27 Haziran 2019 Perşembe

16 HAZİRAN YAZILARI-3


15-16 Haziran  
A.ESİN SUR / GELENEK  Sayı:53 /Aralık 1996
Türkiye işçi sınıfı 15-16 Haziran 1970’de onurlu bir direniş gerçekleştirdi. İşçi sınıfının gerçekleştirdiği bu kalkışmanın aktığı kulvarlar, sınıf mücadelesinin temel alınarak yükseldiği kulvarlar olmamasına rağmen işçi sınıfının devrimci bir sınıf olduğunu ısrarla görmeyenlerin görmesi açısından bu memleket topraklarındaki en önemli işçi hareketlerinden biridir. Bu hareketten çıkarılacak, kullanılacak dersler vardır. Eksikli bir eylemler bütünü olmasına rağmen işçi sınıfının devrimci dinamizmini devrimci disiplinini ve Leninist öncünün olmadığı eylemlerin nasıl sonlanacağını, iktidarsız sendikacıların neler yapabileceğini gösteren önemli dersleri çıkarmamız gereken bir kalkışmadır. Bölgesellik içine kapanıp kalmayan, askerin, polisin nasıl yarılıp geçilebileceğini gösteren, millicilikten kopamamış, kitlesel, TC tarihi boyunca bir kez daha yaşanmamış, burjuvaziye korku salmış Türkiye işçi sınıfının en büyük kalkışmasıdır. Bu iki gün boyunca işçiler İstanbul ve Kocaeli’de fabrikalardan çıkarak şehir merkezlerine doğru yürüyüşe başlamış ve yürüyüş güzergâhında bulunan fabrikalardan dışarıya çekip çıkardıkları işçilerle birlikte yürüyüşlerine devam etmiş ve karşılarına çıkan askeri de polisi de yararak yürümüşlerdir. 16 Haziran günü panik halindeki burjuvazi, sıkıyönetim ilan ederek kalkışmayı durdurmak, bastırmak istemiştir.

Bu yürüyüş, 1970 yılında montaj sanayiine dayalı olan sanayi işçilerinin yürüyüşüdür. Peki işçiler neden yürümüşlerdir?

AP hükümeti bütün işkollarında Türk-İş’i yetkili kılmak, DİSK’i ortadan kaldırmak için bir tasarı çıkarmıştır. Bu tasarı, 274 sayılı sendikalar kanununun ve 275 sayılı toplu iş sözleşmesi, grev lokavt kanununda yapılmak istenen değişiklikleri kapsamakta idi. Tasarıya göre, bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için o işkolundaki işçilerin üçte birini temsil etmesi gerekiyordu. Çalışma koşullan nedeniyle tek bir sendikanın hakimiyetini istemedikleri için, bu hakim sendikanın devlet politikalarını tartışmasız uygulayan bir sendika olduğu idin DİSK üyeleriyle birlikte Türk-İş üyeleri de yürümüşlerdir. Dönemin solcu sayılan gazetesi Akşam, 16 Haziran 1970 tarihinde “1500 işçi dün Ankara asfaltında yürüyüşe geçti” manşeti ile 15 Haziran’a ilişkin olarak şu haberi vermiştir: “DİSK ve Türk-İş üyesi yüzlerce işçi dün Türk-İş’in tutumunu yermek için İstanbul ve İzmit’te yer yer direnişe geçmişlerdir.
Ellerinde ‘Kahrolsun Türk-İş’, ’27 Mayıs Anayasasının Sahibi Biziz’,               ‘Zafer Er Geç Emekçilerindir’, ‘Haklarımız İçin Sonuna Kadar Kavga Edeceğiz’ yazılı dövizler bulunan işçiler 18 km yürümüşlerdir.

Bu olaylara paralel olarak Türk-İş’e bağlı, fakat görüş olarak da Türk-İş’in karşısında olan bazı fabrika işçileri de İstanbul’da direnişe geçmiş ve Ankara asfaltında yürüyüş yapmışlardır.”

16 Haziran günü olan olayları ise 17 Haziran tarihli Akşam gazetesi şu şekilde okurlarına duyuruyordu: “Cumhuriyet tarihinde en büyük işçi hareketi olarak nitelenen bu eylemde, ellerinde taş ve sopalarla yürüyüşe geçen işçiler, fabrika ve binaları tahrip etmişlerdir. İşçi, asker ve polislerin yer aldığı çatışmaların en büyüğü Kadıköy’de, diğeri de 4. Levent’teki fabrikaların önünde meydana gelmiştir. Polisler olayları önleyemeyince askeri birlikler bütün şehri kordon altına almışlar ve yer yer tanklarla barikatlar kurmuşlardır.

… “Allah bizimle beraberdir, kendimizi sömürtmeyeceğiz” diyen iki bin işçi…

… Vali Üsküdar-Kabataş arasında vapurların işlemesini yasaklamış…

… Otosan fabrikası önünde sabah toplanan işçiler Ankara asfaltında yürüyüşe geçti ve yol boyunca “işçiyiz haklıyız, hükümet istifa, Anayasa nerede, işçiler biriz emeğimizi sömürtmeyiz” sloganlarını atarak yürüdüler…

Yol boyu birçok işçinin kendilerine katılmasıyla sayıları üç, dört bine yaklaşan elleri taşlı ve sopalı işçiler Doğancılar parkı önlerine geldiklerinde, kademeli düzende kurulmuş süngülü altı askeri barikatı daha yararak Üsküdar meydanına inmişlerdir. Burada toplanan işçiler daha sonra Tekel tütün fabrikalarına giderek burada da çalışmakta olan üç bin kadın bin kadar erkek işçiyi alarak Kuzguncuk istikametine yürüyüşe geçmişlerdir.

Daha sonra karşı kıyıya Kabataş’a geçmek isteyen işçiler araba vapurlarının işlememesi üzerine yeniden Ankara asfaltına doğru yürüyüşe geçmişlerdir.

… Daha sonra sayıları yol boyu artarak 10 bine çıkmıştır.”

Yukarıda gazete alıntısı özellikle uzun tutulmuştur. 15-16 Haziran’da neler olduğunu tüm ayrıntılarıyla anlatamasa bile yukarıdaki bu satırlar İstanbul’un o günkü halini biraz olsun tanımlayabiliyor. İşçilerin kalkışmasının ideolojik perspektifini ise alıntı yapılan sloganlar biraz olsun belirlememize yardımcı oluyor.

15-16 Haziran’daki kalkışmanın nedenlerini tartışabilmek için 1970 yılının siyasi ortamı üzerinde durmak, DİSK ve Türk-İş’i o günlere getiren tarihsel süreci tanımlamak, en önemlisi de birinci TİP’in yarattığı toplumsal ve siyasal etkilenimleri gözden geçirmek gereklidir.

1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 yılında 13 milletvekilini meclise sokması ile birlikte Türkiye gündeminde muhaliflerin(!) söyledikleri geniş bir yaygınlığa ulaşmıştı.

1960’larda işe cılız bir sosyalist kadro ve düşünce birikimi ile başlayan TİP’te önemli bir teorik boşluk ve ülke tahlilinde yetersizlik vardı. Bilimsel sosyalist düşünce ile daha yeni yeni tanışılıyordu. TİP’in, Türkiye’nin kapitalist bir ülke olduğu ve bu ülkede gerçekleştirilecek devrimin sosyalist devrim olduğu vurgusu doğru saptamalar olmasına rağmen, bu memleket topraklarında yeterli bir biçimde yankı bulmamıştır. Ancak Milli Demokratik Devrim savunucularının ülkede şu kadar feodalite şu kadar işçi sınıfı, şu kadar köylü var gibi çarpık ve üretim ilişkilerini bir yanılsamalar yumağı içinde sunan saptamaları gençlik içerisinde fazlaca yankı bulmuştur. “Anlaşılamayan ve korkulan sınıf söylemi, yerini ezilen halk tekerlemelerine bırakıyor. Böyle bir kayışta kemalizmin bilinçli ve usta politikalarını mutlaka hesaba katmak gerekiyor” 1 .
Bunun yanısıra teslim etmek gerekir ki, TİP’nin ülkedeki yığın hareketinin artması üzerinde önemli etkileri vardır.
1950’li yılların başında başlayan işçi hareketliliği; sendikaların grev yapması, toplu isten çıkarmalar, direnişler, işverenlerin lokavt ilan etmesi sonucu var olan sendikalar bir konfederasyon içinde birleşmek için çalışmalara başlamışlardır.
“İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ile Anadolu’daki diğer işçi kuruluşları, bu görüş çevresinde birleşmişlerdir. Bunda yabancıların etkisi büyüktü, özellikle uluslararası kuruluşlardan ve Amerikan -Marshall- yardımından yararlanmak görüşü işleniyordu. Amerika’ya yaranmak çabasındaki DP iktidarı da bu görüşü desteklemeye başladı. Birçok sendika bu görüşte birleştiler” 2 . Ve yapılan çalışmaların ardından Temmuz 1952’de Türk-İş kuruldu.
Kuruluşundan da anlaşılacağı gibi Türk-İş, Amerikan yardımından yararlanmayı hedeflemiştir. Kuruluşunu izleyen günlerde bu konfederasyon, eğitim alması için kendi kadrolarını Amerika’ya göndermiştir. “1960-1970 yıllarını kapsayan 10 yıl içerisinde Amerikan örgütü AID yoluyla Türk- İş’e ödenen paralar 135 milyon TL’yi buluyordu” 3 . Yine OECD ve ICFTU örgütü de Türk-İş’e azımsanmayacak yardımlarda bulunuyorlardı. Sonuç olarak Türk-İş, Türkiye’de Amerikan tipi sendikacılığın kalesi olmuştur. Yalnızca ekonomik mücadeleyi hedefleyen bir konfederasyon olmasına rağmen, bu mücadeleyi dahi işçi sınıfı adına değil de, işveren adına yürüten bir adres olmuştur. “Partiler üstü politika” söylemi ile dönemin siyasi iktidarlarının dümen suyuna gitmeyi meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Türk-İş’in kuruluşu ve -bugüne dek hiç değişmeden gelen- mücadele anlayışı konumuz açısından, konumuzun nedenleri üzerinde önemli ve belirleyen bir etkiye sahiptir.

