DİSK
CHP’nin arka bahçesiydi ama çizgi AKP ye kadar uzandı. Bu adamlar mı işçi
sınıfını temsil ediyor. O zaman işçi sınıfı bu asalaklardan derhal
kurtulmalıdır.16 Haziranda işçilere evinize dönün diyen DİSK yöneticileri bu
gün işçi sınıfının devrimci potansiyellerini düzen içinde tutmakla görevliler. İşçi
sınıfı önce bu sendika bürokratlarından sendikalarını kurtarmalıdır. Kendi
sözünü açıktan hiyerarşisiz özgürce ifade edeceği kendi özgücüne dayalı meşru
fiili mücadeleyi esas alan yeni bir çıkış gerçekleştirmelidir.16 Haziranı o
günkü TÜRK-İŞ genel sekreteri Halil TUNÇ bile" direniş değil ayaklanma
" diyerek yorumlarken devrimciler hala bir direnişten söz ederek sınıfın
devrimci potansiyelini göremeyerek, onu sıradan bir eylem düzeyine indirgemeye
yardımcı oluyorlar. İşçi sınıfının bu tarihsel öneme sahip ayaklanmasının
ciddiyetinin farkına varan İstanbul sermayesi apar topar İstanbul terk etmek, soluğu
Avrupa almak için uçaklarda yer bulamadığı "bir özel " durumda devrimcilik
iddiası taşıyanların işi, işçi sınıfını sakinleştirmek değil devrimci bir
çizgiyi ortaya koymak ve iktidarı alması için işçi sınıfının yolunu açmaktır. Ancak
bu irade o günde bu günde bir anlayış olarak ne yazık ki kendini örgütlü hale
getirememiştir. Sınıf partisinin hem fiili hem iradi olarak olmadığı durumlarda
sınıfın rolünü ancak bu kadar oynayabileceği gerçeğini yaşayarak öğrenmek
devrimcilik olarak tarif edilemeyecek bir durumdur. İşçi sınıfı 16 Haziranda sınıfın
gücünü ortaya koymuştur, ancak bunu anlayan bir muhatap bulamamıştır, İşçi
sınıfını göremeyen popülist devrimci hareketler çözümü dağda arayıp nesnelliği
okuyamadan sonu trajik bitecek bir maceraya atılmışlar, parlamento
sosyalistleri de bu sınıfa öncülük edecek iradeye zaten sahip olmadıklarından
işçi sınıfının öfkesini sakinleştirmeye yardımcı olmuşlardır. İşçi sınıfı
tarihinin bu önemli ayaklanma deneyi kendi sınıfı açısından oldukça
başarılıdır. Burada bir başarısızlık aranacaksa sınıfı devrime taşıyabilecek
güçlerdedir. 16 Haziran başkaldırısı bu gün hala aşılamamış ve ne yazık ki
gerektiği gibi anlaşılamamıştır. Bu günde, bu tarihi deneyimi düzen içi bir
algıyla sendikacıların işçi sınıfını sakinleştirme günü olarak manipüle
ettiklerini söylemek sınıf devrimciliğinin dibe vurduğu bu uzun tasfiye
sürecinin sonucu olarak normalleşmiştir.
3 Mayıs 2016 Salı
10 Ekim 2013 Perşembe
GÜNDELİK BİLİNCİN ELEŞTİRİSİ
ÇAĞIMIZIN İNSANI
Sadece satın aldıkları şeyleri konuşan insanlar ürettiler,birbirinin
sağlığını, derdini sormaz oldu kimse.Ne yana dönsen kimi duysan aynı sorular. Nereden
aldın? kaça aldın? , taksit yapıyorlar mı? Hangi karta kaç taksit ?İnsanı
görende soranda yok artık nesnelerin egemenliğine teslim olmuş bir insan
topluluğu.
Çiçeği,Doğayı,Deniz’i ,Toprağı gören de soran da kalmadı ,
önemsizleşti yaşamın kaynakları.
Kendi evinin içindeki insandan bile habersiz yaşar oldu
insanlar.
Hasta’mısın? Yorgun’musun? neden canın sıkkın? Hayat canını
mı yakıyor? Soran yok.
Herkes kendinde takılı kalmış,bozuk bir saatin akrebi gibi.
Zehrini kendi içinde taşıyor.
Her gün mağaza mağaza dolaşıp giysiler alıyor, tıka basa
yiyor,sonra spor,yürüyüş,fazla kilolar atmak vücudu sıkılaştırmak istiyor,hepsi
ciddi iş uğraş rahatlamak istiyor.
Çok tüketen,olmak revaçta artık. Tüketiyorsan,tükettiğin kadar,tükettiğin anda önemlisin, yoksa hiç hükmünde bir dışlanmışlık payına düşen.Sana vebalı gibi bakıyor tüketim dinin yoksul müritleri eski model cep telefonu ne büyük ayıp, utanç verici.Moda olanı tüketmemek adidas,converse,nıke,ve diğerleri.
Coca Cola'nın özgürlüğünü her gün defalarca yaşamıyorsan toplum dışısın.Dünya tekelleri ibadet eder gibi tüketim bekliyor senden, sen bunun için varsın.Aklın fikrin,işin gücün,varlığın tüketimin sürekliliğine kurban edilmiş bir kere.
