınıfın bir mücadele birikimi ve tarihsel hafızası oluşmuştur.
Sermaye sınıfı kendi tarihsel
birikiminden dersler çıkararak zayıf yanlarını onarmakta güçlendirmekte, önlem
almakta kendi mevzilerini sağlamlaştırmaktadır.
İşçi sınıfı da yaşadığı mücadele deneyimlerinden
dersler çıkararak yenilgilerden zafere ulaşmanın kalıcı kazanımlar elde etmenin
ve kazandıklarını kalıcı hale dönüştürmenin yollarını aramaktadır.
Bu birikim, tek tek işçilerin
belleğinde parça parça yer etse de, aslolan bunun işçi sınıfının örgütlü
partisi ve kurumları elinde bir bütün olarak toplanması, korunması ve
süreklilik içinde canlı tutularak yarına taşınmasıdır.
Hafızamız bizi güçlü kılar ve yeni
kazanımlar için atılım yolunda bize güç verir. Bu coğrafyanın tarihinde 15-16
Haziran 1970 büyük işçi ayaklanması birçok açıdan dersler çıkarılması gereken
belirleyici öneme sahip bir momenttir.
Beş yüz bin emekçinin sel olarak
aktığı 1 Mayıs 1977 de işçi sınıfının gücünün simgesi haline dönüşen Taksim
alanı sınıf mücadelesinde bayraklaşmış önemli bir meydandır.
Bu alan daha sonraki yıllarda
yasaklanmış ancak işçi sınıfı Taksim alanından vazgeçmemiş, bu alanı tekrar
kazanmak için uzun mücadeleler vermiştir.
Örgütsüzlüğün hüküm sürdüğü günümüzde
taksim sermayenin egemenlik alanına dönüşmüş tarihsel hafızadan silinmesi
yönünde kararlı adımların atıldığı bir yer haline getirilmiştir.
Taksime cami yapılması, AKM nin
yıkılıp yeniden inşa edilmesi, Taksim meydanına çevre düzenlemesi vb. adı
altında sınıfın tarihsel hafızasını silme, Taksim’in bir miting alanı olmaktan
çıkarılması amacıyla yapılan saldırılar tamamen sınıfsal bir tercihtir.
37 İşçinin katledildiği 1977 1
Mayısının AKM ye asılan zincirlerini kıran dev işçi afişi hala o dönemi yaşayan
işçilerin ve işçi örgütlerinin hafızasında canlılığını korumakta, simgesel bir
değer taşımaktadır.
Milyonların günlerce işgal ettiği
Taksim alanı ve AKM binası yakın geçmişte Gezi Parkı direnişi ile başlayan
Haziran ayaklanmasının da simgesel mekânı olmuş, oraya asılan pankartlar
yüzümüzü gülümseten umut veren aydınlık geleceğimize yol gösteren 1977 nin
ışığını sürekliliği içinde günümüze taşıyan yeni kuşakların eylemiyle tazelenen
daha kapsayıcı bir simgesellik kazanmıştır.
Ezen ulus devleti olarak T.C nin Kürdistanda bütün yerleşim yerlerinin adlarını değiştirmesi daha derin bir travmanın dışa vurumudur. Osmanlı döneminde Ermenilerin ve Kürtlerin yaşadığı bütün Şehir kasaba ve köylerin isimleri 12 Eylül'den sonra değiştirilmiş yasaklanmaıştır. Nerede haksız bir saldırı yok etme varsa mutlaka bir gün oradan hakikat fışkıracaktır. Hiç bir şey siz artık kendi dilinizi verdiğiniz adları kullanmayacaksınız hepsi Türkçe olacak deyince silinmiyor. T.C nin kurulduğu topraklar üzerinde yaşayanları yok ederek, asimile etmeye çalışarak varolmuştur. Ancak yaşananlardan anlaşıldığı gibi yüz yıldır başarılı olamamıştır. İşçi sınıfının, Kürtlerin, Ermenilerin ve diğer halkların tarihini güçlü bir irade olduğu sürece yok edemeyeceksiniz. O tarih ezilenlerin belleğinde canlılığını koruyacak kuşaktan kuşağa aktarılacaktır.