Türk-İş karşısında zaman zaman kurulmaya çalışılan konfederasyonlar, anlaşılamayan nedenlerle(!) yok olup gidiyorlardı. Örneğin Ulaş-İş Federasyonu’nu kurma çalışmalarının başarıya ulaşmaması gibi, 1965 yılında yine Türk-İş’e karşı, “Türkiye işçi Sendikaları Dayanışma Konseyi” adı altında birleşen yedi sendikanın kurmaya çalıştığı birliktelik de kısa sürede yok olup gitmişti.

1 Şubat 1966’da başlayan Paşabahçe Şişe Cam Fabrikaları grevi üzerindeki görüş ayrılığı ve Türk-İş yöneticilerinin bu greve karşı takındığı işçi düşmanı tavır ve bu tutumlara karşı çıkan Lastik-İş, Maden-İş, Basın-İş sendikaları bu konfederasyondan geçici bir süre ihraç edilmişlerdir ve bu durum kopmayı hızlandırmıştır. Bu üç sendikaya bağımsız Maden-İş sendikasının katılması ile birlikte 1966 yılının Temmuz ayında “Sendikalar Dayanışma Konseyi” (SADA) kurulmuştur. SADA’nın kurulması Türk-İş’ten ayrılmaya/kopmaya konan son nokta olmuştur 4 .

DİSK kuruluyor

Bu üç sendika 1967 yılında yaptıkları genel kurullarında Türk-İş’ten ayrılma ve DİSK’i kurma kararlarını almışlar ve bu üç sendikaya Zonguldak’taki Maden işçileri Sendikası da katılmış, akabinde DİSK, 1967 yılının Şubatı’nda kurulmuştur.

DİSK ekonomik mücadele ile siyasal mücadeleyi esas alan bir çizgide sendikal yaşamını sürdürüyor, yapılan toplu sözleşmeleri işçilerin daha kapsamlı çıkarlarıyla donatıyordu. Bu konfederasyonun ayrık diğer bir yönü, TİP’li sendikacılar (TİP’i kuran sendikacılar) tarafından oluşturulmasıydı. Özel sektördeki işçileri, özellikle sanayi işçisinin örgütlü olduğu sendikaları bünyesinde toplamıştı. Montaja dayalı olan sanayide çalışan işçiler daha fazla sömürülüyorlardı. Emek yoğun sanayilerde, işin tehlikesine ve zorluğuna rağmen (döküm, metal işleme sanayi, vb) sürdürülen düşük ücret politikası ise, işçilerin mücadeleciliğini artıran önemli nedenlerden biri olmuştur. Gelişmekte olan sanayiye sahip olan Türkiye kapitalizminin yaşamı, devlet tarafından daha korunaklı hale getirilmek için gümrük duvarlarıyla sıkıca örülüyor ve işverenin işçilere verdiği zamlar, ürünlerine yaptığı acımasız fiyat artışlarıyla rahatça çıkarılmış oluyordu. DİSK’in bağıtladığı toplu sözleşmelerin istenilen hakların pek çoğunu alıyor olması, işçiler arasında DİSK’e karşı belli bir sempati oluşturuyor, giderek yarattığı olumlu hava işçiler arasında yayılıyordu.

DİSK elde ettiği kazanımlarla diğer konfederasyon olan Türk-İş’in karşısında işçi sınıfı adına önemli bir güç olarak çıkmaya başlamıştı. Üstelik yöneticilerinin sosyali-zan olması nedeniyle, işçi sınıfının evrensel mücadelesine eklemlenme çabasını da beraberinde getiriyordu.

Neden 15-16 Haziran?

DİSK’in varlığı ile daha da derli toplu bir biçimde devam eden işçi eylemleri, direnişler, grevler ülke gündemini fazlaca işgal etmeye başlamıştı. 1970 yılında işçi hareketi çok yoğunlaşmış, Haziran ayma kadar değişik zamanlarda ve sürelerde toplam 29782 işçi greve çıkmış ve çeşitli yerlerde direnişler yaşanarak, fabrikalar işgal edilmiştir 5 .

Siyasi iktidar; AP yönetimi DİSK’in varlığından fazlası ile rahatsızlık duymaktaydı. DİSK’i bastırıp, rahatlıkla kontrol ettiği Türk-İş’i sendikal alanda yalnız bırakmak istiyordu. Hemen bir şeyler yapılması gerekiyordu. Ve 15-16 Haziran olaylarının temel nedeni sayılan 274 ve 275 sayılı yasalarda değişiklik yapmak üzere meclise önerge sundular.

Bu yasa değişikliklerinin anlamı şuydu: İşçi mücadelesini açıkça ve toptan baskı altına alamayacağını bilen burjuvazi bunun için dolambaçlı yollar denemeye karar vermişti. Sendikaları kapatıp, toplu sözleşme ve grev haklarının kanun dışı olduğunu ilan etmek mümkün değildi; ancak bunu, sendikaların tümünü sarı sendika haline getirerek fiilen başarmak güçlü bir olasılık olarak ortaya çıkıyordu 6 ve 274 ile 275 sayılı yasalar meclisten çıkarsa Türk-İş dışında hiç bir konfederasyon yaşayamayacaktı.

DİSK yöneticileri hemen harekete geçmişler, yasanın çıkmaması için siyasi iktidar ve onun kurumlarıyla diyaloğa geçmişler ve hiçbir şeyi bu yolla düzeltemeyeceklerini anladıktan sonra işyeri sendika temsilcileriyle bir toplantı yapmaya karar vermişlerdir.

Bu toplantı, 14 Haziran günü Merter’deki Lastik-İş sendikasının binasında yapıldı. Toplantıya bin dolayında sendika temsilcisi katılır, 30 civarında temsilci konuşur, önerilerini iletirler. DİSK YK daha sonra bu öneriler doğrultusunda eylemin nasıl yapılacağının kararını vereceğini bildirir. Muhtemel karar ise, 17 Haziran Çarşamba günü bir mitingin yapılmasıdır.

Ancak, 15 Haziran Pazartesi sabahı DİSK Yürütme Kurulu üyelerini sürpriz bir haber bekliyordu: “İşçiler fabrikalarda üretimi durdurmuş yürüyüşe geçmişlerdi”. Eyüp, Bakırköy, Kartal, Levent, Sağmalcılar semtlerinden işçiler yürüyüşe geçmiş, Kartal-Ankara yolu trafiğe kapanmıştı.

15 Haziran günü önemli bir çatışma çıkmamış, DİSK’in verilerine göre 75 bin sanayi işçisi İstanbul ve Kocaeli’de yürümüştü. İşçiler 16 Haziran günü tekrar iş bırakıp sokaklara çıkma kararı aldılar. Bu arada DİSK binalarında bir telaş hakimdi. Hiçbir şekilde eylemlere müdahil olamıyorlardı. Basına, devlete, polise olayla ilgilerinin olmadığını anlatmaya çalışıyorlardı. Daha sonra tutuklanan DİSK yöneticileri olaylarla hiçbir ilgileri olmadığını ısrarla vurguladılar. Dahası 16 Haziran günü -daha büyük bir kalkışmanın yaşandığı gün- radyodan DİSK Başkanı Kemal Türkler işçilere şöyle sesleniyordu:

“İşçi kardeşlerim! İşçi sınıfının bilinçli temsilcileri! Sizlere sesleniyorum. (…) Bizler anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuzdan hiçbir hareketimiz Anayasa’ya aykırı olamaz. (…) hatta kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk ordusunun bir mensubuna kötü maksatla taş atabilir, tahrikler yapabilirler. DİSK Genel Başkanı olarak sizi uyarıyorum.”

DİSK yönetiminin ruh halini ne kadar da güzel yansıtıyor bu radyo konuşması. Yalnız ruh halini değil, yöneticilerin siyasal tercihlerini…

Yine aynı gün 16 Haziran günü 4. Levent ve Kadıköy’de çarpışmalar çıktı. Kadıköy Yoğurtçu parkında üç işçi -Yaşar YILDIRIM, Mustafa BAYRAM, Mehmet GIDAK-, bir polis ve bir de dükkan sahibi polis kurşunuyla hayatlarını kaybettiler. Şiddetli çarpışmalardan biri de 4. Levent’te meydana geldi. Doğancılar Parkı önünde işçiler asker ve polis barikatlarını yararak ilerlediler. Kocaeli’de de işçiler işyerlerini boşaltarak yürüyorlardı. O gün 150 bin dolayında işçi bu eyleme katıldı.

15-16 Haziran eylemine “1970lerde çalışma imkânı bulan işçi sayısının yüzde beşi, sendikalı işçi sayısının ise yüzde onunu oluşturan 150 bin işçi” 7 katılmıştı.

15-16 Haziran olayları değerlendirilirken nedense Ankara’da gerçekleştirilen destek eyleminden pek bahsedilmez. Oysa Ankara’da da işçi ve öğrencilerin birlikte yapmak istedikleri yürüyüş, polis tarafından dağıtılmış ve bir kısım işçi ve öğrenci tutuklanmıştır.

Akşam saatlerinde İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetime rağmen bazı fabrikalarda işçiler bir hafta işbaşı yapmadılar. Pek çok işçi gözaltına alındı, yargılandı. TİP İl Merkezi ve DİSK binalarında aramalar oldu.

Bu arada işçilerin bu eylemlerine anlamlı destek yine işçi sendikalarından gelmiştir. Akşam gazetesinin 22 Haziran 1970 Salı günkü sayısında şöyle bir haber yer alıyordu:

“DİSK ve Türk-İş dışında kalan 15 sendika 274 ve 275 sayılı yasalarda yapılmak istenen değişiklikler gerçekleştirildiği takdirde işçi direnişlerinin olacağını açıklamışlardır.” Yine aynı gazetenin 25 Haziran 1970 günkü sayısında “Bağımsız İşçi Sendikaları Direniş Komitesi 24 Haziran’da düzenledikleri 70 sendika başkanının katıldığı ortak forumda 274 ve 275 sayılı kanunların Anayasa’ya, sendika ve işçi hareketleri özgürlüğüne aykırı olduğunu kabul etmişler ve oy birliği ile direnme kararı almışlardır”. Ancak bu kararlara rağmen, gazetelerde daha sonra herhangi bir direniş haberine rastlanmıyor.

Bu büyük direnişin sonunda Anayasa Mahkemesi 19 Ekim 1972 tarihli Resmi gazetede yayınlayarak, 274 ve 275 sayılı yasalarda yapılan değişikliği iptal etmiştir 8 .