Duyarlılığı söküp alınmış, canlılara dönmüş
insanlığımız.İnsan diyemiyorum bu halimize insanı insan yapan değerler yok
edilmiş çünkü.İnsan olmak bir biçimden ibaret değil, organların bütünlüğüyle
tanımlanmıyor sadece.Kulağı olan herkes duyuyor mu gerçekleri
vicdanı yok edilmiş insan insanmıdır? gerçekten.İnce bir
gülümseyişi insanın duygularından söz eden gençleri göremiyorum çevremde, hepsi
o kadar yorgun ve yıpranmış ki. Herkes maskesini özenle koruyor güçlü,havalı,önemli
ve özel olduğunu sanan milyonlarca aynı model formatlanmış insan...İnsani olan
hiçbir şeye duyarlı değil artık çağımızın insanı kendinden hızla kaçıyor.Güçsüzlüğünü
gizlemek için o kadar büyük çaba harcıyor,ancak yinede yaptıkları yeterli olmuyor
aşınmışlığını gizlemeye..
Son kalan az sayıda (çok azda sayılmaz aslında) insanı da
ehlileştirmek ,kendine yararlı hale
için her yolu deniyorlar.
Çürütmek için her yol açık sonuna kadar,egemen olanın
sınırları dahilinde her şeyi yapabilme “özgürlüğün” var.Ve buna o kadar
inandırmışlar ki çağımız insansısını .Onursuz yaşamaktan rahatsız
olmuyor,saygıya sevgiye ihtiyaç duymuyor ,bencillik,hazcılık,şiddet,cinsellik
ve sadece onların sunduklarını tüketen bir canlıya dönüştürüyor zamanla.Kendini
tükettikleriyle tanımlayan sürüler oluşturuyorlar tüketim sürüleri AVM ler de
ibadet eder gibi saatlerce mağazaları tavaf eden yeni “dinin” müritleri.Yani “ hiç”leştiriyorlar tüketimin kölesi yapıyorlar. İnsanı insan kılan hiçbir
özgünlüğe,dayanışmaya,duyarlılığa,hakkını aramaya onurlu bir yaşam için bedel
ödemeye izin vermek istemiyorlar.
Savaşta öldürülen çocuklara,iş kazalarında, madenlerde
ölenlere susuyor,her gün artan çocuk işçilere susuyor,evlerinde şiddet
gören,sokak ortasında öldürülen kadınlara,küçük yaşta evlendirilen(satılan),tecavüze
uğrayan kız çocuklarına susuyor.
Hep susmuyor ama ! beynine zorla nakşedilmiş futbol takımı
(şirketi) üretim yaptığında yani gol attığında deliriyor adeta kendini yırtıyor,insanlıktan
çıkıyor ,havaya çoluk çocuğa ateş ediyor sevincinden öldürüyor ,yenildiğinde
karşı takımın kendisi hiçleşmiş taraftarına (emekçi kardeşine) saldırıyor
bıçakla satırla doğramak istiyor.Milyarlarca dolar alan onun gibi milyonların
kanını emen asalak futbolcuya tapıyor hiç kimseye tapmadığı kadar.
Sülalesini bilmediği kadar bildiği atlar var birde,
saatlerce çalışıp hangisinin hangisini burun farkıyla geçtiğini,kimden olduğunu
kumda mı çimde mi daha iyi olduğunu ,yağmurda mı kuru havada mı daha iyi
koşacağını saatler günler yıllar boyu
düşünüp koşu saatinde toplaşıp bütün gücüyle bağırarak “hadi koçum, hadi
aslanım” diyerek onu daha hızlı koşturmaya çalışıp iki dakika sonra bütün
elindeki kağıtları öfkeyle parçalayan hayvan severler Jokeye söverler var.
Yılda 1 milyar 127 milyon litre alkol tüketen bir toplumsal
alkolizm durumu var birde. Kendinden kaçışın bir başka adı da “ keyif,eğlence ”
oluyor.Kendini unutana kadar içebilirsin ağlayacak, dertlenecek iç dünyanı
açabilecek hale gelene kadar söylediklerinden bir şey anlaşılmayana kadar
içerek kendini bedenini anlamsız bir rüzgara savurabilirsin.
Buda düzenin seni özgür kıldığı alanlardan biri..
İstersen bunlarda uzak durup son model otomobillerde gezen
milyon dolarlık villalarda ibadet eden şeyhini hoca efendinin yolundan da
gidebilir namazında niyazında bir insan olup bu dünyadan vazgeçip ahiret hayatı
içinde yaşayabilirsin.Kasalarında yığılmış paraların gölgesinde huşu
içinde, haşa hiçbir şey sormadan
ibadetini ölene kadar yapabilirsin.
Üstelik teknolojinin son ürünü dua matiklerle her an
otobüste yolda misafirlikte en olmadık yerde bile öbür dünya için yatırım
yapabilirsin.
Kendin olmayacaksın, iradeni teslim edeceksin, sormayacaksın,
denileni yapacak söylenene inanacaksın.Yaşadım diyecek sonra ahirete
yollanacaksın.
Öbür dünyanın gözbağları engelleyecek bu dünyanın gerçeğini
görmeni.
Onlar öyle istiyorlar çünkü,ama sen bunu da bilemeyeceksin.
İçine düştüğü bataklığa razı olmuş,onu kutsallaştıran “insan”
düşüncesi,
kahrediyor hala insan kalmakta ısrar edenleri.Heyecansız,
kendinden ve gelecekten umudunu kesmiş, sürüleşmiş zavallılaştırılmış,hiçleşmiş
insanlar olmamamızı istiyorlar.