KORKTUKLARI HAYALETTEN
KAÇAMAYACAKLAR!
Bu alanda yıllar önce dolaşan hayalet
yıllar sonra geri gelmiş Haziran günlerinde Burjuva iktidar sahiplerinin
uykularını kaçırmaya, onlara unutmaya çalıştıkları geçmişi daha güçlü
hatırlatmaya devam etmektedir.
“Geçmişi
çağrıştıran, az da olsa anımsatan semt, mahalle, cadde, sokak, park, kültür
merkezi her ne varsa isimleri, anılardan kazınmalı kitlelere unutturulmalıdır.”
TAKSİM MEYDANI başta olmak üzere KIZILAY
MEYDANI, KONAK MEYDANI, TARİŞ, TEKEL, SEKA,
ZONGULDAK MADENLERİ, GAZİ MAHALLESİ Kapitalist sömürüye, yok saymaya isyanın,
örgütlü mücadelenin kazanımlarını hatırlatan bütün mekânları hızla yok etmek İşçi
sınıfının hafızasından silmek için yoğun bir saldırı altındadır.
Kentin sermaye eliyle dönüştürülmesi
işçi sınıfının mücadele birikiminin simgeleri sayılan bütün mekânların
hafızalarımızdan silinmesi bilinçli sistemli bir saldırı olarak
değerlendirilmelidir.
DİSK in yüksek maaşlar alan, servet
biriktiren patronları ve destekçileri her yıl dostlar alışverişte görsün
anlayışıyla 1 Mayıs’ta Taksime çelenk koyarak o tarihsel mekâna dönük
saldırının meşrulaştırılmasına aktif olarak destek olmaktadır.
Mücadeleyi büyütmeden İşçi sınıfının
yolunu tıkayan asalaklardan kurtulmadan bu mekânlara ’da tarihimize de sahip
çıkmak mümkün değildir.
Adı direnişle, mücadeleyle,
ayaklanmayla anılan, her yeri, her kurumu yok etmek, yıkmak, satmak talan etmek
burjuvazinin korkusunun, sınıf kininin açık bir göstergesidir.
Sınıf savaşı sadece günlük bir
mücadeleyle değil tarihsel hafızayı silerek de sürüyor.
İşçi sınıfının mücadele hafızası yok
ediliyor. Mücadele alanlarımız mekânsal olarak hafızalarımızdan siliniyor.
Sermaye sınıfı bunu sadece uyguladığı
çıplak zor ve şiddetle değil sınıfın içindeki bir takım unsurları
ajanlaştırarak, satın alarak, liberal sol tasfiyeci anlayışları da yanına
alarak kendine meşruiyet yaratıyor. İşçi sınıfının etrafındaki kuşatma çok
katmanlı bir yapıya sahip. Bunun çözümlenmesi ve sınıfın kendi ayakları üstüne
tekrar dikilmesinin yolu bu anlayışlarla açıktan teşhir edilmesinden ve onlarla
mücadele etmekten geçiyor.
Sinemalar, Tiyatrolar, Sokak isimleri
çok şey anlatıyor onlara. Bize anlatamadığı kadar çok şey. Geçmişin köklerine
tutunmadan, geçmişten öğrenmeden ve o geçmişi iyi bilmeden bir geleceğe yürüyemeyiz.
Süreklilik ve kopuş içinde gelenekten
beslenen ve geleceğe uzanan bir mücadele ancak güçlü bir tarihsel hafızayla
mümkün. Bu yüzden unutmayacağız, sahip çıkacağız, o birikimle geleceği
kazanacağız.