15-16 Haziran olaylarında TİP’in işçi sınıfını yönlendirmesi söz konusu olamazdı. Çünkü TİPİ i sendikacılar tarafından kurulan DİSK’te TİP’in politikaları değil, bu sendikacıların belirlediği politikalar TİP’te etkin oluyordu. Oysa “kural” kapitalizm şartlarında iktidara yürüyen, iktidarı hedefleyen sınıf partisinin sendikaları etkilemesi biçimindedir. Kendi biçimlendirdiği politikalarla sendikaları yönlendirmelidir. Oysa TİP-DİSK ilişkisinde durum tam olarak böyle değildir. A.Hamdi Dinler’in TİP Tarihinden Kesitler kitabında bu konuda yazdıklarına katılmamak pek olası değil. Sosyalist bir partinin sendikalarda etkin olması, politikalarını oluşturmasını söyledikten sonra şöyle devam ediyor: “Türkiye sosyalist hareketinde olan ise, tam tersine, sendikacıların partiyi etkilemesi; onu sendikal ve kişisel amaçları için bir araç olarak kullanmasıdır”. Daha sonra devam eden bölümde ise bu tezi ispatlayacak kanıtlar sıralanmaktadır. Bu kanıtlar çarpıcıdır. Çünkü bu kanıtlar 15-16 Haziran’ın neden bir sınıf partisi öncülüğünde gerçekleşmediğini açıklar.

TİP’in sendikacılar tarafından, sendikaları güçlendireceği ve sendikalara siyasal destek için kurulması ve DİSK yöneticilerinin, parti yöneticisi olarak değil de DİSK yöneticisi olarak davranmaları temel olarak alınırken, bir diğer neden de 1969 seçimlerinde milletvekili olarak meclise girememe ve oy oranlarındaki düşüşün bir sonucu olarak DİSK yöneticilerinin partiden uzaklaşmalarıdır. İlk iki neden 15-16 Haziran’da TİP’in neden esamesinin okunmadığını açıklamaktadır. Üçüncü neden ise DİSK açısından onun yöneticileri açısından sendikalarla ilgili yasa değişikliklerine karşı çıkışın TİP’te istenilenin gerçekleştirilemeyeceğini anlayarak ve ancak böyle bir işçi kalkınmasıyla kendi rüştlerini bir daha ispatlayabilecekleri için önemsenmiştir. Ancak DİSK yöneticileri işçi sınıfının nihai kurtuluşunu değil işçi sınıfının daha fazla sosyal, ekonomik ve siyasal haklar elde etmesi için mücadele verdiklerinden, kontrolleri dışında oluşan bu olayları sahiplenmek bir tarafa, savcılığa verdikleri ifadelerinde yermişlerdir de…

TİP’li sendika yöneticilerinin, milletvekili olarak meclise girme planlan 1969 seçimlerinden sonra gerçekleşemeyen bir özlem olarak kaldı. Yalnızca bir sendikacı, Rıza Kuas meclise girebildi. Kendilerine milletvekili koltuğu sağlamayan ve fazlaca siyasi destek sunmayan bu parti ile DİSK yöneticilerinin ilişkileri soğumaya başlamıştı.

İşçi sınıfının partisinin gerçekte(!) olmayışı bu kalkışmayı kendi haline bırakmıştı. O dönemde Türkiye solunda yükselmeye başlayan Dev-Genç ise işçiler arasında belirleyiciliğe sahip olamıyordu. O kadar ki Merter’deki toplantıya hiçbiri alınmamıştı. 15-16 Haziran günleri yürüyen, çarpışan işçilerin arasında Dev-Genç’liler olmakla birlikte, bu katılımın örgütlü olmadığı görülmüştür. Ankara’da ise destek eylemi yapmak için toplanmaya çalışmışlar ancak kısa sürede dağıtılmış ve gözaltına alınmışlardı. Bugünler için, sınıfın dışından değil ancak sosyalist işçilerin yönlendirmelerinden ve insiyatiflerinden söz edilmesi mümkündür. “Sınıfın içindeki sosyalistlerle sınıfın dışında sosyalist mücadele verenlerin arasındaki organik ilişkilerdeki kopukluk/yetersizlik sosyalist hareketi izleyici konumuna düşürdü” 9 .

“İşçi sınıfının kendiliğinden içgüdüsel tepkileri, ‘öznel’ tercihlerden değil, nesnel belirlenimlerden ortaya çıkar” 10 . Yukarıdaki açıklama tam da 15-16 Haziran kalkışmasında neden kendiliğindenliğin öne çıktığını açıklamakladır.

15-16 Haziran kalkışması, işçi sınıfının kendiliğinden, dışarıdan sistemli ve ilerletici bir müdahalede bulunulmaksızın yarattığı direnişin nereye kadar ilerleyebileceğini göstermiştir. Çünkü açıktır ki, sınıf hareketi ile sosyalist hareket arasında bir açı vardır ve bu açı zaman içerisinde genişleyebilir ya da daralabilir. İşçi sınıfına dışarıdan müdahale olmadığında burjuva ideolojisi karşısında sosyalist ideolojiyi kendiliğinden üretemez. 15-16 Haziran 1970’de Türkiye solundaki eksiklik işçi sınıfına müdahalede bulunacak damarların oluşturulmaması ve daha da önemlisi sınıfın partisinin olmayışıydı.

Tüm bunların ötesinde 15-16 Haziran’ın Türkiye soluna devrimin öncü gücü konusundaki tereddütleri giderme anlamında önemli bir katkısı oldu. Türkiye solu Türkiye’de kapitalizmin yerleşik üretim tarzı olduğu ve devrimin asıl dinamiğinin işçiler olduğu konusunda bir netlik ortaya koyamıyordu. 15-16 Haziran olaylarından sonra bu tartışmalar bir kısmı ile sona eriyor ve yerleşik üretim tarzının kapitalizm olduğu ve işçi sınıfının devrimi gerçekleştirecek özne olduğu çok açıktan olmasa da kabul ediliyordu. Sorun, ittifakların kimler olacağı noktasında tıkanıyordu. Dolayısıyla 15-16 Haziran, Türkiye solu için bir dönüm noktası olmuştur.

Türkiye işçi sınıfının bu büyük kalkışmasından çıkarılacak önemli bir sonuç da, işçi hareketlerinin -bugün olduğu gibi- belli bir bölgesellik içerisine sıkışıp kalmaması ve olabildiğince yaygın şekilde eylemlerin oluşturulması gerçeğidir.

1970 yılında Türkiye işçi sınıfı, burjuvaziye korkulu anlar yaşattı. Burjuvazi, işçilerin böylesi örgütlü bir karşı koyusuna hazır değildi. Anayasal hakları ve göreli özgürlüğü bugünkünden daha fazla olan işçi sınıfının elinden 1982 Anayasası ile tüm serbestliği alındı. Bugün bu Anayasa’dan yana dertli olanlar dahi bu Anayasa’nın burjuvaziye getirdiği hareket serbestisini göz ardı edememektedirler.

26 yıl sonra bugün, Türkiye işçi sınıfı sosyalist ideoloji ile kısmen tanışık bir haldedir. Sosyalistler işçi sınıfını kucaklayacak politikaları oluşturma konusunda ellerini çabuk tutmak zorundadırlar. Çünkü, bu memlekette gerçekleştirilecek sosyalist devrimin taşıyıcısı 15-16 Haziran’da yürüyen sanayi proletaryası olacaktır.


Dipnotlar
Gelenek Kitap Dizisi, sayı 24, s.123
Arınır,T., Öztürk, Sırrı; İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15-16 Haziran; Sorun Yayınları, Şubat 1976.
Sülker,K.; Türkiye’yi Sarsan İki Uzun Gün, V Yayınları, 1987.
Dinler, A.H.; TİP Tarihinden Kesitler, Gelenek Yayınevi, Şubat 1990.
Şen, S.; İşçi Sınıfı Eylemleri ve Devrimimiz, 1.Cilt, Diyalektik Yayınları, Eylül 1993.
EMEK Dergisi; Temmuz 1970.
Öztürk, S.; Gelenekten Geleceğe 15-16 Haziran, Sorun Yay., Temmuz 1996.
Işıklı A.; Sendikacılık ve Siyaset, İmge Kitabevi, 1990.
Vardar, R., “15-16 Haziran”, SİYASET, Aylık Gazete, Temmuz ’90, Sayı 14.
Hekimoğlu, C.; “Ne Yapmalı”cılar Kitabı; Gelenek Yayınevi, Ekim 1994.

16 HAZİRAN YAZILARI-2


38. Yıldönümünde 15-16 Haziran İşçi Direnişi ve Dev-Genç

                                                    Feza Kürkçüoğlu

15 Haziran günü başlayan işçi yürüyüş ve direnişlerinde Dev-Genç’in katılımı hazırlıksız olduklarından yoğun değildir. Ancak ertesi gün Dev-Genç, işçi yürüyüş ve direnişlerinin içinde, işçilerle omuz omuza mücadeleye katılacaktır.
Bugün, işçi sınıfı tarihimize “Büyük Direniş” olarak geçen 15-16 Haziran 1970’de İstanbul’da işçilerin sendikal hakları için direndiği o iki uzun günün 38. yıldönümü…

16 Haziran Pazartesi günü, 98 kardeşini “iş cinayetleri”nde yitirmiş olan Tuzla Tersanesi işçileri, sendikaları DİSK ve Limter-İş’in öncülüğünde greve çıktılar.
Bir kez daha “yaşam hakkı” için grev önlüklerini giyerek, patronların ölüm düzenine isyan etmek için...
Tuzla işçilerinin greve çıktıkları 16 Haziran, işçi sınıfının sendikal hakları için yürüyüşe geçtiği, direniş bayrağını bütün engellemelere karşın yere düşürmediği bir gün olarak geçmişti tarihe…

1970 yılında Demirel Hükümeti’nin DİSK’in öncülüğünde devam eden direniş ve grevleri engellemek için çıkardıkları bir yasa ile başladı her şey…
DİSK’i sendikal ve toplumsal yaşamdan silmek için 11 Haziran 1970’te çıkarılan “274 Sayılı Kanun’un bazı maddelerinin değiştirilmesini öngören kanun” ile sendika seçme özgürlüğü kısıtlanıyor ve yeni yasaya göre de DİSK’in kapatılması öngörülüyordu.
Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile yaptıkları görüşmelerden sonuç alamayan DİSK yöneticileri 14 Haziran Pazar günü yapılan toplantıda direniş kararı aldılar…

DİSK’in direniş kararı, sosyalist örgütlerin yanı sıra Dev-Genç’e bağlı 48 gençlik örgütü tarafından de desteklendi:
 “Devrimci gençlik olarak yurtsever ve devrimci bütün kuruluşları, bütün grupları ve bütün kişileri ortaklaşa eyleme ve devrimci güç birliğini sağlam bir şekilde kurmaya çağırıyoruz.”
DİSK üyesi işçilerin direnişine Türk-İş üyesi işçiler de katıldı. 15 ve 16 Haziran’da İstanbul’un dört bir yanında çıkarılan yeni yasaya isyan eden işçiler direnişe geçtiler. Devrimci öğrenciler de bu tarihi direnişte işçilerle birlikte mücadele ettiler.

