Murat
Sevinç / Gazete DUVAR Salı, 21 Mayıs, 2019
Kayırma
için o süfli kapitalistlerin ‘gemi’ metaforuna gereksinimi var. Kayırma için o
kapitalistlerin geleneklere, göreneklere, milliyetçi duygulara, dini duyguların
sömürülmesine ihtiyacı var. Din adamı kisvesine bürünmüş kimi soytarıların
yardım ve yataklığına ihtiyacı var. Kayırma için o kapitalistlerin yapmayacağı
hiçbir şey, öpmeyeceği hiçbir el yok.
“PR”
adında bir alan var malum. Halkla ilişkilerin baş harfleri. ‘Halkla ilişkiler’
denilse herkes anlayacağından, daha ziyade PR tercih ediliyor sanırım! Ne demek
bu? En sığ tanımıyla, tanıtılmak ihtiyacı içinde olan her kimse; şirketlerin,
kurumların, siyasetçilerin, sanatçıların vs. kamuoyuna iyi ve hoş
gösterilmeleri. Gereksinim duyulan saygınlıksa saygınlığı, şöhretse şöhreti,
seçim zaferiyse o zaferi, tanınırlıksa tanınırlığı sağlamak. Bazen bir
insanın/kurumun gerçek hâlini anlatmak bazen de onları olmadıkları gibi
göstermek işi. Tabii, belli bir ücret karşılığında! Son zamanlarda daha sık
tanık olmaya başladık, tel tel dökülen sistemin ‘piar’ çalışmalarına.
Hayli
genç sayılabilecek, altı yedi asırlık bir tarihi olan kapitalizmin yakıtı, en
basit söyleyişle emek sömürüsü. Verimliliğin/kâr oranlarının sürekli biçimde
artması için, ‘işbölümü’ adı verilen ve kaçınılmaz biçimde ‘hiyerarşiye’
gereksinim duyan olgunun ‘sermayedar’ tarafı, ‘emek gücü’ tarafını sömürmek;
ona, yaptığı işin karşılığı olan değerin ‘hayatta tutabilecek’ kadarını vermek
durumunda. Haliyle bütün bir ekonomik ve tabii siyasal/kültürel yapı, söz
konusu ‘işbirliğinin’ sürmesi için örgütlenmiştir. Bir kez örgütlendikten
sonra, ekonomik yapı ile siyaset ve kültürün alanı karşılıklı olarak birbirini
belirlemeye başlar. Nihai belirleyen egemen sınıfın çıkarlarıdır.
Bir
ülkedeki hâkim düşünce/kültür (en kapsayıcı haliyle, ideoloji) ve siyaset de, o
egemen sınıfın kültürü ve siyasetidir. Düşünce, genel kanılar, genel ahlak ve
toplumsal ilkeler ‘egemenin’ alanında doğar, serpilir. Egemen sınıf
temsilcileri, doğumdan ölüme dek, diğerlerine neyin iyi, güzel ve doğru
olduğunu belletir, anlatır. Anlamak istemeyenleri(!) doğru yola getirmek için
çok muhtelif araçlar kullanır. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz egemen sınıfın
başat niteliklerinden olan, ‘yasal şiddet’ tekeli. Ezcümle, kapitalizm içinde
hep ‘karşı çıkan’ ve ‘sorgulayan’ birileri vardır ve huzur bozan bu birileri
çeşitli yöntemlerle ‘ikna edilmeye’ çalışılır!
Kapitalizm,
tarihsel süreçte sayısız toplumsal form yarattı. Kendisinden önce var ve uzun
süre mücadele ettiği olan kurumların (‘din’ gibi) desteğini aldı, bir kısmını
(çoğu feodal kalıntılar gibi) zaman içinde yenilgiye uğrattı. Yok edemediğini
(emekçi sınıfı örgütlülüğü gibi) düşmanlaştırdı. Kilisesi Mussolini’yi,
Hitler’i, Franco’yu destekledi; orduları Allande’yi katletti, hammadde kaynağı
olan ülkeleri işgal etti. Eğitim sistemleri, eşitliksiz bir dünyanın kurulması
için örgütledi. Basın/yayın organları müesses nizamın sürmesine adandı. Kendi
kadınını, kendi erkeğini, kendi çocuğunu, kendi iyi ve makbul yurttaşını
yarattı.
Kâr
oranlarındaki düşüş katlanılmaz hâle geldiğinde, milliyetçiliğin de mucidi olan
burjuvazi, savaş çıkarmakta, sistemlere dışarıdan müdahale etmekte, askeri
müdahaleleri desteklemekte hiçbir sakınca görmedi. Demokrasiyi icat eden
burjuvazi, baş aşağı gittiği dönemde faşizmi keşfetti.
Tabii
tüm bu genel nitelikler, burjuvazisinin gelişmişlik düzeyine, niteliğine bağlı
olarak, ülkeden ülkeye farklılıklar sergiledi. Az gelişmiş demokrasilerde o
egemen sınıf, sermaye birikiminin sağlanması, halihazırda sistemin sürmesi için
emniyet supabı olan asgari düzeydeki sendikal sosyal haklara dahi zorlukla
tahammül edebildi. Birilerinin ‘büyük sermayedar’ olabilmesi için devletle
arayı iyi tutması, pastadan istedikleri payı alabilmeleri için ‘diğerlerinin’
yok sayılması gerekti. Gelir farklılıkları akıl almaz boyuta ulaştı. Üç beş
şöhretli iş insanının geliri, Afrika kıtasını aştı.