2020
23 Mart 2021 Salı
NEWROZ VE HDP ÜZERİNE KISA DÜŞÜNCELER
2021 yılı Newroz kutlamaları neredeyse bütün HDP li belediyelere atanan kayyumlar, Meclise gelmesi beklenen fezlekeler, Demirtaş'ın ve bir çok vekil ve belediye başkanının tutklu olmalarının, geçen yıl pandemi bahane edilerek Newroz'un kutlanmasında ısrar edilmeden geçiştirilmesi, uzun süredir tutuklu bulunan DEMİRTAŞ'ın AİHM kararlarına rağmen salıverilmemesi, HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk GERGERLİOĞLU' nun dokunulmazlığının mecliste oldu bittiye getirilerek alelacele kaldırılarak hapis cezasına çarptırılmasının şoku yaşanırken, HDP ye açılan kapatma davasının yarattığı moral bozukluğunun yol açtığı olumsuz havanın oldukça etkilediği bir iklimde gerçekleşti.
Kutlamalara katılım, birikmiş birçok sorunun üst üste yığıldığı sürekli ve yoğun saldırıların bu sorunları ertelediği ama çözemediği politik sıkışmışlık koşullarında moralin stabil seyrettiği coşkudan çok kaygının ve belirsizliğin egemen olduğu psikolojinin etkisi altında alanın boş olmadığını göstermek kaygısıyla gerçekleştirildi diyebiliriz. Ahmet ŞIK'ın ve Ayhan BİLGEN'in HDP nin örgütsel yapısına dönük eleştirileri geçiştirilerek yol alınmaya çalışılması var olan kaygıları gidermeye yetmedi.
HDP hızla, bir çok nedenle ama en çok demokratik bir işleyişin olmaması eleştirileri nedeniyle aynı CHP gibi kerhen oy verilen bir parti konumuna doğru hızla yol alırken, kendisine dönük bir özeleştiri süreci yaşanmaksızın yol almaya devam etme ısrarından kaynaklı güç kaybediyor. Moral ve motivasyonu düşük çaresizlikten oy veren insanlar yığınına dönüşüyor. Geçmiş yılların enerjisi artık yok. İnsanların kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri insanlar partiden uzak duruyor. Açıklama yapmaktan imtina etseler bile tutumlarından bir rahatsızlık olduğu anlaşılıyor ve bu içsel bir kırılmaya yol açıyor. Sırrı Süreya ÖNDER'in İstanbul Newrozun yaptığı zoraki konuşmanın duygu durmu kitleleri olumsuz etkiliyor.
Ahmet ŞIK'ın, Ayhan BİLGEN'in, Sırrı Süreya ÖNDER'in içine düşürüldükleri durum HDP nin uzun süredir kendi iç dinamikleriyle bir politik hat belirleyemediği izlenimini güçlendiriyor.
HDP nin politik hattının örgütsel işleyişinin itaat etmenin dışında bir eleştiriye olanak tanımadığı izlenimi güç kazanıyor. Sadece iktidarın kayyumları ve sürekli tutuklamalar bu durumu açıklamaya yeterli bir dayanak oluşturmaya yetmiyor.
HDP yi bir çok kişisel pozitif becerisinin etkisiyle Türkiyelileştirme siyasetinin başarılmasına sempati duyulmasına olağanüstü katkı koyan Selahattin DEMİRTAŞ'ın tutuklandığı andan bu güne kadar (sistemli ve bilinçli iradi bir çabayla) sanki hiç yokmuş ve önemsizmiş gibi bir sessizlikle gündeme bile getirilemeyişi buna neden olanların oy vene ve rahatsızlık duyan herkese eğer önem veriyorlarsa açıklaması gereken bir durum olmaya devam ediyor.
HDP kendi iç dinamikleriyle demokratik bir işleyişle kendi siyasal politik ve örgütsel durumunu ve duruşunu tartışamayacaksa bu yolla geleceğe taşıyamayacaksa, eleştirlere kapalıysa ve bunu baskıcı tehditkar yöntemlerle baskı altına alıyorsa diğer partilerin hiyerarşik anti demokratik yapılarından ne farkı olacaktır.
HDP ona umut bağlayanların umut bağlama nedenlerini ortadan kaldırarak onlara kulaklarını tıkayarak umut olmayı gerçekleştiremez.