Dev-Genç işçilerle birlikte…

68’in 40. yılında süregelen tartışmalardan biri 68’in 71’den ayrı değerlendirilip, değerlendirilemeyeceği oldu. Türkiye sosyalist hareketinin kilometre taşlarından biri olan 15-16 Haziran direnişi ile gençlik hareketi işçi hareketi tanışarak farklı bir mücadele çizgisine evrildi. Üniversitelerin amfilerinden fabrika kapılarına, direnişlere ve grevlere dayanışmaya giden devrimci öğrenciler, 68’in “gençlik hareketleri”nden “politik örgütlere” doğru hızla yol aldılar.
15 Haziran günü başlayan işçi yürüyüş ve direnişlerinde Dev-Genç’in katılımı hazırlıksız olduklarından yoğun değildir. Ancak ertesi gün Dev-Genç, işçi yürüyüş ve direnişlerinin içinde, işçilerle omuz omuza mücadeleye katılacaktır.
O günleri Esat Korkmaz’ın “Kafa Tutan Günler -68 Güncesi” isimli kitabından okuyalım: “DİSK’in açıklamasına göre ilk gün eylemlerine, ‘115 işyeri’nden ‘75 bin’ işçi katılmıştı. TDGF [Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu] İstanbul Bölge Yürütme Kurulu 15 Haziran gecesi değerlendirme toplantıları yaptı ve ikinci gün eylemlerinde işçilerle daha etkin biçimde dayanışmak ve yürüyüş kollarını kentin merkezine, Taksim’e getirmek için işçilerin yoğun olarak bulunduğu semtlere yayılma kararı aldı.

16 Haziran Salı sabahı Anadolu yakasında Kadıköy ve Üsküdar’a doğru yürüyüşe geçen işçilerin yolu polis ve asker barikatı tarafından kesildi. İşçilerle güvenlik güçleri arasında ilk büyük çatışma burada çıktı: işçiler ellerindeki sopa ve çubuklarla polislere karşı saldırıya geçti ve onları geri çekilmeye zorladı; bu kez askerler süngü takarak işçilerin üstüne yürüdü, ancak yürüyüş kollarını durdurmaya yetmedi. Aynı saatlerde Avrupa yakasında Topkapı ve Alibeyköy’den Eminönü-Unkapanı yönünde on binlerce işçi yürüyüşe başlamıştı.” [1]

15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfı tarihinde bir dönüm noktası olduğu kadar gençlik hareketlerinin de dönüm noktası olur. 12 Mart 1971 cuntası ilan edilene dek, “devrim” tartışmalarında “işçi sınıfının öncü rolü” ilk sıralarda yer alır. 15-16 Haziran direnişine katılan devrimci öğrenciler Dev-Genç davasında yargılanırlar.

İhtilal Provası

Ali Yıldırım “Belgelerle FKF, Dev-Genç” isimli kitabında 15-16 Haziran direnişinde Dev-Genç’lilerin rolünü şu satırlarla anlatır: “Askeri savcılık Dev-Genç’in 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ne aktif olarak katıldığını, yer yerde örgütleyip yönettiğini iddia ediyor. Benzer iddialar gerek Ankara gerekse İstanbul Dev-Genç iddianamelerinde yer alıyor.
Buraya alıntılıyorum: 15-16 Haziran 1970 tarihinde İzmit ve İstanbul’da vuku bulan işçi olaylarında İstanbul Bölge Yürütme Kurulu’na bağlı Dev-Genç’lilerin gruplar halinde işçilerin arasına girip hareketi sevk ve idare ettikleri ve bölge yürütme kurulu üyesi sanıklar Haşmet Atakan, Gökalp Eren, Nahit Töre, Mustafa Zulkadiroğlu’nun ve diğer militanların faal rol oynadıkları, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yapılan aramada bulunan telefon konuşmalarının tesbit edildiği bantın tapesinden anlaşılmaktadır. Bu konuşmalardan İstanbul Bölge Yürütme Kurulu üyelerinin Dev-Genç militanlarını gruplar halinde direnişin başladığı mahallelere sevkettikleri, işçi hareketini sevk ve idare etmek için talimat verdikleri, işçilerle birlikte çarpıştıkları görülmüştür.” [2]

15-16 Haziran’dan sonra sendikacılar, işçiler ve öğrenciler tutuklanarak 28 Haziran’dan itibaren Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmaya başladı. 260 sanıklı davada Eylül ayında tutuklu sanık kalmamıştı. Dava daha sonra çıkan genel af ile düşecekti.

Dava düşer ancak, 12 Mart’tan sonraki darbede, 12 Eylül 1980’de açılan DİSK Davası’nda tekrar gündeme gelir. DİSK yöneticileri, 15-16 Haziran direnişinde “ihtilal provası” yapmak suçuyla yeniden yargılanırlar…
Türkiye tarihinde derin izler bırakmış olan 15-16 Haziran’ın 38. yıl dönümünde gerçekleşecek Tuzla Tersanesi işçilerinin grevi o günlerin direniş ruhunu yeniden yaşatmaya çalışacak. Bu kez işçiler “yaşam hakları” için direnişteler…

İşçi sınıfının şahlanışı ve “Kanlı Salı”

Nİtekİm 15 Haziran sabahı İstanbul, İzmit ve Gebze’de 100 bine yakın işçi 113 işyerinde birden iş bırakarak tarihi direnişini başlatmıştır. İlk olarak Kartal -Gebze bölgesindeki sanayi işçileri Ankara asfaltı üzerinde yürüyüşe geçerek tren ve karayollarını kesmişler, faaliyete devam eden fabrikaları işgal ederek işçi kardeşlerini direnişe katmışlardır.
Ankara Asfaltı üzerindeki fabrikalardan başka Topkapı bölgesinde, sur dışında, Haliç çevresinde, Eyüp’te, Kağıthane’de, Levent’te de aynı anda direniş başlatmış, yüzbinler, “Savaş başladı”, “İşçiyiz, haklıyız, güçlüyüz”, “Satılmış Türk-İş”, “Tüm gericiler, faşizm kahrolsun”, “Patronsuz Türkiye” sloganlarıyla caddeleri, meydanları, sokakları işgal etmişlerdir.

100 bine yakın işçinin iş bıraktığı fabrikalar arasında, büyük sermayenin kaleleri olan Türk Demir Döküm, Sungurlar, Otosan, Rabak, Philips, Profilo, Arçelik, AEG, Singer, Simko, Auer, Mercedes, Magirus, Elfa, Erka, Uzel, Grundig, ECA, Vinylex, Aygaz, Türk Kablo, Eternit, Haymak işyerleri de vardır.

“İşbirlikçiler koalisyonu”nun komplosunun devamı karşısında işçiler direnişlerini 16 Haziran günü de sürdürmüşlerdir. Ancak bu defa işçilerin karşısına coplu, tabancalı toplum polisleri, tanklı, tüfekli, süngülü askerler çıkarılmıştır. Taksim’de buluşmak üzere şehrin dört bir yanından dalgalar halinde şehrin merkezine akan işçi kafilelerinin, Haliç’teki köprüler güpegündüz açılmak ve araba vapur seferleri iptal edilmek suretiyle, önleri kesilmiştir.

Ayrıca askeri birlikler seferber edilerek merkezi yerlerde, özellikle Vilayet önünde işçilere karşı tanklar ve zırhlı arabalarla barikatlar kurulmuştur. Levent’te ve Kadıköy’de engelleme daha da ileri götürülerek polisler ve askerler tarafından işçilere ateş açılmış, bu çatışmalar sonunda Türkiye işçi sınıfı üç şehit daha vermiştir: Abduraman Bozkurt, Yaşar Yıldırım ve Mustafa Baylan… [3]

“İşçi arkadaşlardan yaralananlar var!”
İstanbul 2. No.lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin 970/39 Esas sayılı Dev-Genç davası ile ilgili dosyada bulunan yukarıda da sözünü ettiğimiz telefon konuşmaları ile ilgili bant tapelerinden de bazı örnekleri buraya alıyoruz.

Haşmet Atahan: (H)–İlkay Alptekin: (İ)
İ- Haşmet, burada çatışma oldu. İşçi arkadaşlardan yaralananlar var.
H- Anlaşılmıyor.
İ- İşçi arkadaşlardan yaralananlar var, ne yapılıyor bizim okulda yahu.
H- Bir saniye yahu anlaşılmadı.
İ- Ne yapılıyor bizim orada?
H- Burada mı?
İ- Ha.
H- Ha, şimdi bak, Arı Bisküvi’nin önünde işçiler toplanmışlar, IV. Levent’te doğru yürüyüşe geçmişler.
İ- Tamam.
H- Bundan, çatışmadan haberi varmış bu yürüyüşe geçen işçilerin.
İ- Evet.
H- Biz buradan arkadaş çıkarttık oraya.
İ- Herifler devamlı ateş ediyorlar, arkadaşlara haber verin tedbirlerini alsınlar. (…)
Haşmet Atahan: (H)-Yavuz Hakyemez: (Y)
Y- Ben Yavuz, burası Çemberlitaş, 10.000 den fazla işçiyi Çemberlitaş’a kadar getirdim.
H- Evet.
Y- Hâlâ Sirkeci’ye doğru yürüyoruz.
H- Yürüyün, yürüyün.
Y- Şimdi tam Çemberlitaş Sineması’nın önündeyiz tamam mı? Sesler geliyor zaten duyuyorsun.
H- Duyuyorum. (…)
Haşmet Atahan: (H) – Nahit Tören: (N)
H- Kırk kadar tank geldi dediler.
N- Ee, ee.
H- Ve hareket pasifize oldu dediler, nedir durum anlatsana.
N- Nereye kırk tane gelmiş.
H- Demir Döküm’ün oraya.
N- Yahu, sabahtan beri var zaten tanklar filan. Topkapı tarafında filan var.
H- Haa.
N- Önemli değil, yollar üç dört tane yol açık durumda. (…)[4](FK/EZÖ)

[1] Kafa Tutan Günler – 68 Güncesi, Esat Korkmaz, Arba Yayınları, 1992.
[2] Belgelerle FKF, Dev-Genç, Cilt II, Ali Yıldırım, Yurt Yayınları, 19
[3] Ant Sosyalist Teori ve Eylem Dergisi, Temmuz 1970, Sayı: 3.
[4] İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15-16 Haziran, Turgay Arınır- Sırrı Öztürk, Sorun Yayınları, 1976.