Değiştirme gücünü ve cesaretini yitirdiğinde geriye ne kalır
ki insandan.
Onların senin için yazdığı köleleştirici kadere razı
olmak ve sonunu beklemek ne kadar acı. Azar
azar çalınan eksiltilen onurunun ,tahrip olan insan kişiliğinin rahatsızlığını duymaması
insanlık adına ne büyük acı..
Farkında olmayanların, bu acıyı duymayanların acısını da
sırtlanarak yürümek zorundayız. İnsani dokunun bu kadar derin tahribata
uğratıldığı bir tarihsel dönemde farkında olmak acımızı da sorumluluğumuzu da
arttırıyor.
Kurulan tuzaklara
düşmeden, tarihsel hafızanın izini sürerek,karanlığa ışık olmak,insan onurunu
düştüğü yerden ayağa kaldırmak ,geleceğin güzel dünyasının gizinin bugünün
çürümüşlüğünün içinden doğacağını bilerek,insanın çilesi çekilecek gelecek
güzel günler için.
Omuzlanacak bilmeyen, anlamayanların ağır yükü öyle
yürünecek bu zor zamanlarda,
“yaşadım diyebilmek için”.
10.05.2013
10 Mayıs 2013 Cuma
SINIFSAL AYRIŞMA VE SOSYALİZM MÜCADELESİ!
AKP Ucuz
emek cenneti yaratma, Çin çalışma rejimini kurma hevesini gerçekleştirmek için
istikrarlı adımlar atıyor. Kürt illerinde hızla emek yoğun üretim yapan
fabrikalar kuruluyor, özellikle tekstil ve ayakkabı sektöründe işçi bulma
kurumu ve sanayici ve iş adamları derneklerinin işbirliğiyle önce deneme süresi
adı altında işçileri 6 ay ücretsiz çalıştırarak, daha sonra asgari ücret
üzerinden uzun saatler yoğun bir sömürüye tabi kılarak bedava emek sürecini
başlatmış durumda, bu Kürt coğrafyasındaki işçileşme sürecini hızlandırırken
diğer yandan emeğin giderek ucuzlatılmasının yolunu döşüyor. Kürt ezilenlerinin
ve yoksullarının tarımdan dışlanan işsiz kesimlerinin, sınıf kimliği ekseninde bir
varoluş sergilemesi oldukça uzun bir zaman alacak olsa da tarihsel açıdan bir
olumluluk barındırmaktadır. Ulusal özgürlük talebinin sınıfsal özgürlük
talebiyle birleşmesi Kürt ulusal mücadelesinin sınıfsal karakterinde dönüşüm
yaratacak ve ezilen kesimlerin sınıf kimliğiyle mücadele içinde daha
fazla söz sahibi olmasının yolunu açacaktır. “Kürt halkı “ kavramı sınıfsal bir
nitelikle bir ayrışmayı da beraberinde getirecektir. Kürt burjuvalarıyla Kürt
emekçi ve ezilenleri kendi sınıfsal kimliklerinin belirlediği sınıfsal kurtuluş
talebini ve sosyalizm istemini yükselteceklerdir. Bugün bu talep büyük
metropollerdeki Kürt işçi sınıfı için oldukça gecikmiş üstü ulusallıkla
örtülmüş bir talep olarak Kürt ulusal hareketi üzerinde bir basınç
yaratmaktadır. Farklı sınıfların bugüne kadar bir arada yürüttüğü burjuva
nitelikli ulusal özgürlük mücadelesinin sınıfsal bir zeminde ayrışması Kürt
ulusal sorunun sosyalizm ekseninde bir çözüme yönelmesini hızlandıracaktır. Bu
süreç oldukça sıkıntılı kırılganlıklar, çeşitli çatışmalar içeren bir yol
izleme potansiyeli taşıyor olsa da tarihsel olarak Kürt mücadelesinin
dinamiğine uygun talepler etrafında yeni bir sınıfsal kimlik oluşumunun yolunu
açacaktır. Kürt ulusal mücadelesini silahlı olarak yürüten dağlardaki
gerillalarda, metropollerdeki Kürt işçileri de aynı sınıfın mensubudur Kürt
ezilen sınıf kimliğine sahiptir. İşçi sınıfı içinde giderek yoğunlaşan ve en
zorlu koşullarda çalışan Kürt işçilerinin kendi sınıf kimliği ve sınıfsal
talepleriyle sınıf mücadelesi içindeki yerini alacak ve bu tüm bölgedeki
mücadelelerin karakterini etkileyebilecek devrimci bir dinamiğe sahip olduğunu
görmek gerekiyor. Büyük kentlerde ya da Kürt illerinde asgari ücretin çok
altında çalışan işçilerin Tuzla tersanelerinde ölümüne çalıştırılan işçilerin
patronları da Kürt’tür, ama bu aynı ulusun farklı çıkarlara sahip iki sınıfının
çıkarları ulusal taleplerle örtülemez hale gelmiştir. Bizim dostumuz ve
birlikte mücadele edeceğimiz sınıf bellidir Kürt emekçi ve ezilenleri yani Kürt
işçi sınıfıdır. Sınıf mücadelesini kimliklere bölmek elbette doğru değildir bu
sadece durumun tanımlanması açısından kurulan bir dildir. Marks'ın Komünist
Manifesto da öne çıkardığı “BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ BİRLEŞİN” şiarı bugün
bütün dünya işçilerine yol gösteren her zamankinden daha gerçek bir talep
olarak işçi sınıfına yol göstermektedir. Sermayenin giderek merkezileştiği bir
dünyada işçi sınıfının mücadelesi de Uluslararası bir mücadele olarak
yürüyecektir. Enternasyonalizm Marksın yaşadığı dönemde formüle edilmiş
bugün çok daha büyük öneme sahip olmazsa olmazımızdır.