Gelinen
aşamada, daha önceki krizlerinden farklı olarak kapitalizm, bilişim devriminin
etkisiyle doğal sınırlarına ulaşmış durumda, çünkü sistemin mantığı çöktü. Kâr
etmek için artık önceki gibi bir emek sömürüsüne ihtiyaç kalmadı. Bilişim
devrimi, çok daha az insanın emeğiyle aynı verimliliğin elde edilmesine olanak
sağlıyor ve daha da sağlayacak.
Hâl
böyleyken, artan gelir farklılığı ve ne yapacağını bilmeyen sayısız insan
gerçeğiyle karşı karşıya toplumlar. Bunun olağan sonucu, demokrasilerde, bir
vaadi kalmayan sistemi ayakta tutmak için tercih edilen ‘ceberrut’ liderlerin
iş başına gelişi oldu. Ve tabii aynı olumsuzluk bir yandan da, gelişmiş demokrasilerde
dinmeyen halk hareketleri, farklı yaşam formlarına yönelik büyük bir ilgi
yarattı. Kapitalizm elinde can çekişen bir doğa, dünya, tükenen kaynaklar ve
neyse ki bu deliliğe dünya çapında baş kaldıran, iklim protestosu yapan
milyonlarca ‘çocuk’ ve ‘genç.’
Böyle
bir dünya krizinin ortasında, Türkiye’de milli gelirin yaklaşık yüzde 55’i,
nüfusun yüzde 1’inin elinde. Az gelişmiş, devlet eliyle yaratılmış burjuvazinin
ayakta kalmak için muhtaç olduğu kudret yine devlette. Türkiye burjuvazisi,
devlet desteği ve kayırması olmadan evinin yolunu bulamaz. Halihazırdaki
sıkışmışlığında, devletin, halkın sırtından kendilerini kollaması beklentisiyle
davranıyorlar. Kâr oranları azalıyor.
Belirsizlik, tahammül edilebilir
sınırları aştı. Bu yüzden biraz daha yüksek sesle demokrasiden vs. söz eder
oldular. Aksi olsaydı, kuşkusuz herhangi bir adaletsizlikle dertleri
olmayacaktı. Hötzötçü yönetim, kendi yoksul tabanıyla, kurtarılması gereken
asalaklar (ve o asalakların kendi iç dinamikleri) arasında tercihte zorlanıyor.
Son haftadaki gibi iktidar-sermaye ‘atışmaları,’ söz konusu tercih zorluğundan
kaynaklanıyor belli ki. Mesele şu: Halkın sırtından kimler, hangi reçeteyle
kayırılacak?
Kayırma
için o süfli kapitalistlerin ‘gemi’ metaforuna gereksinimi var. Kayırma için o
kapitalistlerin geleneklere, göreneklere, milliyetçi duygulara, dini duyguların
sömürülmesine ihtiyacı var. Din adamı kisvesine bürünmüş kimi soytarıların
yardım ve yataklığına ihtiyacı var. Kayırma için o kapitalistlerin yapmayacağı
hiçbir şey, öpmeyeceği hiçbir el yok.
Kapitalistlerin,
üstüne üstlük görgüsüzlük ve aç gözlülükle malûl az gelişmiş ülke
kapitalistlerinin ‘kâr’ dışında herhangi bir ‘değeri’ yok. Senin görüp huzur
bulduğun bir yeşil alanda o villa görür. Senin görüp huzur bulduğun akan suda o
HES görür. Senin kıyısında dinlenmek istediğin bir sahilde o paralı tesis
görür. Hatta kıyıların en güzelinde, nükleer santral görür. Onun lehine, senin
haber alma hakkın engellenir. Senin bilmemen, duymaman, düşünmemen için ne
gerekiyorsa yapılır. Sen ölürsün, görülmez. Sen üzülürsün, umursanmaz. İdam
edilecek olsan, o sana daha pahalı bir ‘ip’ pazarlamak ister.
Annene
sevgini sömürür. Babana sevgini sömürür. Sevdiğine sevgini sömürür. Çocuğuna
sevgini sömürür. Dinini, imanını, inancını sömürür. Kültürünü, iyi niyetini,
örfünü sömürür. Sömürü düzeninin siyasal temsilcileri ise üç kuruş kazançla zar
zor alabildiğin erzakla hazırladığın iftar sofrasına gelip oturur,
misafirperverliğini, çaresizliğini sömürür. O yer sofrasının/sininin önüne
yarım saatliğine oturur ki, sen yoksulluğunun gerekçesi üzerinde düşünme. Sen
onun neden oldukları üzerine, senin yoksulluğundaki katkısı üzerine kafa yorma.
Düşünmeni istemez. Zira düşünmek, nankörlüğe yol açabilir!
Kapitalizm,
sen o ‘eşitsiz’ yurttaş konumunu yadırgamayasın diye, yaşamın her anını
örgütler. Öyle başarıyla yapar ki bunu, sen karnını ‘emeğinle’ değil, birileri
sana ekmek verdiği için doyurduğunu zannedersin. “Aman ha, sakın yemek yediğin
kaba pisleme” der, örneğin. O kabın ve yemeğin sahibi sensin oysa; işte bunun
farkına varmandan ölesiye endişe duyar.
Onlar,
senin gariban hanende biraz oyalanır. Bir iki fotoğraf çektirir. Sen mutlu
olursun.
‘Piarcı’larının
‘yoksul evi’ olarak tespit ettiği hanelerdeki iftarlarda fotoğraf çektirip
yayınlarken, herhangi bir mahcubiyet hissetmezler mi? O yoksullukta bir payları
olduğunu düşünmezler mi? Hissetmezler. Düşünmezler.
Kapitalizm,
insanı insanlıktan çıkaran, incelikle örgütlenmiş bir alçaklıktır.
Murat Sevinç kimdir?
İstanbul'da doğdu. 1988'de
Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına
başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve
tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de
çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla
birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir
biçimde kamu görevinden atıldı.