HDP kendisinden hem düşünsel, hem psikoljik hemde fiziken hızla uzaklaşan kalabalıkların neden bu duruma düşürüldüklerini kendi içinde mutlaka tartışmalı eleştirilere kulak kabartmalıdır.
Derin bir ekonomik ve siyasi krizin bütük toplumsal kesimlerde yarattığı demoralizasyon ve umutsuzluk haline daha fazla çürümeye dönüşmeden somut önerilerle onların nabzını tutarak birlikte yanıt üretmenin imkan ve koşullarını yaratmalıdır.
HDP nin kendi tabanıyla onu destekleyenlerle arsındaki bağ gevşemekte, kurduğu dil kitlelerin beklentilerini karşılayan kapsayıcı olma özelliğini yitirmektedir. İnsanlar duymak istediklerini kendi yaşamlarına dokunan çıkışları uzun süredir bir türlü partisinin açıklamalarında bulamamaktadır.
HDP de parti olarak bir siyasi, politik ve örgütsel kriz yaşamaktadır.
Bu krizi çözmenin yolu dar toplantılarda farklı hesapların yapıldığı grupların ve iradelerin belirleyici olduğu kararlar değildir.
Tabandan başlayarak başlangıçta sınırları oldukça geniş çizilen insan gruplarının nabzını tutan onların sorunlarıyla hem hal olan bir anlayışa ihtiyaç vardır. Milletvekillerinin belirlenmesinden Parti politikalarının belirlenmesine kadar insanlara güven veren açık şeffaf süreçler işletilmelidir.
Tepeden inme ben yaptım oldu anlayışıyla, size oy veren, politik düzeyi ve kavrayışı oldukça yüksek, refleksleri gelişmiş, bir çok konuda partiyi zorlayabilecek politikalar üretme kapasitesine sahip seçmen kitlenizin analizini doğru yapmak zorundasınız. Demokratik işleyiş esastır, bundan vazgeçtiğinizde HDP den geriye dar hiyerarşik bir homojen topluluk kalır. Bu yapıda bu darlıkla iddialarının gerisinde bir karikatüre dönüşür.
Henüz vakit varken HDP ismine yakışır bir parti olmanın koşullarını zorlamalıdır.
Tek tek ayrılan ve konuşmaktan imtina eden insanlar onlara oy veren insanların temsilcileri olarak sözlerini söyleme hakkına sahip olmalıdır. Konuşamamak ağır bir baskıdır ve bu baskı o baskıyı uygulayan yapıyı zamanla çürütür. Yanlış yaptığında özeleştiri vermekten kaçınmak güçlü olmanın değil zayıflığın göstergesidir.
HDP özeleştiri mekanizmalarının işlediği kendini yenileyerek, koparak, sıçrayarak tarihsel konjonktüre uygun yanıtlar üreten dinamik bir yapı haline gelebilir.
Bedeli ne olursa olsun konuşmak ve gerçeği dile getirmek gerekiyor.
O gerçek bugünkü suskunluktan ve çürümeden kendini sıyırmalı ve gün yüzüne çıkmalıdır.
Er yada geç çıkacaktır. Ancak doğru yol ve yöntemlerle kendi doğası içinde olması zamanın ruhuna uygun olacaktır. Sırf birileri gücü elinde bulundurduğu için böyle olmuyorsa zaman, enerji ve insan emeği kayba uğrayacak tarihsel kazanımlar gecikecektir.
16 Haziran 2020 Salı
16 HAZİRANI ANLAMAYANLAR AŞAMAZLAR!
15-16 Haziran 1970 İşçi sınıfının mücadele tarihinde aşılamayan bir eşik olmaya devam ediyor.
İşçi sınıfının bu büyük tarihsel eylemi Türkiye "devrimci, sosyalist, komünist" hareketi tarafından bir türlü anlaşılamayan, çok temel bir çok özelliği içinde barındırıyor.