Dünyanın neresinde olursa olsun yükselen devrimci mücadeleler direk ya da dolaylı Uluslararası sermayeye yönelik hareketlerdir, işçi sınıfının tüm örgütleri ve devrimcilik iddiası taşıyan her yapılanma bunu böyle anlamak ve anlamlandırmak zorundadır. Çağımız Emperyalizm çağıdır yani Lenin, in deyimiyle proleter devrimler çağıdır. Bu çağı iyi anlamak zorundayız sermaye sınıfı ulusal niteliğini yitireli çok zaman oldu, Dünyanın her yerinde uluslararası tekellere ait aynı markaların kuşatması altındayız. Otomobilden, diş macununa, bilgisayardan, Hamburgere, Bankalardan, Hiper marketlerden, ambalajlı içme suyuna, her gün dakikalarca konuşmaya zorlandığınız cep telefonlarını üreten, iletişim satan tekellere kadar, dünyanın en ücra köyünde bile olsanız sizi bulan pazarına dahil eden bir sermaye var. İşçilerin kolektif olarak ürettiği ürünler üretildiği ülkeden çok uzaklarda tüketime arz oluyor, Dünyanın bütün işçileri bir avuç asalak sermaye grubunun doymak bilmez kar hırsı için üretim yapıyor. Zihnini, bilgisini bedenini hızla yıpratarak, tüketerek kar’ın gerçekleşmesine hizmet ediyor. Emperyalist Kapitalizm sadece canlı emeğimiz değil yaşadığımız çevreyi, doğamızı, suyumuzu, ormanları, denizleri her şeyi kara dönüştürmek için hızla yok ediyorlar. Çalışma koşulları kapitalizmin ilk yıllarından daha kötü bir düzeydedir, çocuk işçiliğinin ve kadın emeğinin üretim içindeki payı giderek artmakta sömürü daha da yoğunlaşmakta sınır tanımamaktadır. Üretim esnasında ölümler meslek hastalıkları, hızla artmakta buna rağmen işçi güvenliği maliyeti arttıran bir faktör olarak görüldüğü için hiçbir önlem alınmamaktadır. Ama ürün güvenliği söz konusu olduğunda her türlü önlem, maliyet gözetmeden alınmaktadır. Çalışan üreten insan yani işçiler değil, ürün daha değerlidir. Çünkü tüm dünyada teknoloji kullanımının artmasıyla beraber iş gücüne duyulan ihtiyaç azalmıştır. İşsizlik artmış daha ucuza, daha kötü koşullarda çalıştırmak normal bir hale getirilmiştir. Uluslararası sermaye ile entegre olmuş TC. Sermayesi de bu yarışa katılmak için uzun süredir çıkardığı yasalarla ve pratik uygulamalarla kendi hükumet ettiği ulusal sınırlarını Sermaye için ucuz emek, köle emeği, bedava çalıştırma uygulamalarıyla, daha fazla çocuğu çalışmaya zorlayarak, mültecilerin iş gücünü üretime katarak rekabet gücü kazanmak istiyor. Ne yazık ki ne işçi sınıfından ne sosyalist örgütlenmelerden bu güne kadar kitlesel bir karşı çıkış gerçekleşmedi. Yaşadığımız coğrafyada sınıfa yönelik saldırılara yanıt üretebilecek, bir karşı çıkışı örgütleyebilecek bir güç hali hazırda görünmemektedir. Lokal düzeyde birbirinden kopuk çok fazla sayıda direnişler olsa da sınıfa saldırı doğru bir bakış açısıyla kavranamadığından ve yetersizlikler nedeniyle bu kıvılcımlar büyük bir yangına dönüşemiyor. Bu durum sömürüyü giderek derinleştiriyor işçi sınıfını hem fiziksel, hem de moral açıdan çürütüyor, demoralize ediyor. Umudu büyütmek en küçük direnişleri büyütmekten havzaları ,kentleri tutuşturan yangınlara dönüştürmekten, bu durumu doğru görmek ve doğru davranışı örgütlemekten geçiyor Nerede bir direniş bir isyan varsa devrimciler orada bütün güçleriyle olmalıdır. Bütün ayrılıklar bir yana bırakılmalı ortaklaşa daha büyük, cüretli devrimci karşı çıkışlar örgütlenmelidir. İşçi sınıfı bu kuşatmayı kırabilecek tarihsel birikime ve güce sahiptir. Eksik olan sınıf bakış açısıdır Sosyalizm ve devrimcilik iddiası taşıyanlar sınıfın yükselen sesine kulak vermeli ve eylemlerini sahipsiz bırakmamalı bütün güçlerini seferber ederek buralara yığmalıdır.
İŞÇİ SINIFININ, KÜRT YOKSULLARININ VE EMEKÇİLERİNİN KURTULUŞU
AYRILMAZ BAĞLARLA BİRBİRİNE BAĞLIDIR.
SINIF MÜCADELESİ BÜTÜN SALDIRILARI YANITLAMANIN EN DOĞRU YOLUDUR!
