19 Haziran 2022 Pazar

TÜKETİM DAYATMASI İDEOLOJİKTİR!


İnsanın hem ruhsal hem bedensel olarak tutsak olması ve bu tutsaklık zincirlerini bir türlü kıramaması insanı oldukça yıpratıyor. Hayatın, insani varoluşumuzun, anlamını yok sayarak savrulduğumuz gündelik ilişkilerin tüketici, yorucu anlamsızlığına boyun eğişimiz varlığımızın anlamını değersizleştiren bir gerçekliğe dönüşüyor.

Yaşama gailesi denen o derin karanlık çukurda debelenen milyonlarca yoksul insanın yaşadıklarının yanında orta sınıfların, konfor düzeyinin düşmemesi kaygısına dönük çabası bizi kendi tarihselliğimiz içinde acınası bir yere sürüklüyor.

Yaşamın anlamını insani bir üretimden kopararak, sistemin bu günkü ihtiyacı olan, bizim için çoğu ihtiyaç dışı, sorgusuz ve sadece tüketmeye dönük tüketim dayatmasıyla oluşturulan, insan yararını içermeyen biçime hiç direnmeden teslim oluşumuz ve hayatımızın fark edemediğimiz o büyük bölümünü bu uğurda harcamamız bizi zavallı durumuna düşürüyor.

Çoğu ihtiyacımız olmadığı halde tüketmeye zorlandığımız her şey, ideolojik bombardımanla (bize zorla veya özendirilerek, rıza alınarak, ikna edilerek, ya da kandırılarak) dayatılan her şey bir kimlik inşasının temellerini oluşturuyor.

Bu kimlik insani, kendi doğamızın bizi yönlendirdiği bir kimlik değil. Ve hepimiz bu yorucu, yıpratıcı, ruhumuzdan, kimliğimizden parçalar kopararak oluşturulmaya çalışılan bu kimlik inşasının kurbanı oluyoruz. Direk olmasak da dolaylı olarak en yakınımızdaki insanların eşimiz ve çocuğumuzun anne babamızın yakınlarımızın bu güçlü saldırı karşısında savrulmasının etkilerini yaşamak zorunda kalıyoruz.

Ne yiyeceğimizi ne giyeceğimizi, bedenlerimizi nasıl aksesuarlarla donatacağımızı, hangi sözcüklerle nasıl konuşacağımızı, hangi müzikleri dinleyeceğimizi en önemlisi nasıl düşünmemiz, nasıl duygulanmamız gerektiğini bize dayatan bir ideolojik kuşatma altında yaşıyoruz. Ve bu basınçtan kurtulamadığımız ölçüde mutsuz oluyoruz. 

Sistemin dayattığı “tükettikçe varım“ düşüncesi(zliği) daha fazla tüket sürekli tüket biçiminde hem doğayı hem hayatlarımızı tüketmeye dönük bir işlev görüyor. Bu girdaba düşmüş, o kitlenin bir parçası olmuş farklı gelirlere sahip tüm bireyler ne kadar tüketse de bir türlü mutlu olamıyor. Farkında olamadığı sürece de bu yorucu yıpratıcı kurgunun dışına çıkamıyor. 

İnsanın bir anlam olarak kendini inşa etmesi ortaya koyduğu ürettiği değerle mümkün. Sadece tüketerek yaşamını sürdüren bir insanın varlığına anlam kazandırması da mümkün değil.

Kapitalizm insan dışıdır!
Her şeyin metalaştığı alınır satılır olduğu bu düzende, insanı, insanlığın tümünü kucaklayan bir geleceği savunmak tarihsel bir görev olarak önümüzde duruyor.

Reklamlarda, magazin programlarında, dizilerde sunulan hayatlarda harcanan paraların kaynağı gizlenerek asalak burjuvaların yaşam biçimine bakarak bunu anlayabiliriz. Emperyalist kapitalizm insanlığı çürütüyor geleceği yok ediyor.  Sadece bir avuç kapitalistin kar güdüsüyle doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu ekosistem akarsular, göller, denizler, ormanlar ve toprak büyük bir hızla paraya dönüştürülmek için zehirleniyor, yok ediliyor.

İnsanlığı hem düşünsel hem ruhsal hem de moral olarak ayakta tutan bütün değerler feodalizmde, kapitalizmin bu derece vahşi ve yok edici olmadığı geçmiş üretici dönemin ürünüdür. 
Bugünkü tahripkâr yok edici düzenin tüketim kuşağının çocuklarına verebileceği insani anlam içeren hiçbir kalıcı değer yoktur. Tüketim kuşağının bir önceki döneminin bütünsel hafızasını taşıyan son kuşak tüketim kuşağının içine itildiği bu kötücül düzene karşı ne kadar fazla insana üretim bilincini ve kültürünü aktarabilirse dünyanın geleceği açısından o kadar duyarlı insan potansiyeli anlamlı üretken bir geleceği sahici bir mutluluğu sahiplenecektir. İnsanı ve onun özgür eşit kardeşçe yaşayacağı sınıfsız bir toplumu düşleyen ve bunu estetik bir değer haline getiren bütün sanat dalları mimari, edebiyat, müzik, tiyatro, resim, şiir ve insandan yana bilim ısrarla savunacağımız ve gideceğimiz yolu gösteriyor.
İnsan doğası her zaman iyi olanı sezer ve ona yönelir. Bütün engellemelere rağmen.

Nazım ustanın dediği gibi


STRONSİUM 90

 Acayipleşti havalar,

bir güneş, bir yağmur, bir kar.

Atom bombası denemelerinden diyorlar.

 

Stronsium 90 yağıyormuş

                         ota, süte, ete,

                         umuda, hürriyete,

                         kapısını çaldığımız büyük hasrete.

 

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.

Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,

ya dünyamıza inecek ölüm.

 

 

                          (16 Mart 1958,

                                                                                                                        


                                                                               19.06.2022