15-16 HAZİRAN YAZILARI-1

15-16 Haziran Genel Direnişi
http://marksist.net/Bellek/15-16.htm


Marksist Tutum / Özgür Doğan/ 5 Haziran 2002

Dünya işçi sınıfının bir parçası olarak Türkiye işçi sınıfının sömürüye karşı verdiği mücadelede, 15-16 Haziran direnişi, yarattığı sonuçlar itibariyle ve özellikle de birleşen işçilerin kendi güçlerini kavramaları bakımından önemli bir dönemeç noktası oluşturur. Bu direnişin ortaya koyduğu mücadelecilik ve başkaldırı ruhu, bugün de hâlâ aşılamamış bir eylem olarak tarihimizde iz bırakmıştır.

Ancak 15-16 Haziran genel direnişi, ne hiç beklenmedik bir gelişmeydi ne de yalnızca ulusal gelişmelerin bir ürünüydü. Onu kapitalizmin bu ülkedeki gelişmesinden ve içinde şekillendiği dünyanın genel atmosferinden kopuk olarak anlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yeni 15-16 Haziranlara hazır olmak için önce onu gerçekten anlamak, ve bunun için de hem Türkiye’de hem de dünya çapında işçi sınıfı mücadelesindeki yükselişi hazırlayan ortama kısaca bir göz atmak gerekir.

Cumhuriyet tarihinin ilk otuz yılı, işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal haklarından tamamen mahrum bırakıldığı ve baskı altında tutulduğu yıllardır. Büyük kapitalist işletmelerin ve bankaların bizzat devlet tarafından kurulduğu ve devlet eliyle yerli bir burjuva sınıfının beslenip palazlandırıldığı (devletçilik denen şeyin tek ve gerçek anlamı budur) bu dönem, en başta sayısı gün geçtikçe artan işçi sınıfı olmak üzere genel olarak tüm emekçiler açısından tam bir baskı, gericilik ve devlet terörü önemidir.

Bu tek partili burjuva diktatörlüğü döneminde, Türkiye işçi sınıfı, ne toplu sözleşme yapma hakkına, ne grev hakkına ne de gerçek bir sendikalaşma hakkına sahip olabilmişti. II. Dünya Savaşı boyunca faşist Almanya’yla flört eden fakat savaşın dışında kalan TC, baş tehdit olarak algıladığı yanı başındaki SSCB’nin savaştan galip çıkmasının da verdiği tedirginlikle, Batı dünyasına bir an önce kapağı atmak için türlü manevralara girişmeye başladı. 

Aynı dönemde, Avrupa’daki sözde demokratikleşme rüzgârının etkisiyle, 1947 yılında sendikalar kanunu çıkarıldı ama bu kanunda hâlâ işçi sınıfına toplu sözleşme ve grev hakkı tanınmamaktaydı.
CHP’nin tek parti diktatörlüğüne karşı sözde bir demokratikleşme propagandasıyla iktidara yerleşen Demokrat Parti döneminin işçilere ve genel olarak sol harekete yönelik baskı yılları, Menderes iktidarının 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonucu devrilmesiyle birlikte yerini yeni bir döneme bıraktı. 60’lı yılların özellikle ikinci yarısı Türkiye’de kapitalizmin hızla geliştiği ve kentlerin hızla birer sanayi merkezi haline geldiği yıllar oldu. %10’lara varan ve hatta zaman zaman aşan yıllık büyüme hızının en temel sonucu, yepyeni, genç ve deneyimsiz bir proletaryanın ortaya çıkması idi. Sanayinin sıçramalı bir gelişme temposuna ulaşmasıyla birlikte yenilenen, büyüyen ve uyanan işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin etkisiyle, Türkiye’de 1960’lı yıllara, 1961 Anayasasının liberal atmosferi damgasını vuracaktı.
Bir yandan kapitalizmin bu atılımıyla sosyalizm mücadelesinin gerçek öznesi olan işçi sınıfı kendi güçlerini toparlamaya başlarken, diğer yandan neredeyse 40 yıldır yasaklı ve baskı altında olan sol kitaplar da ilk defa açıktan yayınlanmaya ve sosyalist düşünceler geniş aydın kesimlerin, öğrencilerin ilgisini çekmeye başlıyordu. İşte böyle bir toplumsal ortamda, 13 Şubat 1961’de 12 sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi kuruldu.
Ne var ki, sınıf hareketinin daha bu doğum evresinin askeri darbeyle birlikte gelen bir anayasayla açılmış olması, işçi hareketinde ve genel olarak sol hareket içerisinde iki büyük yanılgı doğurdu. Birincisi, Sol hareket, ilerici aydınların yanısıra, orduyu da “emekçi halkın yanında, toplumcu, zinde bir güç” olarak görüyordu. Şüphesiz bu yanlış kavrayışın temelinde, Kemalizmin devrimci/ilerici bir güç olarak kavranması ve Kemalist rejim ve ideolojinin Ordu tarafından temsil ediliyor olması belirleyici rol oynuyordu. Yanlış bir anti-emperyalizm fikrinden kalkan bu kavrayış, işçi sınıfının devrimin temel motoru olduğu fikrine küçük-burjuvaca burun kıvırmakla kalmıyor, gözü önünde serpilip gelişen işçi sınıfının varlığını dahi tartışma konusu yapıyordu. İkinci yanılgı ise, işçi hareketinin mücadeleci sendikal önderleri arasında bile yaygın olan, 1961 Anayasasının işçi sınıfının her türlü yasal hakkını güvence altına aldığı yanılsamasıydı.

1962 Aralığında Maden-İş üyesi 173 KAVEL işçisinin, gasp edilen haklarını almak için giriştikleri mücadele işçi hareketi açısından yeni bir dönemin açılışı oldu. Nitekim bu direnişle, bir işyeri düzeyinde kalsa bile yasal sınırların ötesine geçilmiş ve burjuvazi bir grev ve toplu sözleşme yasasını kabul etmek zorunda kalmıştı. Suyun yolu bir kez açıldıktan sonra gerisi de geldi. İşçi sınıfı kendi gücüne güvenmeyi öğrenmeye başladı. Türkiye’de ilk kez, gerçek anlamda yığınsal ve militan bir işçi hareketi tarih sahnesine çıkıyordu.
Bu süreçte yüzlerce greve on binlerce işçi katıldı. Bilhassa özel sektörde patlak veren sayısız mücadele, yeni ve militan bir işçi kuşağının doğmasına yol açtı. Grevler göreceli olarak sayıca az ama sürece uzun gerçekleşiyor, bu da mücadeleye atılan işçilerin daha da bilinçlenmesinin önünü açıyordu. Ne var ki devlet güdümünde kurulan ve temel misyonu işçi hareketini devletin denetiminde tutmak olan Türk-İş’in sendikal çerçevesi bu harekete dar gelmeye başlamıştı. Yeni işçi kuşağı ve onun önderleri Türk-İş yönetiminin sözde “partilerüstü ve siyaset dışı sendikacılık” anlayışını eleştiriyor ve sendikal mücadeleye yeni bir kanal açmak istiyorlardı. Sınıf mücadeleci bir anlayışa sahip sendikaların Türk-İş’ten ihraç edilmesiyle birlikte yeni bir örgütlenme ortaya çıkıyordu: DİSK. 1967’de kurulan DİSK’e bağlı sendikaların yürüttüğü başarılı mücadele, işçi sınıfının diğer kesimlerini de etkiledi ve DİSK sendikal bir çekim merkezi haline geldi.

İşte 15-16 Haziran’ın önkoşulları bu çerçevede şekillendi. DİSK bir yükselişin ürünü olarak doğmuştu ve hemen ardından bizzat onun varlığı yeni ve daha güçlü bir yükselişin nedeni haline geldi. Buna paralel olarak gelişen sol hareket de tabloyu tamamlayan ve tüm şekilsizliğine ve muğlaklığına rağmen yine de yükselen işçi hareketinin gittikçe siyasallaşmasını sağlayan faktör olarak şekillendi.

Ama yalnız bu faktörler 15-16 Haziran genel direnişini anlamaya yetmez. Çünkü DİSK ile TİP arasındaki gayri resmi organik bağ dikkate alındığında, TİP içindeki devrimci gençliğin ve sol aydınların tutumlarının ne denli önemli bir rol oynayabileceği kendiliğinden anlaşılır. 60’lı yılların sonlarında, sol hareketin dikkatini ve ilgisini çeken yeni bir dalga yükseliyordu tüm dünyada: 1968 başkaldırısı.
1968, egemen sınıfların bugünün genç kuşaklarını inandırmaya çalıştığı gibi, ne haylaz öğrencilerin bir isyanıydı, ne de yalnızca “bireysel özgürlük” için bir başkaldırıydı. Avrupa’da patlak veren ve çok kısa bir zamanda etkilerini tüm kapitalist ülkelerde gösteren 68 başkaldırısı, kapitalist üretim tarzının II. Dünya Savaşından beri biriken ve keskinleşen çelişkilerinin dışa vurumuydu. 68 başkaldırısı, çürüyen ve çürüdükçe saldırganlığı ve zalimliği daha da artan emperyalist kapitalizme karşı işçi sınıfının ve gençliğin devrimci bir tepkisiydi.