Dünyanın neresinde olursa olsun yükselen devrimci mücadeleler direk ya da dolaylı Uluslararası sermayeye yönelik hareketlerdir, işçi sınıfının tüm örgütleri ve devrimcilik iddiası taşıyan her yapılanma bunu böyle anlamak ve anlamlandırmak zorundadır. Çağımız Emperyalizm çağıdır yani Lenin, in deyimiyle proleter devrimler çağıdır. Bu çağı iyi anlamak zorundayız sermaye sınıfı ulusal niteliğini yitireli çok zaman oldu, Dünyanın her yerinde uluslararası tekellere ait aynı markaların kuşatması altındayız. Otomobilden, diş macununa, bilgisayardan, Hamburgere, Bankalardan, Hiper marketlerden, ambalajlı içme suyuna, her gün dakikalarca konuşmaya zorlandığınız cep telefonlarını üreten, iletişim satan tekellere kadar, dünyanın en ücra köyünde bile olsanız sizi bulan pazarına dahil eden bir sermaye var. İşçilerin kolektif olarak ürettiği ürünler üretildiği ülkeden çok uzaklarda tüketime arz oluyor, Dünyanın bütün işçileri bir avuç asalak sermaye grubunun doymak bilmez kar hırsı için üretim yapıyor. Zihnini, bilgisini bedenini hızla yıpratarak, tüketerek kar’ın gerçekleşmesine hizmet ediyor. Emperyalist Kapitalizm sadece canlı emeğimiz değil yaşadığımız çevreyi, doğamızı, suyumuzu, ormanları, denizleri her şeyi kara dönüştürmek için hızla yok ediyorlar. Çalışma koşulları kapitalizmin ilk yıllarından daha kötü bir düzeydedir, çocuk işçiliğinin ve kadın emeğinin üretim içindeki payı giderek artmakta sömürü daha da yoğunlaşmakta sınır tanımamaktadır. Üretim esnasında ölümler meslek hastalıkları, hızla artmakta buna rağmen işçi güvenliği maliyeti arttıran bir faktör olarak görüldüğü için hiçbir önlem alınmamaktadır. Ama ürün güvenliği söz konusu olduğunda her türlü önlem, maliyet gözetmeden alınmaktadır. Çalışan üreten insan yani işçiler değil, ürün daha değerlidir. Çünkü tüm dünyada teknoloji kullanımının artmasıyla beraber iş gücüne duyulan ihtiyaç azalmıştır. İşsizlik artmış daha ucuza, daha kötü koşullarda çalıştırmak normal bir hale getirilmiştir. Uluslararası sermaye ile entegre olmuş TC. Sermayesi de bu yarışa katılmak için uzun süredir çıkardığı yasalarla ve pratik uygulamalarla kendi hükumet ettiği ulusal sınırlarını Sermaye için ucuz emek, köle emeği, bedava çalıştırma uygulamalarıyla, daha fazla çocuğu çalışmaya zorlayarak, mültecilerin iş gücünü üretime katarak rekabet gücü kazanmak istiyor. Ne yazık ki ne işçi sınıfından ne sosyalist örgütlenmelerden bu güne kadar kitlesel bir karşı çıkış gerçekleşmedi. Yaşadığımız coğrafyada sınıfa yönelik saldırılara yanıt üretebilecek, bir karşı çıkışı örgütleyebilecek bir güç hali hazırda görünmemektedir. Lokal düzeyde birbirinden kopuk çok fazla sayıda direnişler olsa da sınıfa saldırı doğru bir bakış açısıyla kavranamadığından ve yetersizlikler nedeniyle bu kıvılcımlar büyük bir yangına dönüşemiyor. Bu durum sömürüyü giderek derinleştiriyor işçi sınıfını hem fiziksel, hem de moral açıdan çürütüyor, demoralize ediyor. Umudu büyütmek en küçük direnişleri büyütmekten havzaları ,kentleri tutuşturan yangınlara dönüştürmekten, bu durumu doğru görmek ve doğru davranışı örgütlemekten geçiyor Nerede bir direniş bir isyan varsa devrimciler orada bütün güçleriyle olmalıdır. Bütün ayrılıklar bir yana bırakılmalı ortaklaşa daha büyük, cüretli devrimci karşı çıkışlar örgütlenmelidir. İşçi sınıfı bu kuşatmayı kırabilecek tarihsel birikime ve güce sahiptir. Eksik olan sınıf bakış açısıdır Sosyalizm ve devrimcilik iddiası taşıyanlar sınıfın yükselen sesine kulak vermeli ve eylemlerini sahipsiz bırakmamalı bütün güçlerini seferber ederek buralara yığmalıdır.
İŞÇİ SINIFININ, KÜRT YOKSULLARININ VE EMEKÇİLERİNİN KURTULUŞU
AYRILMAZ BAĞLARLA BİRBİRİNE BAĞLIDIR.
SINIF MÜCADELESİ BÜTÜN SALDIRILARI YANITLAMANIN EN DOĞRU YOLUDUR!
16 Haziran'ın, Tariş'in, Gazi'nin, , Gezi'nin, 96 1 Mayısının,
Kobanenin, bu gün emekçi ve yoksulların önderlik ettiği bedel ödediği, Kürt illerindeki, direnişlerin ışığı yolumuzu aydınlatıyor...
BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ VE EZİLENLERİ
SINIRSIZ, SINIFSIZ BİR TOPLUM İÇİN BİRLEŞİN !