Dönemin devrimci yapılarına karakterini veren anti emperyalist kavrayış ve konumlanış, onun sınıf algısını ve ilişkisini temelden belirleyen bir faktör olmuş ve bu günde köklü ideolojik bir kopuş ne yazık ki gerçekleştirilememiştir.
71 devrimcileri her ne kadar o gün için hareketin içinde aktif olarak yer almış olsalar bile bu o günkü sınıfın bu tarihsel eylemini kavradıklarını göstermiyor.
Sınıfın varlığı tartışma konusu olmaktan çıkmış gibi görünse de o günün devrimci yapıları işçi sınıfını iktidarını örgütlemek için kentlerde fabrikalarda çalışmak yerine, kırlara çıkıp köylüleri örgütleme çabasını öne almışlardır.71 Devrimcilerinin kentlerin büyük üniversite kampüslerinde kurdukları hayalleri ne yazık ki kırlarda gelincikler gibi zamansız solmuştur.
Burada temel problem referans olarak hemen yanı başında gerçekleşen ve bu toprakları derinden etkileyen Ekim devrimini, 16 Haziranda fabrikalardan sokaklara caddelere sel gibi akan ve burjuvazinin yüreğine korku salan devrimin öncüsü işçi sınıfını değil de, Çin deki, Küba'daki, Hindistan'daki köylülüğü temel aldığı düşünülen gerillacı hareketlerden etkilenmişler Kırlardan şehirleri kuşatma hayalinin peşine düşmüşlerdir.
İşçi sınıfı kendisini devrime taşıyacak önderlikten, devrime önderlik etme iddiasında olan devrimciler sınıftan yoksun kalmıştır.
Tarihten öğrenmek için yeterli birikim olmasına rağmen, Kemalist ideolojik damar baskın gelmiş ve kopuş bir türlü gerçekleştirilememiştir.
Bütün devrimci hareketler çıkış itibariyle kendilerini yarım kalmış "Kemalist bağımsızlıkçı" devrimi tamamlama emperyalizme karşı savaş göreviyle ve onun devamcısı olarak tanımlamışlardır.
Tarihin süreklilik içinde sınıfsal bir zeminde kavranamamış olması nedeniyle Kemalizmin sınıf karakteri yeterince anlaşılamamış ve bu nedenle köklü bir kopuş gerçekleşememiştir.
71 devrimcilerinin beslenme kaynakları daha çok Doğan AVCIOĞLU, Mihri BELLİ ve Hikmet KIVILCIMLI olduğundan ideolojik bir çok konu yeterince berraklaştırılıp Bolşevik Partisi ve onun çizgisinde bir devrim anlayışı egemen olamamıştır.
Kaypakkaya'nın ilk yazılarındaki Kemalizme bağlılığı Milli Kurtuluş Savaşı temel saptamalarını temel alması nedeniyle Kemalizme eleştiri yöneltmiş olsa da köklü bir kopuşu gerçekleştirememiştir.
71 devrimciliği burjuva parlamentarizminden bir kopuşu işaretlese de sınıfın doğru bir zeminde kavranması ve devrimin karakteri ve öncülük konusunda bulanıklık hem teorik hem pratik olarak terk edilememiştir.
İşçi sınıfının 1917 ekim devrimi iktidar deneyimi canlı olarak göz önünde dururken köylülüğü ve gençliği temel alan bir kır'a yönelme sınıflar mücadelesine net bir bakışın olmayışını gösteriyor.
16 Haziran direniş değil Ayaklanma!
16 Hazira'ı hazırlayan koşullara bakıldığında İşçi Sınıfının bir çok öğretici devrimci deney biriktirdiğini, az topraklı köylülerin toprak işgal denemelerini, devrimci gençliğin üniversiteden taşan kitlesel ve giderek radikalleşen eylemlerini görürüz.
Dünyada gelişen devrimci dinamiğin bu topraklara yansıması olarak okumak da yanlış olmayacaktır.