Avrupa’da, özellikle Fransa’da ve İtalya’da 60’lı yılların ortalarında işçi sınıfında başlayan huzursuzluk ve grev dalgası, 1968’e gelindiğinde üniversite gençliğine de sıçradı. Bir yandan işçi sınıfını reformist partiler aracılığıyla düzene entegre etmeye çalışan, öbür yandan da öğrenci gençliği üniversitelerde burjuva eğitim sistemi aracılığıyla burjuva ahlâkına göre eğitip kapitalist toplumun iyi huylu, düzene sadık yurttaşları yapmaya çalışan burjuva devletler bir anda neye uğradıklarını şaşırdılar. Burjuva düzenin gerçek yüzü işçilerin ve öğrenci gençliğin bilincinde açığa çıkıyordu: Bir yandan refah toplumundan, özgürlüklerden ve ilerlemeden söz eden bu burjuva demokrasilerinin, öbür yandan Cezayir’de, Filistin’de, Vietnam’da, Latin Amerika’da yaptıkları, yoksul halklara reva gördükleri baskı, sömürü ve talan artık kitlelerden gizlenemez olmuştu. Nitekim 1968 baharında başlayan gençlik eylemleri kapitalist eğitim sisteminden, burjuva toplumun iki yüzlülüğünden bunalan gençliğin bir patlamasına, başkaldırısına dönüştü.

68 Mayısında Fransa’da ve hemen ardından İtalya’da başlayan üniversite işgalleri öğrencileri, burjuva devletin silahlı baskı aygıtlarıyla, ordu ve polisle karşı karşıya getirdi. İşçiler öğrencilerin taleplerine de sahip çıkarak, giderek artan devlet terörüne karşı alanlara çıktılar. Fransa’da 8 milyon, İtalya’da ise 7,5 milyon işçi genel greve çıkarken, her iki ülkede de işçi sınıfının ve öğrenci gençliğin eylemleri ortaklaşmaya başlamış, fabrika işgalleri, kitlesel miting ve yürüyüşler, polisle çatışmalar günlük hayatın bir parçası haline gelmişti.
15-16 Haziran direnişinin ardında yatan kendine güven duygusunun, hakkını sokaklarda arama anlayışının, devletin ordusu ve polisiyle çatışma içerisine girmekten çekinmeyen bir cesaretin ve militan cüretkârlığın, 1968 başkaldırısının bu topraklardaki bir uzantısı olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.

Fransa’da 68 baharında patlak veren üniversite ve fabrika işgalleri dalgası derhal Türkiye’ye de sıçradı. 1968 Haziranı’nda İstanbul Üniversitesinin işgaliyle yükselen gençlik eylemleri kısa zamanda tüm okullara yayıldı. Ama gözünü dünyada olup bitenlere diken yalnızca devrimci öğrenciler değildi, dahası bu devrimci öğrencilerin bir çoğu öğrendiklerini işçilere taşımaktan da geri durmadılar. Nitekim Avrupa’daki mücadele biçimleri işçi sınıfı hareketinde de yansımasını buldu: Derby işgaliyle birlikte Türkiye işçi sınıfı hareketinde de fabrika işgalleri önemli bir yer tutmaya başladı. Devrimci cüretkârlık ve militan mücadele anlayışı inanılmaz bir hızla işçi sınıfı içerisinde yayıldı.

Aldığı ivmeyle bir adım daha öne çıkan işçi sınıfının militan eylemliliği, işçi hareketinin hem büyümesinde hem de niteliğinin gelişmesinde ikinci bir dönüm noktası oldu. Bu noktadan başlayarak işçi sınıfının kendiliğinden gelişen fakat devrimci bir öz taşıyan, fabrika işgalleri, boykotlar, yasadışı grevler gibi eylemleri patlak verdi. Aynı dönemde işçi hareketi ile yüzünü sınıfa dönen devrimci gençlerin buluşması, sınıf hareketinin gittikçe politikleşmesini de beraberinde getirdi. Nitekim, 1969 Şubatında ABD 6. Filosunun İstanbul’a gelişini protesto etmek üzere alanlara çıkanlar bir yıl önceki gibi yalnızca öğrenciler değildi artık. Bu kez işçiler de alanlardaydı. 1969 kışında patlak veren Singer işgali ve ardından yaz aylarındaki Demir-Döküm işgaliyle birlikte, direnişlerin artık fabrikaların sınırlarını aşarak tüm bir işçi bölgesine yayılmasına, kadınların da direnişlere militan bir temelde katılmasına tanık olunmaya başlanmıştı. 

69 sonbaharındaki Gamak işgalinde, durum polisin silahlı saldırısına kadar ilerlemişti. Öldürülen direnişçi Şerif Aygün’ün cenazesi, binlerce işçi ve onlara destek veren öğrencilerle birlikte kaldırılırken, artık “evde çocuk ekmek bekliyor” gibi sloganlar bir tarafa bırakılmış, “kahrolsun kapitalizm”, “bağımsız Türkiye” gibi sloganlar öne çıkmaya başlamıştı. Sungurlar işgali de aynı şekilde gelişirken, Alpagut Linyit işletmelerinde ve Günterm işgalinde işçiler yalnızca işgalle kalmadılar, kurdukları işyeri konseyleri aracılığıyla işyerini çalıştırmaya devam ettiler.

1968 başkaldırısının Türkiye’ye de hızla yansıması, öğrenci gençlik hareketinin hızla devrimcileşmesi, işçi sınıfı eylemliliğinin yasal sınırların ötesine taşması ve yükselen bu hareketin DİSK bünyesinde toplanması… İşte 15-16 Haziran 1970’in arka planında bunlar yatar.

DİSK’in çatısı altında gerçekleşen işçi eylemliliği yükselip düzeni tehdit etmeye başladıkça, burjuvazi 274-275 sayılı sendikal yasaları değiştirerek DİSK’i tasfiye edecek yeni bir yasa tasarısı hazırlığına girişmişti. Üstelik bu yasanın hazırlayıcılarından biri de 70’li yılların sonlarında DİSK’in başkanlığına seçilecek olan o dönemin CHP milletvekili Abdullah Baştürk idi.

Yasa değişikliklerinin mecliste kabul edilmesinin ardından, işçi temsilcilerinin de geniş katılımıyla yapılan kalabalık toplantıda DİSK eylem kararı aldı. DİSK yönetimi, bir protesto mitingi yapmayı planlıyor ve fabrikalardaki işçilere DİSK’ten gelecek talimatları beklemelerini salık veriyordu. DİSK’in planına göre miting 17 Haziranda yapılacaktı. Ancak DİSK’in kanuna karşı çıktığı ve protesto edeceği haberi bir anda tüm fabrikalara, işyerlerine, kahvelere ve hatta evlere kadar ulaştığında, zaten istim üzerinde olan işçi sınıfı kendiliğinden derhal sokaklara aktı.

15 Haziran günü, 115 işyeri ve yaklaşık 75 bin işçiyle başlayıp, 16 Haziran günü 168 fabrikayı ve 150 bine yakın işçiyi kucaklayan 15-16 Haziran direnişi, modern sanayi proletaryasının beşiği olan İstanbul ve İzmit yöresini kapsadı. 15 Haziran sabahı İstanbul’da, Gebze’de, İzmit’te fabrikalar durdu. Her tarafta işçiler çeşitli yürüyüşler ve mitingler düzenliyorlar ve kent merkezlerine doğru hareket ediyorlardı. DİSK’in böylesi bir kararı olmamasına rağmen işçiler bu protestoları kendi inisiyatifleriyle ve elbette ki öncü işçilerin ve devrimcilerin yol göstermesiyle yalnızca iş bırakmakla sınırlamamışlardı.

Ertesi gün Kartal’da, Levent’te ve Topkapı tarafında çatışmalar çıkmış, polis ateş açmıştı. Ordu, tanklarıyla ve zırhlı birlikleriyle gösterilere müdahale etmeye çalışıyordu. Askerlerin oluşturduğu barikatlar aşılıyor ve polisle çatışmaya girişiliyordu. Kimi devlet kurumları ve tanınmış kapitalist işletmelerin merkezleri taşlandı, harap edildi, yer yer yakıldı. Tutuklanan işçileri kurtarmak için işçilerin tutuldukları karakollar basıldı. Bazı polislerin silahlarına el konuldu. Kadıköy’deki çatışmalar özellikle çok şiddetliydi, polisin açtığı ateş sonucunda üç işçi öldürülmüş, 200 kişi yaralanmıştı. İstanbul’un iki yakasındaki işçilerin biraraya gelememesi için vapur seferleri tüm gün boyunca iptal edilmiş, Levent yakasından gelen büyük işçi koluyla, Unkapanı-Eminönü’nde biriken işçi kollarının birleşmemesi için Galata Köprüsü açılmıştı.

Bu muazzam direnişin zayıf karnı ise akşam saatlerinde ordunun sıkıyönetim ilan etmesiyle açığa çıktı. DİSK yönetiminin işçileri sükûnete çağırmasının ardından işçiler fabrikalarına geri döndüler. Fakat bazı fabrikalarda iş durdurma ve iş yavaşlatma eylemleri devam etti. Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstri, Otosan, Arçelik, Vita gibi büyük fabrikalarda işçiler kararlılıkla direnişe devam ediyorlardı. İşçiler, yasa geri çekilinceye ve eylemler sırasında tutuklanan sendikacılar serbest bırakılıncaya kadar direnişe devam etme kararı almışlardı. Fabrikalardaki direnişi ne asker ne de polis baskısı engelleyemedi. Fabrikalarda sürdürdükleri direnişe son vermeye ve işbaşı yapmaya işçileri ikna edenler DİSK temsilcileri oldu.

Tüm bunların ardından gelen işten çıkarmalar, tutuklamalar, işkenceler ve davalar işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde estirilen terörün birer göstergesiydi. Üç ay süren sıkıyönetim sonunda işten çıkarılan işçi sayısı beş bini aşmıştı. Yine de burjuvazi DİSK’i yok etme emeline ulaşamadı ve yeni sendika yasası uygulamaya sokulamadan iptal edildi. DİSK’i yok etmek ve işçi sınıfının tüm sendikal kazanımlarını ortadan kaldırmak için burjuvazi 12 Eylül 1980’i beklemek zorunda kalacaktı.

Sonuçlar

Bu genel direniş, bulutsuz gökyüzünde çakan bir şimşek değildi, tersine, yıllara yayılan bir yükselişin ürünü olan kendiliğinden bir patlamaydı. Söz konusu hareketin içerisinde devrimci işçilerin ve devrimci militanların bulunması bu durumu değiştirmiyor. Çünkü hiçbir hareket bu anlamda kendiliğinden değildir. Her zaman her hareketin içinde kitleye oranla çok daha bilinçli, çok daha örgütlü bireylerin ve hatta devrimci grupların olması mümkündür. Ancak kitlelerin güvenini kazanmış devrimci bir siyasal önderliğin olmadığı koşullarda bu tip nüveler harekete geçirici bir etki yaratabilse ve ilk kıvılcımı çakabilse bile hareketin gelişim çizgisi üzerinde belirleyici bir etkide bulunamazlar. Nitekim, işçilerin haklı bir biçimde kendi örgütleri olarak gördükleri DİSK’i yaşatmak için giriştikleri bu büyük direnişin yine aynı DİSK tarafından rahatlıkla denetim altında tutulabilmesi bu gerçekliğin ifadesinden başka bir şey değildir.