Kobanenin, bu gün emekçi ve yoksulların önderlik ettiği bedel ödediği, Kürt illerindeki, direnişlerin ışığı yolumuzu aydınlatıyor...
BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ VE EZİLENLERİ
SINIRSIZ, SINIFSIZ BİR TOPLUM İÇİN BİRLEŞİN !
24 Nisan 2013 Çarşamba
1 MAYIS'A GİDERKEN
1 MAYIS'A GİDERKEN
2014 Nisan
Elimizdeki tüm değerler saldırı altında, İktidar her şeyin içini
boşaltıyor, düzene karşı olduğunuzu düşündüğünüz her alanda sizi
sıradanlaştırıyor ve içine alıyor, Devrimcilik hayatın köklü olarak dönüşüme
uğratılmasının yolunu açmaktır. Oysa bugün kendini "devrimci" olarak
tanımlayan her varoluşsal yapılanma düzeniçileşme tehdidi altındadır.
Hayatı dönüşüme uğratmayan bütün örgütlenmeler popüler kültürün bir
uzantısı olarak varlığını sürdürüyor. Sloganlar, aynı biçimde tekrarlanan
törenler(8 Mart, 1 Mayıs vd. günlerin içi boşaltılarak anılması),Niyetlerimizi
ve iddiamızı tahrip eden bir durumu ortaya çıkarıyor. Kapitalizmi
ideolojik ve toplumsal bir örgütlenme olarak anlayamayan her düşünce ya da
toplaşma ne kadar büyük kalabalıkları çevresine topluyor olsa da, bunun
toplumsal bir dönüşüme yol açması mümkün değildir. Sağlam bir ideolojik algı ve
temel yoksa bütün çabalar düzen içinde eritilme potansiyeli taşıyor demektir. Bu
gün yaşanan sıkıntıda tam buradadır.95-96 yıllarında gerçekleşen kitlesel
militan 1Mayıslardan sonra devrimci yükseliş geri çekilmiş ve büyüyen gövdeyi
beynin taşıyamaması sonucu tasfiye dalgası giderek derinleşmiş günümüze kadar süreklilik
kazanarak devam etmiştir.
1 Mayısın Taksimde kutlanması mücadeleyle kazanılmış ancak bu kazanım kısa
sürede devletin her türden müdahalesiyle beraber, başta Sendikalar, CHP, sivil
toplum örgütleri aracılığıyla denetim altına alınmıştır. Her yıl artarak
kitleselleşen 1 Mayısların içi boşalmış her yıl sınıfsal özünden daha da
uzaklaşmış ve karnaval havasına dönüştürülmüştür.
Sosyal şoven ulusalcı sözde sol gruplar, işçi sınıfı ve sosyalizm
kavgasının dışında her türden örgüt alanı
işgal etmiştir,1 Mayısa katılan sosyalist devrimci gruplar bu
basıncın altında n kalkamamış mücadele günü olan1 Mayıs, bir şenlik eğlence,
biriken enerjiyi kontrollü dışarı atma günü olarak kutlanmaya başlanmıştır. Sınıf
güçleri bu tahribatın egemen olduğu alanda sınıfsal taleplerini duyuramaz hale
gelmiştir.1 Mayıs işçi sınıfının sermayeye karşı gücünü ve örgütlülüğünü
gösterdiği kapitalizmden kurtuluş isteminin yoğunlaştığı merkezileştiği bir gün
olması gerekirken sıradan, parçalanmış, dağınık, güncel yerel taleplerin hep bir
ağızdan haykırıldığı dağıtıcı bir kargaşaya dönüşmüştür. Kürt özgürlük
hareketinden, ulusalcı şoven grupların, gerici faşist sendikalardan, Antikapitalist
İslamcısına, LGBTİ lerden, kadın hareketinden, çevrecisine,
bisikletçisinden, kapitalizmin borsa bağlantılı spor kulüplerinin taraftar
gruplarına kadar kim varsa
"sınıf savaşının en berrak iktidar talebinin ortaya çıkacağı
işçi sınıfının mücadelesinin doruk noktası “olması gereken bu günü boğan bir işlev görmeye başlamıştır. "Devrimcilik”
iddiasında olduğunu sananlardan ve her türden grubun kültürel faaliyetine
dönüşmüştür. Bu gün geleceği kuracak bilincin ve örgütlenmenin şekillenmesi
için, mevcut algının ve tasfiyeci anlayışlardan kopulması suyun kaynağına
dönülmesi gereklidir.
1 Mayıs’ta işçi sınıfının nihai
kurtuluşunu bayraklaştırmayan, dağınık, enerjisi boşa akan, örgütsüz, ama
kalabalık bir kitlenin 1Mayısı karnavala dönüştürmesi tam bir çürümenin
işaretidir.
İşçi sınıfının iktidar perspektifiyle bir mücadele kurma derdi taşıyan, sınıf
örgütlenmesini esas alan tüm güçlerin köklü bir kopuşa gereksinimi vardır. İşçi
sınıfı ve sınıf devrimcileri ciddi bir kuşatma altındadır sıkıştırıldığı
hapsolduğu bu alandan köklü bir kopuş gerçekleştirilemediği sürece çürüme ve
tasfiye devam edecektir.