ABD nin Vietnam'da yaptıkları bütün dünyada yansımasını bulmuş, ABD karşıtı eylemler bütün dünyayı sarmış, ABD nin Vietnam yenilgisi Dünyanın ezilenlerine büyük moral kaynağı olmuş Avrupa'da Özellikle Fransa ve İtalya'da işçiler kitlesek grevlerle hayatı sarsmış öğrenciler sokaklara taşmış sınıfla buluşmuş dünya halkları isyana durmuştur.
Bütün dünyayı kuşatan bu kitlesel başkaldırıların yaşadığımız toprakları da etkilemesi kaçınılmaz olarak yansımasını bulmuştur.
Avrupa'da bu ayaklanmalara önderlik edecek devrimci komünist partilerin olmayışı sonucu bu dalga geri çekilmiş ve devrimci güçlerin, öncü işçilerin fiziki tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.
Karşı devrimci dalga güç kazanmıştır.
Bütün dünyada sınıfa ve devrimci güçlere yönelik saldırı bu topraklarda 12 Mart 1971 askeri darbesiyle ifadesini bulmuştur.
71 kopuşunun önderleri onları koruyamayan kırlarda sıkışıp kalmış acımasızca katledilmişlerdir.
Çıkılan yolun yanlışlığının bedeli hem kırlarda hem şehirlerde ağır bir yenilgiyle ödenmiştir.
70 li yılların sonlarına doğru tekrardan yükselişe geçen yeniden toparlanmaya çalışan devrimci hareketler bu kezde anti faşist mücadele tuzağında yorulmuş bedel ödemiş ama yol alamamışlardır.
Anti Kapitalizm eksenli devrimci bir sınıf hareketini örgütlemek yerine Faşistlerle mücadele yolu tutulmuş Kapitalizmle değil onun gölgesiyle enerji ve güç kaybedilmiştir. Devrimci bir program hiç bir güç tarafından ortaya koyulamamıştır. Savunmacı psikoloji devrimci hareketin pratiğine egemen olmuş ve olumlu bir kavrammış gibi Devrim yerine Direniş kavramı öne çıkarılmış ve hala ısrarla bu savunmacı çizgi terk edilememiştir.
Devrimci hareket devrimciliğini yitirmiş ve savunmacı çizgide ısrar eden iddiasız bir zemine savrulmuştur.
Ekonomizm, Demokratizm ve Halkçılık kuşatması bir türlü kırılamamıştır.
Sınıfın bütün kabaran öfke dalgaları bu savunmacı pasifist duvara çarpıp dağılmıştır.
Sınıfın sel olup akan bütün kitlesel çıkışları bu göz bağları nedeniyle devrim denizine ulaşamamıştır.
Bu kez 12 Eylül'de yeni ve daha acımasız bir ABD darbesi devrimci hareketin bütün kadroları ve işçi sınıfın doğal önderlerini fiziki tasfiyeye uğratmıştır.
Bütün kitleselliğine rağmen devrimci bir program ve örgüt yokluğu sınıfı ve devrimciliğe yönelen kitleleri yormuş ve tüketmiş devrim söyleminin boşalan içeriği nedeniyle uzaktan izlemeye yöneltmiştir. Sınıf kendisine başka bir gele
cek önermeyen önderlik iddiası taşımayan ve pratikte bunu cesaretle ortaya koyamayan güçlere uzak durmayı tercih etmektedir.
Önderlik iddiası devrimci bir program ve iddiaya uygun bir örgütlülüğe duyulan ihtiyaç gerçeği iddia sahipleri tarafından yanıtlanmadıkça bağ kurulamayacaktır.
İddia sahiplerinin iddiasının içeriği kadar bu iddia ya ne kadar uygun davranabildikleriyle de ilgilidir.
Marks'ın 11. Tez de vurguladığı gerçeğin hayatın içinde kurulması iradi bir varoluşu gerektirir.
Kendiliğindenliğin eleştirisi Lenin tarafından çok ayrıntılı biçimde yapılmış olup Türkiye "sol"larının mücadele anlayışına sinmiş bu savunmacı mantığının ve pratiğinin devrimci bir kopuşla aşılması gereklidir.