Benzer şekilde, 15-16 Haziran’ın tarihsel gerçekliğini çarpıtarak bu direnişin sendikasız, örgütsüz ve küçük işletmelerde çalışan işçiler tarafından gerçekleştirildiğini söylemek, tarihsel gerçekliği çarpıtmak anlamına gelir. 1965-71 dönemindeki yükselişe bakıldığında mücadelenin her daim en önünde olan, en kararlı bir şekilde mücadeleyi sürdüren işçilerin dönemin büyük fabrika ve işletmelerinin işçileri olduğu gün gibi açıktır. En başta metal sanayi olmak üzere petro-kimya ve madencilik sektörleri hareketin lokomotifi durumundaydılar.

Yine aynı dönemdeki yükselişin temel taleplerinden birinin DİSK’e bağlı sendikalara geçmek olduğu hatırlanacak olursa, sınıf mücadeleci bir sendikal anlayışın ve bu anlayış temelinde geliştirilen mücadelenin işçi sınıfının geniş kitleleri için nasıl bir çekim merkezi haline geldiği ve gelebileceği gerçeğinin altını çizmek gerekir. Bir proleter devrimci partinin olmadığı, işçi sınıfının siyasal önderliğine aday tek partinin (TİP) de parlamentarist-reformist bir çizgi izlediği koşullarda bile DİSK’in verdiği mücadele burjuva rejim açısından ciddi bir tehdit haline gelebilmiştir. Bugün sendikalar böylesi bir mücadele anlayışından uzak duruyorlar diye sendikaları bir tarafa bırakıp “yeni ve temiz” işçi örgütleri yaratmaya çabalamak, işçi sınıfının örgütlü kesimini sendika bürokratlarının insafına terk etmek, ve dolayısıyla sendikal örgütlenmenin gerekliliği fikrini sınıfın geniş örgütsüz kesimleri nezdinde gözden düşürmek anlamına geliyor.

15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfına ilk kez kendi gücünün muazzam boyutlarını göstermiştir. İşçi sınıfı böylece “kendiliğinden sınıf” olmaktan çıkıp “kendisi için sınıf” haline gelmiştir. Dahası işçi sınıfı devrimin önder gücü ve lokomotifi olduğunu dosta düşmana göstermiştir. Buna rağmen açıkça dile getirmeliyiz ki, Türkiye “sol” hareketinin büyük bir kesimi bu aşikâr kanıtı bile göremeyecek kadar küçük-burjuva bir karakterde olduğunu kanıtlamıştı. Bu büyük direnişin sergilediği muazzam gücü değil de, direnişin şu ya da bu şekilde sönümlenmesini dikkate alan küçük-burjuva akımlar, işçi sınıfından yüz çevirerek gerilla savaşı vermek üzere kırlara çekilmenin hazırlığına girişmişlerdi.

Dönemin MDD çizgisinin hararetle savunduğu “İşçi-Ordu Elele” sloganının vahim yanlışlığı, işçilerin verdiği 3 ölü ve yüzlerce yaralıyla, katlandıkları işkencelerle, açılan davalarla ve ilan edilen sıkıyönetimle açığa çıkmış oldu. Nitekim, 15-16 Hazirandan bir yıl sonra ordunun gerçekleştirdiği 12 Mart darbesi, pek çok işçi ve devrimci öğrenciyle birlikte, “İşçi-Ordu Elele” sloganını hararetle savunan kızıla boyanmış milliyetçi aydınları da zindanlara kapatmıştı.
Yalnızca 15-16 Haziran’ın militanlığı ve cüretkârlığı değil, 60’ların sonlarındaki her kazanım yasal sınırları aşan, meşruluğunu kendi gücünde ve haklılığında bulan bir özgüveni ifade eder. İşçi sınıfı kendi özgücüne ve örgütlülüğüne dayanarak yasal sınırları eylemliliğinde aşan bir mücadele çizgisine oturmadığı sürece kazanım elde etmek ve elde edilen kazanımları korumak mümkün değildir.
15-16 Haziran direnişi, sınıfın eylemler içinde birleşik gücünü ortaya koymuştu. Ancak bu kadarıyla yetinmek mümkün değildir. Direniş sonrasında başlayan saldırıların yeterince göğüslenememesi, kazanımları elde edebilmek ve en önemlisi koruyabilmek için bunu mümkün kılacak düzeyde bir örgütlülüğün gerekli olduğunu gösteriyor. Aksi halde, en başarılı görünen eylemlerin ardından bile bir yenilginin gelmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Bu büyük direnişin kanıtladığı gerçeklerin en başında şüphesiz işçi sınıfına önderlik edecek devrimci bir siyasal parti olmadıkça işçi sınıfının bu tür patlamalarının düzen tarafından her zaman savuşturulabileceği gerçeği gelmektedir. Lenin emperyalizm çağını proleter devrimler çağı olarak adlandırmıştı. Bu çağda işçi sınıfının kendiliğinden patlamaları her an olasıdır. Önemli olan bu tür patlamalar gerçekleştiğinde işçi sınıfına önderlik etme yeteneğinde ve gücünde bir devrimci partinin daha önceden inşa edilmiş olmasıdır.

Sendikaları bir kez daha sınıf mücadelesinin güçlü mevzileri haline getirmek için ileri!

“Yaşasın 15-16 Haziran Genel Direniş ve Başkaldırı Ruhu!”

Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Mücadele Birliği!

27 Mayıs 2019 Pazartesi

VİCDAN VE ADALET NÖBETİ ÜZERİNE


15 Ağustos günü Gündoğdu meydanında Osman BAYDEMİR'in konuştuğu HDP nin Grup toplantısı ile başlayan "Vicdan ve Adalet Nöbeti" 20 Ağustos Pazar akşamı saat 17:00 de HDP eş başkanı Serpil KEMALBAY'ın Sevinç pastanesi önünde yaptığı açıklama ile sona erdi.

Daha ilk günden Nöbetin tutulacağı alan çift sıra bariyerlerle kapatılarak HDP li vekiller halktan izole edileceği bir alana hapsedildi. Yürüyüş sırasında çıkarılan sıkıntılar ses düzenini içeriye alınmasına dönük tutum alışıldık bir durumdu denebilir.
Dönemin baskıcı karakteri ve İzmir'in kendi özgül durumu göz önüne alındığında katılımın yüksek olmayışı anlaşılır bir durum olarak kaydedilebilir.

7 Haziran 2015 seçimlerinde 80 milletvekiliyle meclise girerek olumlu bir rüzgar estiren HDP nin,    1 Kasım 2015 seçimlerinde zor yoluyla güçten düşürülmesi için, toplumda seçim öncesi başlatılan şiddet dalgasının Suruç,giderek genişlemesi, AKP nin kendi tabanını konsolide ederek iktidarını sürdürme, kaybettiği iktidarı zor yoluyla geri alması çabası giderek yükselen yeni bir savaş konseptine geçişin başlangıcı oldu. 

20 Temmuz 2015 Suruç katliamında 33 devrimci yaşamının yitirdi.
5 Haziran 2015 Diyarbakır HDP mitinginde bomba patladı 4 ölü yüzlerce yararlı.
7 Haziran 2015 HDP barajı aşarak 13.1 oy aldı. 80 milletvekili ile meclise girdi.

Estirilen şiddete ve katliamlara rağmen HDP istenmeyen oranda oy alarak AKP iktidarını tehlikeye düşürdü.
Şiddetin boyutları dahada artarak sürdü.

20 Temmuz 2016 da Suruç'ta patlatılan IŞİD bombası 33 canı aldı.Yüzlerce genç yaralandı. 
10 Ekimde Ankara garında Barış mitingi için toplanan kitlenin içinde  iki IŞİD canlı bombası kendini patlattı.
102 kişi yaşamını yitirdi.Yüzlerce barış savaşçısı ağır şekilde yaralandı.
1 Kasım 2016 da yapılan Seçimlerde HDP barajı az farkla aşarak 10.8 ile 59 milletvekili çıkararak meclise girmeyi yine başardı.
Bu tarihten sonra HDP ye ve Kürt halkına yönelik saldırılar şiddetini ve kapsamını arttırarak devam etti.




Kürt illerinde yaşayan halkın çok geniş kapsamlı bir yıkımla karşı karşıya kalmasıdır.
Cizre de yaşanan katliamla başlayan ve Sur, Nusaybin, Yüksekova, Şırnak ve bir çok başka yerleşim yerinde sürdürülen yıkım politikaları Kürt halkını ve onun parlamentodaki  siyasi temsilcisi HDP yi bir bütün olarak derinden etkilemiştir. 
Orada yaşayan acılar ve yıkım  karşısında HDP nin bir bütün olarak pasif yaklaşımı bu derin yıkımı engelleyecek bir politik hat ve eylem geliştirememesi oldukça sert tepkilere neden olmuş ve o partiye yaşam vermiş insanlarda duygusal bir kırılmaya yol açmıştı. Cizre'de yaşanan katliam dan sonra bölgeye giden vekillere dönük sert tutum ve eleştiriler HDP için hiç bir şeyin eskisi gibi sürmeyeceği daha özel bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Özellikle yıkım yaşanan bölgelerde halkın HDP yi sahiplenme düzeyi oldukça gerilemiştir.


HDP üzerinde uzun zamandan beri süregelen baskılar, Eş başkanların ve önemli sayıda M.vekilinin, Belediye başkanlarının ve parti örgütlerinin siyaset yapamayacağı derecede blokaja uğratılması bu eyleme katılımın sınırlı sayıda kalmasının en temel nedenlerinden biri dersek yanlış olmaz.