Uzun yıllardır Avrupa burjuvazisinin yaydığı demokrasi söylemi
"devrimci" algıyı kuşatmış teslim almıştır. Bu günkü süreçte ABD, AKP, Cemaat, Kürt
burjuvazisinin de rol kapmak istediği ve diğer egemenlerin de elbirliğiyle giriştikleri
"barış " sürecinin basıncı altında girdiğimiz, şovenizmin, dinsel
gericiliğin devlet eliyle beslendiği bir dönemde 1 Mayıs çok farklı
geçeceğe benzemiyor. İşçilerin birçok yerde işten atıldığı direnişlerin
umutsuzca sürdüğü sendikaların giderek güç kaybettiği, sınıfın siyasetten uzak
durduğu ve egemen ideolojinin etki alanında kaldığı, sınıf mücadelesinin
yükselme dinamiğinin örgütlenemediği dağınıklık koşullarında gerçekleşecektir.1
Mayıs afişlerinden, sendikaların yaptığı açıklamalardan, anlaşıldığı kadarıyla
işçi sınıfı açısından pek parlak bir dönemi yaşamıyoruz.
Söylem olarak düzene karşı çıktığını düşünen birçok yapı eylemi ve
söylemiyle burjuva ideolojisinin etkisi altında, mevcut düzeni besleyen bir
durumdadır. Doğruyu yakalayanlar ise güçsüzdür etki alanı dardır.
"Tasfiyecilik, burjuva düşüncenin devrimci saflara sızmasıdır."
Bu yapışkan ve düzenle iç içe geçmiş biçim ve algının yıkılması, işçi sınıfının
hem ideolojik hem de örgütsel olarak toplumsal pratiğe dönmesiyle mümkün
olacaktır. Bu yeniden var oluşun hareket noktası Marksizm’in ideolojik referansları,
İşçi sınıfının dünya çapında yarattığı toplumsal pratiklerde saklıdır, Paris
Komünü ve Ekim devrimi tarihsel olarak aşılamamıştır.1 Mayıslar hedefin
ortaklaştığı, örgütlü güçlerin talepleriyle alana taşındığı, sermaye düzenini
hedef alan bir karaktere sahip olmalıdır.
Mızmızlanan, sermayeyi değil onun hükumetinin geçici memurlarını,
uygulamalarının bütününü değil, tek tek parçalarını hedef alan düzen
içi yaklaşımlar devrimcilik değildir. Sınıf mücadelesini zayıflatan
sulandıran Marksizm dışı tutumlardır ve bu gün bu anlayış
egemendir. Bu yanıltıcı kalabalıklara aldanmadan sınıf devrimcileri kendi
doğrularını haykırmalı ve küçük burjuva devrimciliğinden kopmalıdır. Sınıfın
yolu ancak böyle açılacaktır. İşçi sınıfının iktidarını, sınıfsız bir toplumu
kurtuluş olarak gören sınıf devrimciliğinin referansı Marksizm Leninizm’dir.
Düzen içinde oyalanmak isteyenler açısından tarihsel olanın ideolojik ve pratik
bilgisi asla ulaşılamayacak derinlikte, bu yolda yürümek isteyenler için
herkesin ulaşacağı kadar yakındadır.
GELECEĞİN BİLGİSİ ve EYLEMİNİN KILAVUZU BURADA SAKLIDIR.
İbrahim YURTSEVER
1 Mayıs’ta işçi sınıfının nihai kurtuluşunu bayraklaştırmayan, dağınık, enerjisi boşa akan, örgütsüz, ama kalabalık bir kitlenin 1Mayısı karnavala dönüştürmesi tam bir çürümenin işaretidir.
İşçi sınıfının iktidar perspektifiyle bir mücadele kurma derdi taşıyan, sınıf örgütlenmesini esas alan tüm güçlerin köklü bir kopuşa gereksinimi vardır. İşçi sınıfı ve sınıf devrimcileri ciddi bir kuşatma altındadır sıkıştırıldığı hapsolduğu bu alandan köklü bir kopuş gerçekleştirilemediği sürece çürüme ve tasfiye devam edecektir.
Bu yapışkan ve düzenle iç içe geçmiş biçim ve algının yıkılması, işçi sınıfının hem ideolojik hem de örgütsel olarak toplumsal pratiğe dönmesiyle mümkün olacaktır. Bu yeniden var oluşun hareket noktası Marksizm’in ideolojik referansları, İşçi sınıfının dünya çapında yarattığı toplumsal pratiklerde saklıdır, Paris Komünü ve Ekim devrimi tarihsel olarak aşılamamıştır.1 Mayıslar hedefin ortaklaştığı, örgütlü güçlerin talepleriyle alana taşındığı, sermaye düzenini hedef alan bir karaktere sahip olmalıdır.
GELECEĞİN BİLGİSİ ve EYLEMİNİN KILAVUZU BURADA SAKLIDIR.
İbrahim YURTSEVER
22 Şubat 2013 Cuma
SINIFIN GÖRÜNMEYEN KESİMİ TARIM İŞÇİLERİ
Tarım
işçilerinin sınıfsal dayanışma ve örgütlenme düzeyinin düşük olmasının nedeni;
kolektif emek kullanımı düzeyinin çok düşük olmasıdır. Kolektif emek düşüklüğüne;
üretimin sürekli olmaması, çalışma sürelerinin kısa ve mevsimlik olması da
eklenince örgütlenme koşulları daha da zorlaşmaktadır.
Bu
olumsuz koşulların yanı sıra; mevsimlik işçiler arasında yoğun olarak bulunan
küçük grup ilişkileri (aile-akrabalık-aşiret ilişkileri) de eklemek gerekir.