ABD HEGEMONYASI ÜZERİNE


Trump döneminde hegemonik restorasyon

iuzgel@gazeteduvar.com.tr            Pazartesi, 27 Mayıs, 2019

 ABD mutlak olarak küçülmüyor, düşmüyor, gerilemiyor. Ekonomisi 2008’den bu yana her yıl istikrarlı bir şekilde büyüyor, işsizlik oranı ve enflasyon düşük, savunma harcamaları azalmıyor. Ama küresel sistemin hâlâ ABD hegemonyası merkezli işliyor olması bunun hiç değişmeden böyle devam edeceği anlamına gelmiyor.
Yaşadığımız döneme ilişkin olarak küresel siyasette iki kritik süreç dikkat çekiyor. Birincisi, zamansal bir sıkışma, yani kısa bir süre içine çok sayıda gelişmenin sıkışması, ikincisiyse bununla doğrudan ilişkili olarak küresel sistemin ne yöne doğru gideceğinin bir türlü belirginleşememesi. Bu ve bundan sonraki yazılarda ABD hegemonyasının halihazırdaki durumunu ele alıp, Çin ve Rusya’nın bu geçiş dönemindeki yeri ve rollerini tartışacağım. Bu yazıda ise ABD ile Çin arasında yaşanan ve ticaret savaşıyla kendisini gösteren küresel gerilimi ABD hegemonyasının konumlanışıyla ve ömrünü uzatma çabasıyla açıklamaya çalışacağım. Temel argümanım ise ABD hegemonyasının küresel siyaseti düzenleme kapasitesinde azalma yaşanmasına rağmen, var olan düzen içinde yerine bir başkası konuncaya ya da toptan yepyeni bir düzen kuruluncaya kadar merkezi bir yere sahip olduğu ve bu uzlaşmanın bütün tarafların şikayetine rağmen devam edeceği olacak.

HEGEMONYAYA DAİR BİR HATIRLATMA

ABD’nin dünya sistemi içindeki yeri konusunda bir kafa karışıklığı var ve bu da anlaşılır bir durum. Özellikle Türkiye’deki hegemonya algısı daha çok Realpolitik’e dayanıyor ve güç mücadelesi üzerinden tanımlanıyor. Küresel hegemonya, kapitalizmin küresel ölçekte örgütlenmesinin gerekli kıldığı ihtiyaçlardan kaynaklanır ve öncelikle yapısal ve sınıfsal bir nitelik taşır. Bu haliyle küresel sistemin içine örülmüştür ve her bir kapitalist ülke hakim sınıfının aktif rızasıyla işler, ideolojik mekanizmalarla toplumlara nüfuz eder. Eğer kapitalizm küresel ölçekte işleyen bir sistem ise bunun da küresel ölçekteki fonksiyonlarını yerine getirecek bir ülkeye ihtiyaç duyar ve bu da sermaye birikiminin en yoğun olduğu, ekonomik, finansal, kurumsal, askeri, ideolojik ve kültürel açıdan en güçlü olduğu ülke tarafından yerine getirilir. 1945’ten itibaren bu rolü ABD yerine getiriyor.

HEGEMONİK DÖNÜŞÜMÜ ÖLÇMENİN KRİTERİ NE?

Dünya siyasetine daha çok güç mücadelesi ve güvenlik üzerinden bakanlar ise ABD hegemonyasını diğer büyük güçlerle küresel mücadele ve/veya bölgesel siyasete indirgeyip bu kriter üzerinden bir “düşüş” söylemi geliştiriyorlar. Hegemonya diğer devletleri ya da aktörleri kendi gücünü kullanarak istediğini yapmaya zorlamak ya da her bir bölgesel sorunu kendi lehine sonuçlandırmak değildir. Böyle bakıldığında, her bir bölgesel çekişmede eğer ABD istediğini almışsa başarılı sayılır ve hegemonyasının güçlü olduğu teyit edilir, başarısız ise düşüşe geçmiş olur. Oysa, ABD daha 1961’de yani çok güçlü olduğu dönemde bile Küba’ya müdahalede fiyasko yaşadı, 1974’te Vietnam’da mutlak bir yenilgiye uğradı. Ama 1953 İran, 1972 Şili, 1980 Türkiye darbeleri gayet de başarılı oldu. Afganistan ve Irak’ı işgal etmekte hiç zorlanmadı. Birçok yazar örneğin, ABD’nin geçtiğimiz ay Venezüela’daki başarısız darbe girişimini ABD’nin gücündeki azalmaya bağladı. Oysa, ABD’nin daha 2002’de Chavez’i devirme girişimi başarısız olmuştu. Yine, Kosova müdahalesinde hem de meşruiyet sorunu çekmeden başarılı oldu ve Kosova’yı Sırbistan’dan kopartabildi. Eğer bölgesel siyaset üzerinden bir analiz yapacaksak, ki bazen gerekli olabilir, o zaman hegemonik gücün tanımını şöyle yapmamız gerekebilir. Hegemonik güç dünyadaki her bölgesel sorunu kendi lehine çevirebilen değil her soruna etki edebilen, ona angaje olabilen güçtür. Buradan baktığımızda ABD’nin Venezüela, Afganistan, Libya, Filistin, Irak, Suriye, Kürt, Karabağ, Kıbrıs, İrlanda, Makedonya, K. Kore gibi birbirinden içerik ve coğrafi olarak çok uzak, farklı ve bir kısımını doğrudan kendisinin yarattığı bölgesel sorun ve çatışmaların ya içinde ya da parçası olduğunu görürüz. Sonuçta ABD’nin bu sorunların her birini kendi istediği yönde sonuçlandırması, ona ilahi bir güç atfetmemiz anlamına gelirdi. Ama hegemonik pozisyon bütün bunların bir şekilde bir tarafında yer almayı gerektiriyor ve bu fonksiyon devam ediyor.

Küresel sistem bütün sorunlarına rağmen 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin öncülüğünde kurulan uluslararası örgütlerin varlığında sürdürüyor ve bunlara üye ülkelerin sayısı artıyor. NATO üye sayısını iki katına çıkarak sorumluluk alanını bütün dünya olarak genişletti. 1990’lardan bu yana yeni ilan edilen bütün devletler IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldular. Dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisinden yedisi ABD müttefiki, 20 en büyük ekonomide bu sayı 17. Yine, dünyada hiçbir ülke ABD kadar çok sayıda ülkeyle ittifak ilişkisi içinde değil. ABD, Kanada’dan Şili’ye, Avustralya’dan Pakistan’a, G. Kore’den Suudi Arabistan’a 60’a yakın ülkeyle kurumsal ya da ikili ittifak ilişkisi içinde. Yani, birine yapılan saldırı diğerine yapılmış sayılan türde bir anlaşmaya sahip. Bu sayı Çin için şimdilik sıfır. Bunun da ötesinde ABD’nin başka ülkelerinin iç yapılarına nüfuz edebilme, kendisine yakın ekonomik, siyasal, askeri kesim ve sınıflar devşirebilme kapasitesi var ve bu hala devam ediyor.

DOLARSIZ HEGEMONYA OLUNMAZ

ABD hegemonyasının en güçlü ayağı doların küresel ticaret ve rezerv parası olması. ABD hegemonyasının günümüzdeki işleyiş şeklinden rahatsız olan Rusya, Çin, hatta son zamanlarda Almanya gibi ülkeler bütün eleştirilerine rağmen dolardan vazgeçebilmiş ya da yerine bir şey koyabilmiş değiller. Bugün yabancı döviz rezervi olarak tutulan kaynak içinde doların dünyadaki payı yüzde 62. Toplamda ABD’den daha büyük bir ekonomi olan Avrupa Birliği’nin ortak parası euro’nun payı yüzde 20’de kalırken, ABD hegemonyasının yerine aday gösterilen Çin’in payı yüzde 2’nin altında ve uzun süredir yükselmiyor. Daha da ilginci, 2008 krizinin sonrasında Rusya ve Çin’in yeni bir küresel para çağrısında bulunmasına rağmen, sonrasındaki 10 yıl boyunca dolara olan talebin hiç azalmamış olması. Hatta, bu iki ülke de kendi paralarını kullanacaklarını ilan etmelerine rağmen birbirleriyle ticaretlerini hala dolarla yapıyorlar. AB Komisyon Başkanı da euro gibi bir para birimi varken, AB’nin enerji ithalatının yüzde 80’ini dolar ile yapmasından şikayet ediyordu. Dünyanın geri kalanındaki dolar miktarı, ABD’de kullanılan dolardan daha fazla. Yine dünyada en fazla yatırımı ABD çekiyor. 2017’de yaklaşık 354 milyar dolarla ABD kendisine yabancı yatırım çekerken, Çin bunun yarısı alabildi. Bu durumun ABD’ye büyük bir güç, imkan ve hareket kabiliyeti kazandırdığı, ABD’nin, bunu mecburen kapatacak ülkeler olduğu sürece bütçe açığı verebilmesini sağladığını belirtmek gerek. Bunun yerine yerel paralarla ticaret iddiası bir fantezi olabilir çünkü Türkiye gibi orta büyüklükteki bir ülke bile 200’e yakın ülkeyle dış ticaret yapıyor. Bu durumda her birinden kendi parasını aldığınızda bunun yaratacağı karmaşa ortada.

TRUMP İLE DEĞİŞEN NE

ABD mutlak olarak küçülmüyor, düşmüyor, gerilemiyor. Ekonomisi 2008’den bu yana her yıl istikrarlı bir şekilde büyüyor, işsizlik oranı ve enflasyon düşük, savunma harcamaları azalmıyor. Ama küresel sistemin hâlâ ABD hegemonyası merkezli işliyor olması bunun hiç değişmeden böyle devam edeceği anlamına gelmiyor. Sorun diğer ülkelerin öncelikle ekonomik olarak büyümeye başlaması, ABD’nin göreli olarak payının küçülmesi, bunun sonucunda küresel boyutta düzenleyicilik kapasitesinin gerilemesi. Bu trend önümüzdeki dönemde devam edecek.

Trump’ın devreye girişi bu noktada gerçekleşti. Trump’ın küreselleşme karşıtlığının da nedeni bu. O yüzden onun ABD’nin düşüşünü hızlandırdığı iddiası doğru değil. Trump’a yüklenen misyon bu gidişatı mümkün olduğunca yavaşlatmak. Başka bir yazının konusu olacak bu tartışma, ABD’nin küreselleşmeden bir adım geri çekilerek hegemonik restorasyon sürecine girdiğine işaret ediyor. Trump hem içeride hem de dünyada bir meşruiyet sorunu yaratmış olsa da, onun izlediği politika ABD’nin, Çin daha fazla güçlenmeden önceki son şansı.

İlhan Uzgel