Küçük grup ilişkilerinin varlığı kendi içinde güçlü bir ilişki varlığı, güçlü
bir dayanışma yaratırken, değişik grupları bir araya getirmede, yani sınıf
dayanışması ve birliğini sağlamada olumsuz bir işlev görür.
Mevsimlik
tarım işçilerinin dikkat çeken bir başka özelliği çoğunluğunu kadın ve çocuk
işçilerin oluşturmasıdır. Aslında bu, tarla ve toprak sahiplerinin özel
tercihidir. Çünkü patronlar kadın ve çocuk işçilerden çok daha fazla
yararlanmakta, “Ne versek kabul ederler” düşüncesiyle hareket etmektedirler.
Tüm bu olumsuz koşulların varlığı, mevsimlik işçilerin ancak ve ancak elçilik
kurumu etrafında örgütlenmesine izin vermiştir.
ELÇİLİK
KURUMU
Elçi,
toprak sahibi ile işçi arasında aracı görevini gören ve işçileri anlaştığı
tarla sahibinin işine götüren kişidir. Parasını her bir işçinin gündeliğinden
(ücret belirleme komisyonu tarafından miktarı belirlenmektedir) bir kesinti
yaparak alıyor. Tarım işçisi için bu yıl Çukurova’da belirlenen günlük yevmiye
30 TL’dir. Bunun 3 TL’sini elçi almakta, 27 TL si işçiye verilmektedir. Tarım
alanındaki çalışma düzeninden, konaklama yerinin organizasyonunundan, işverenle
ücret pazarlığını kadar her şeyi elçi yürütür. O aracılık işlevinin yanında,
çalışma ve barınma düzenini örgütleyen, işçilerin hem ve çevreyle olan dış
ilişkilerini hem de kendi iç ilişkilerini düzenleyen bir otoritedir. Daha
önceleri elçiler kendileri, çocukları ve akrabalarını yanına alarak bu işi
yaparlardı. Bu elçiler küçük elçi yani fakir elçidir, çoğu kendisi de çalışır.
Ancak bunlar dışında özellikle son yıllarda yeni bir elçi tipi ortaya
çıkmıştır. Bu yeni tip elçiye; zengin,
işletmeci yada taşeron elçi denebilir. Bu yeni tip elçiliği diğerlerinden
farklı kılan iki önemli özelliği vardır: Birincisi sermayelerinin olması,
İkincisi işçilerle-işverenler arasında değil; küçük elçilerle-büyük işverenler
arasında aracılık yapmasıdır. Görüldüğü gibi, kapitalist tekelleşme elçiliği
tasfiye etmiyor, onu da beraberinde geliştiriyor, tekelleştiriyor.
TARIM İŞ
YASASINA İHTİYAÇ VARDIR
Tarım
işçilerinin, ekonomik-sosyal-siyasal taleplerini savunmak bu talepler üzerinden
sesini ve eylemini yükseltmek için bir sendikal mücadeleye ihtiyaç varır. Ancak
tarım işçilerin-mevsimlik işçilerin her şeyden önce Tarım İş Yasasına ihtiyacı
vardır. Bugün tarım iş kolunda; ne tarım işçisini (kadrolu-kadrosuz) nede tarım
işverenini tarif eden; tarım iş kolunu düzenleyen bir yasa yoktur. Böyle bir
yasa ve düzenleme olmadığı için sendikal haklar, grev hakkı, TİS hakkı, sigorta
hakkı, hafta sonu, yıllık ücret hakkı, asgari ücretten yararlanma hakkı, sağlık
hakkı vb. çalışma yaşamına sosyal yaşamına dair ne varsa karşılık
bulmamaktadır.
Tarım iş
kolunda halâ 150 yıl öncesinin feodal hukuku işletilmektedir. Ne daha önceli
yürürlükte olan 1475 sayılı iş yasasında ne bugün geçerli olan 4857 Sayılı İş
Kanunu Yasasında, ne 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, nede İŞKUR yasası
tarım işçilerini tarif etmemektedir. AKP hükümetinin en son yaptığı iş kanunu
düzenlemesinde tarım işçilerinin yine iş kanunun dışında tutuldu. Gelmiş geçmiş hükumetler ve son on yıldır hükmeden AKP de tarım işçileri yasası çıkarmayarak
tarım işçileri alanında süren bu kuralsızlığa, kara düzen çalışmaya göz
yummaktadır.
Tarım iş
koluna uygun bir yasanın olmaması örgütlenmenin zorlaştıran önemli bir
etkendir. Öyleyse tarım işçileri örgütlenme mücadelesi verirken aynı zamanda
tarım iş koluna uygun yasal bir zemin oluşturması için de çaba sarf etmeliler.
Konu aynı zamanda yasal hukuk olduğuna göre Barolar, Hukukçular, Aydınlar,
Sendikalar, emekten yana milletvekilleri ve tüm emek güçleri duyarlı davranmalı
ve geniş bir kamuoyu yaratılmalıdır. (Adana/EVRENSEL)
22.02.2013 Halil İmrek
9 Ocak 2013 Çarşamba
2 Ocak 2013 Çarşamba
Kadehler tokuşurken - Çalışma Yaşamı Haber - Online BirGün
ŞİŞE CAM DA İŞTEN ÇIKARILAN İŞÇİLER DİRENİYOR...
Kadehler tokuşurken - Çalışma Yaşamı Haber - Online BirGün
Kaydol:
Yorumlar (Atom)